Beyaz Saray Politika’dan Sorumlu Personel Şefi Yardımcısı ve İç Güvenlik Danışmanı Stephen Miller, Donald Trump yönetiminde öne çıkan bir danışman olmanın ötesinde, çağdaş otoriter popülizmin nasıl kurumsallaştırılabildiğini gösteren tipik bir siyasal modeli temsil etmektedir. Miller’ı tekil ve istisnai bir figür olarak ele almak yerine, onu neoliberalizmin yarattığı derin eşitsizliklere ve siyasal meşruiyet krizlerine verilen otoriter, milliyetçi ve dışlayıcı bir yanıtın mimarı olarak konumlandırmak gerekir. Onun şahsında somutlaşan siyasi akıl, bir figürden öte, bütüncül bir modeli temsil etmektedir. Bu model, seçimlerin sürdüğü ancak hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik ve temel hakların sistematik biçimde aşındırıldığı bir “post-demokratik” yönelimi yansıtmaktadır.

Radikalleşmenin toplumsal ve kişisel kaynakları: Ayrıcalık, hınç ve ideolojik yönelim
Stephen Miller’ın siyasi kimliği, 1990’ların Kaliforniya’sında şekillenen çelişkili bir toplumsal ve siyasal bağlam içinde gelişmiştir. Bu dönem, eyalette yoğun bir göçmen karşıtı atmosferin hâkim olduğu, “Prop 187” gibi düzenlemelerle belgesiz göçmenlerin kamusal hizmetlere erişiminin hedef alındığı bir süreçtir. Aynı zamanda Miller ailesi, babasının iş kayıpları nedeniyle sınıfsal bir gerileme yaşamış, bu durum genç Miller’da statü kaybı duygusunu beslemiştir.
Araştırmacı gazeteci Jean Guerrero’nun analizine göre, bu kişisel deneyim ile kamusal göçmen karşıtı söylem arasındaki kesişim, Miller’ın erken yaşta bir “hınç siyaseti” geliştirmesine zemin hazırlamıştır. Ayrıcalığın tehdit altında olduğu algısı, göçmenleri hedef alan ve beyaz üstünlükçü anlatılarla uyumlu bir dünya görüşüne dönüşmüştür. Bu bağlamda Miller’ın radikalleşmesi, bireysel bir sapma değil, belirli bir tarihsel ve sınıfsal ortamın ürünü olarak okunmaktadır.
Gençlik yılları: Provokasyon ve kutuplaştırma
Miller’ın lise ve üniversite yılları, ileride uygulayacağı siyasal stratejilerin erken bir provası niteliğindedir. Henüz 16 yaşındayken muhafazakâr radyocu Larry Elder’ın programına düzenli olarak katılarak okul yönetimini ve çokkültürlü politikaları eleştirmiştir. Bu dönemde ünlü şair ve insan hakları aktivisti Maya Angelou gibi figürleri “ırksal paranoya” ile suçlaması, onun provokatif ve kutuplaştırıcı üslubunun erken örnekleridir.
Duke Üniversitesi yıllarında, ileride “alt-right” hareketiyle anılacak çevrelerle temas kurmuş, beyaz üstünlükçü (white supremacist) hareketin tanınmış figürlerinden Richard B. Spencer ile aynı etkinlikte yer almıştır. Miller bu ilişkilerin önemini reddetse de, bu temaslar onun beyaz milliyetçi düşünce çevrelerine erken dönemde yakınlık gösterdiğini ortaya koymaktadır. Siyasal yönelimindeki sertleşmede, NRA (Ulusal Tüfek Birliği) CEO’su Wayne LaPierre’in Guns, Crime and Freedom (Silahlar, Suç ve Özgürlük) adlı kitabının etkili olduğu da belirtilmektedir.
İdeolojik kaynaklar: Mentorlar, metinler ve ağlar
Miller’ın siyasal düşüncesi, onu şekillendiren belirli aktörler ve metinler aracılığıyla kurumsallaşmıştır. Bu süreçte en etkili figürlerden biri David Horowitz’tir. Horowitz, hayatının ilk yarısında radikal bir solcu, ikinci yarısında ise sert, saldırgan, solun her türünün düşmanı, tavizsiz bir İsrail destekçisi, müfrit bir islamofob ve aşırı sağcı bir muhafazakardır.Miller için bir tür akıl hocası olan Horowitz, korku ve nefretin siyasetin en etkili araçları olduğunu savunmuş, sivil haklar dilini tersine çevirerek beyaz erkekleri “mağdur” konumuna yerleştirmiştir. Horowitz’e göre gerçek ırkçılar sağcı muhafazakârlar değil, sol liberallerdir.
