Ruşen Çakır, Ekim 2024’te başlayan süreçte Abdullah Öcalan’ın hayalet aktör gibi konumlandırıldığını belirterek Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı olduğunu söyledi. Çakır, Suriye gelişmelerinin Öcalan’ın liderliğini sarstığını ve sürecin artık tıkandığını vurguladı. Öcalan’ın doğrudan topluma seslenmesi ve medyaya konuşması gerektiğini ifade eden Çakır, devlet ile Öcalan arasındaki pazarlıkla işin yürümeyeceğini dile getirdi.
Ruşen Çakır, son dönemde devam eden süreçte Abdullah Öcalan’ın rolünü değerlendirdi. Çakır, “Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı var” başlıklı videosunda 16 aydır süren sürecin kritik bir noktaya geldiğini vurguladı.
Çakır, Ekim 2024’te başlayan süreçte devletin bir tarafta, karşısında Öcalan’ın olduğunu söyledi. Sürecin baş aktörlerinden biri olan Öcalan’ın “var ama yok” konumunda olduğunu belirtti. Bugüne kadar Öcalan hakkında bildiklerinin genellikle dolaylı aktarımlardan ibaret olduğunu ifade ederek en kritik olayın 27 Şubat deklarasyonu olduğunu kaydetti.
Devlet Öcalan’ın adını anmaktan kaçınıyor
Çakır, devletin farklı kanatlarının Öcalan’a var ama yokmuş gibi yaptığını kaydetti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İmralı”, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Ada”, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Kurucu Önder” ifadelerini kullandığını aktardı. Çakır, “Abdullah Öcalan’ın adını bile anmak pek istemiyorlar, bir hayalet aktör gibi ona birtakım anlamlar addediliyor” dedi.
İlk dönemlerde yapılan görüşmelerin notlarının sızmasının hem devleti hem Kürt hareketini memnun etmediğini aktaran Çakır, İmralı heyetinin ziyaretlerinden sonra en fazla bir A4 sayfalık açıklama yapıldığını söyledi. Çakır, “3-4 saatlik konuşmadan bize genel havaya aktaracak belki bir şeyler, bir iki cümle ama detaylar hakkında hiçbir şey söylemediler” diye konuştu.

“Öcalan’ı yok saymak mümkün değil”
Çakır, Türkiye’de yasal ayağı yüzde 10 civarı olan, Kandil’de birkaç bin silahlı gücü bulunan, Suriye, İran ve batıda etkili bir yapıdan bahsettiklerini söyledi. Bu yapının en ana tutkalının Abdullah Öcalan olduğunu vurguladı.
Çakır, “Öcalan’ı yok sayarak, kenara atarak bu hareketle ilişki kurmak mümkün değil, çok sorun çıkar” dedi. Öcalan’ın olmadığı bir durumda Türkiye’nin lehine hamle yapmasını beklemenin gerçekçi olmadığını söyleyen Çakır, dolayısıyla bir ihtiyaç olduğunu ama bugüne kadarki yöntemlerle giderilemediğini ifade etti.
“Suriye olayında Öcalan’ın liderliği sarsıldı”
Çakır, Suriye olayında Öcalan’ın liderliğinin sarsıldığını öne sürdü. 25 Ocak’taki yayınında bunu anlattığını ve bazılarının kendisine çok kızdığını belirten Çakır, “Öcalan Suriye olayına müdahil olamadı ya da olduysa da haberimiz olamadı” dedi.
Geçenlerde CHP’nin düzenlediği konferansta İmralı heyetinden Mithat Sancar’ın Öcalan’ın sürece müdahil olduğunu söylediğini aktaran Çakır, bunun çok geç kaldığını vurguladı. Ruşen Çakır, “Suriye’de yaşananlardan dolayı Öcalan’ın birçok anlamda etkisi sarsıldı” diye konuştu.