Senatör Jeff Sessions ile çalışması, Miller’ın küreselleşme ve göçe karşı “ulusal-devlet popülizmi” olarak adlandırılan bir ideolojik çerçeve geliştirmesinde belirleyici olmuştur. Miller’ın siyasi düşüncesinin şekillenmesinde Trump’ın ilk döneminde Beyaz Saray’da baş stratejist olarak görev yapan Steve Bannon’ın da özel bir yeri vardır. Bannon, modern Amerikan sağının ve dünya genelindeki popülist hareketlerin en etkili ve tartışmalı isimlerinden biridir. “Trumpizm” olarak adlandırılan ideolojinin ana mimarlarından biri olan Bannon, Miller için -aşırı sağcı bir dijital haber ve yorum sitesi- Breitbart aracılığıyla, beyaz milliyetçisi söylemlerin ana akım sağ siyasete taşınmasına olanak sağlamıştır.
Miller’ın sıklıkla referans verdiği Fransız Jean Raspail’in modern siyaset tarihinin en tartışmalı ve kutuplaştırıcı edebi eserlerinden biri olan The Camp of the Saints (Azizler Kampı) adlı ırkçı distopya romanı (1973) onun dünya görüşünün karanlık ideolojik kaynaklarını göstermektedir. Roman, göçü medeniyetler arası bir varoluşsal tehdit olarak sunar ve beyaz olmayan göçmenleri insanlıktan çıkaran bir dil (canavarlar, haşereler ve karıncalar gibi ifadeler) kullanır. Bu dil, Trump yönetiminin göçmen söyleminde açık biçimde yankı bulmuştur.
Ayrıca FAIR (Federation for American Immigration Reform / Amerikan Göç Reformu Federasyonu) ve CIS (Center for Immigration Studies / Göçmenlik Çalışmaları Merkezi) gibi, kökenleri beyaz üstünlükçü John Tanton’a dayanan kuruluşlar, Miller’ın politikalarının entelektüel altyapısını sağlamıştır. Bu kuruluşlar, beyaz olmayan ülkelerden göçü durdurma amacını güden ırkçı fikirleri, “ulusal güvenlik” ve “ekonomi” gibi meşru görünen bir dille aklayarak kamuoyuna sunma işlevi görmektedir.
Korku, insanlıktan çıkarma ve ırkçılığı politika diliyle aklama gibi bu soyut fikirler, Miller tarafından Beyaz Saray’da somut ve yıkıcı eylemlerin doğrudan planı haline gelecekti.

Miller Doktrini: Otoriter popülizmin iktidar pratiği
Stephen Miller’ın Beyaz Saray’daki rolü, otoriter popülizmin soyut ilkelerinin modern bir demokrasinin kalbinde nasıl adım adım devlet politikalarına dönüştürülebileceğinin canlı bir vaka analizidir. Onun eylemleri, demokrasinin içini boşaltan, hesap verebilirliği ortadan kaldıran ve hukuku bir silah olarak kullanan sistematik bir mimarinin parçalarıdır.
Otoriter popülizmin temel stratejisi, toplumu ahlaki bir ikiliğe ayırmaktır: bir yanda saf ve otantik “gerçek halk,” diğer yanda ise bu halkı tehdit eden “yozlaşmış düşmanlar” veya “halk düşmanları”. Miller, bu teorik ayrımı somut politikalarla ete kemiğe büründürdü. Göçmenleri, mültecileri ve insan hakları savunucularını sistematik olarak “halk düşmanı” olarak etiketledi. Bu stratejinin en bariz örneği, Miller’ın kurulmasına öncülük ettiği VOICE (Göç Suçları Mağdurlarıyla Etkileşim Ofisi) ofisidir. Bu birim, göçmenlerin işlediği suçları öne çıkararak korku ve tehdit algısını sürekli canlı tutmayı amaçlamıştır.
Güvenlikleştirme: Sosyal sorunların askerileştirilmesi
Miller’ın en etkili araçlarından biri “güvenlikleştirme” stratejisidir. Sosyal ve insani meseleler, ulusal güvenlik tehdidi olarak yeniden çerçevelenmiş, böylece olağanüstü ve anti-demokratik önlemler meşrulaştırılmıştır. Sınırdaki çocukların ailelerinden zorla ayrılması uygulaması olarak Aile ayırma politikası, bu yaklaşımın en sert örneğidir. Politikanın amacı, gelecekteki göçmenleri caydırmak için bilinçli bir acı üretmek olarak tanımlanmıştır.
Mülteci kabul kotalarının tarihi düşük seviyelere indirilmesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Miller, mültecilerin ekonomik katkılarını gösteren resmi raporların kamuoyuna açıklanmasını engellemeye çalışarak, “yük” anlatısını güçlendirmiştir.
Bürokratik otoriterleşme ve hukukun araçsallaştırılması
Miller’ın gücü, seçilmiş bir yetkiden değil, başkana doğrudan erişiminden ve bürokrasiyi yönlendirme kapasitesinden kaynaklanmıştır. Bu durum, demokratik hesap verebilirliği zayıflatmıştır. Eski Genelkurmay Başkanı General Mark Milley gibi eleştirmenler, onun rolünü “kralın kulağına şeytani fikirler fısıldayan bir Rasputin karakteri” bir figür olarak tanımlamıştır. Miller’ın yargıya karşı tutumu, seyahat yasağını eleştiren mahkemelere verdiği yanıtta açıkça görülmektedir: “...başkanın ülkemizi koruma yetkileri çok kapsamlıdır ve sorgulanmayacaktır.“ Bu ifade, yürütme gücünü anayasal denetimin üzerinde gören otoriter bir devlet aklının dışavurumudur.
Miller, hukuku askıya almak yerine, hukukun lafzını kullanarak ruhunu aşındıran bir “otokratik legalizm” stratejisi izlemiştir. böylece otoriter hedeflere yasal bir görünüm kazandırarak demokratik kurumları içeriden çürütür. Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE / Immigration and Customs Enforcement) birimine günlük 3.000 tutuklama kotası getirmeye çalışması gibi uygulamalarla yasama organını işlevsizleştirmiştir.
Politik hedeflerine ulaşmak için 1798 tarihli “Yabancı Düşmanlar Yasası”nı (Alien Enemies Act) kullanma girişimi, hukukun sınırlarını kendi gündemi için ne kadar zorladığının bir kanıtıdır.
Miller’ın iç politikada inşa ettiği bu “istisna hali” mimarisi, kaçınılmaz olarak ulusal sınırların ötesine taşacak ve iç düşmanlaştırma mantığını küresel bir emperyal vizyona dönüştürecekti.
Dış politika arayışı: Güç ve emperyal mantık
Miller’ın dünya görüşü, iç politikadaki düşmanlaştırma mantığını dış politikaya taşımaktadır. Uluslararası hukuk ve diplomasi yerine, ham gücü ve emperyal bir başkanlık anlayışını yücelten bir yaklaşım öne çıkmaktadır. Bu analizlerde Miller’ın dünya görüşünü özetleyen ve onun ağzından kurgulanan şu ifadeler, bu felsefeyi çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır: “…bu dünya güç tarafından, kuvvet tarafından, iktidar tarafından yönetiliyor. Bunlar dünyanın demir yasalarıdır.” Bu ifade, müzakere yerine kaba gücü koyan, 19. yüzyıl emperyalizmini andıran bir dünya görüşünü yansıtmaktadır.
Venezuela ve Grönland gibi örnekler üzerinden yapılan analizler, onun egemenlik ilkesi yerine kayıtsız, emperyal bir başkanlık anlayışını benimsediğini göstermektedir. Miller’ın, olası bir askeri operasyonu savunurken “Amerika Birleşik Devletleri tanım gereği Venezüela’yı yönetiyor / The United States of America is running Venezuela. By definition, that’s true” gibi açık bir emperyal dil kullandığı görülmektedir. Bu, egemenlik ilkesine yönelik tam bir kayıtsızlığı ortaya koyan bir mantığı sergilemektedir. Benzer şekilde, Grönland’ın ABD’nin bir parçası olması gerektiği yönündeki yorumu, Trump müttefiki Senatör Thom Tillis tarafından bile “amatörce“ ve “aptalca“ olarak nitelendirilmiştir. Bu durum, Miller’ın ittifak ilişkilerine ve diplomatik teamüllere ne denli yabancı olduğunun kanıtıdır.
Bu dış politika hamlelerinin, iç politikada otoriter uygulamaları meşrulaştırmak için kullanıldığına dair değerlendirmeler de dikkat çekicidir.
Eleştirel değerlendirme: Sınıf, kimlik ve günah keçisi
Miller’ın göçmen karşıtı politikaları, sınıf temelli sorunları görünmez kılan bir günah keçisi stratejisi olarak değerlendirilebilir. Ekonomik güvencesizlikten kaynaklanan öfke, sermaye ve siyasi elitler yerine göçmenlere yönlendirilmekte, işçi sınıfı “yerli” ve “yabancı” olarak bölünmektedir.
Miller’ın Yahudi kimliği ile beyaz milliyetçi politikaları arasındaki çelişki ise, kimliğin değil, savunulan politikaların belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu noktada eleştiri, spekülatif kimlik tartışmalarından ziyade, somut uygulamalara odaklanmalıdır.
Sonuç olarak, Stephen Miller’ın istisnai bir aktör değil, neoliberal krizlere verilen otoriter bir yanıtın mimarı olduğunu söyleyebiliriz. Onun asıl tehlikesi, kişisel varlığından bağımsız olarak işleyebilecek bir korku, dışlama ve hukuku araçsallaştırma mimarisi ortaya koymuş olmasıdır. Bu miras, demokratik kurumların içeriden aşındırılabileceğini ve bu sürecin kişilere bağlı olmadan sürdürülebileceğini göstermektedir. Miller’ı anlamak, bu nedenle yalnızca geçmişi değil, demokrasinin geleceğini de analiz etmek anlamına gelmektedir.