Çakır, Öcalan’ın sözünü dinletip dinletemediğinin meselesinin çok kritik bir nokta olduğunu söyledi. Çakır, “Eğer Suriye’deki güçler, eğer Kandil’deki güçler Öcalan ne derse desin kendi bildiklerini okuyacaklarsa işin rengi değişir” dedi. Öcalan’ın perspektiflerinin Suriye’de en azından o anda pek işe yaramadığının da başka bir soru işareti olduğunu belirtti.
Suriye’de yaşananlar sırasında ilginç bir şekilde Mesut Barzani’nin dikkat çektiğini söyleyen Çakır, Barzani ile Öcalan arasında Kürtlük ve Kürt hareketi konusunda çok büyük farklılıklar ve rekabet olduğunu hatırlattı. Çakır, “Öcalan’ın bazı görüşme noktalarında Barzani hakkında söyledikleri çok açık ve netti” diye konuştu.
“Kim yaparsa yapsın medyaya konuşmalı”
Devletin büyük ihtimalle kendi muteber isimlerini tercih edeceğini söyleyen Çakır, “Olabilir, bir şekilde kim yaparsa yapsın bunun yapılması gerekiyor” dedi. Sadece Öcalan’ın değil Kürt hareketinin diğer aktörlerinin de sadece kendi tabanlarına konuşan figürler olmaktan çıkması gerektiğini vurguladı.
Kandil’deki isimlerin de doğrudan tüm Türkiye’ye yönelik bir şeyler söylemesi ve tartışması gerektiğini belirten Çakır, Kandil’den yapılan açıklamaların hepsinin bir bildiri okuma şeklinde olduğunu söyledi. Çakır, “Soru soranlar vesaire herhangi bir şekilde dinamik bir yayıncılık yapamıyorlar, bunun da bir şekilde hallolması gerekiyor” dedi.
“Devlet ile Öcalan arasındaki pazarlık yetmiyor”
Devletin böyle daha bir müddet gitmek isteyeceğini söyleyen Çakır, Kürtlerin de başta böyle razı olduğunu hatırlattı. Çakır, “Sürecin toplumsallaşmasına ihtiyaç yok, Öcalan’la devlet bu işi çok iyi götürüyor diyorlardı birileri bize sorduğumuz zaman” dedi. Şimdi onların da bu işin böyle yürümeyeceğini anladıklarını belirtti.
Çakır, “Devletle Öcalan arasındaki pazarlıkla bu iş yürümüyor, konuşulan şeylerin artık alenleşmesi lazım ya da yeni aktörler bulmak lazım ki çok mümkün değil” diye konuştu. Ya da bu işin sürmeyeceğini ifade etti.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Bilen bilir, ben başlıklarda soru sormayı epey severim. Ve bu yayını da aslında ‘‘Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı var mı?’’ başlığıyla yapacaktım. Fakat bir risk aldım, kendi görüşümü başlığa taşıdım. Sormuyorum, söylüyorum. Ama siz bunu yine bir soru olarak alabilirsiniz. Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı var; ama… Ama’sı önemli. Yani genellikle ‘‘ama’’ dendiği zaman birinci söylenen tepsit üzerine çarpı atılır diye düşünülür. Ben öyle yapmayacağım. Şunu söylemeye çalışıyorum; ortada bir süreç var, bu süreç geçen yıl Ekim ayında başladı, yani 15-16 ay oldu. 2024 Ekim ayında başladı. Ve şu ana kadar Öcalan bu sürecin baş aktörlerinden birisi. Yani bir tarafta devlet varsa karşısında Öcalan var.
Ama, Öcalan var ama yok. Bu haliyle onca ay geçti. Öcalan’ın bir 27 Şubat deklarasyonunu gördük, en kritik olay oydu. Onun dışında Öcalan’ın bazı toplantılara yolladığı kısa açıklamaları gördük. Bir de ilk dönemlerde kendisiyle yapılan görüşmelerin notlarının sızmış halini gördük. Fakat bunlar tarafları memnun etmedi. Yani hem devleti hem Kürt hareketini memnun etmedi. Sızmalardan rahatsız oldular. Ve bugüne kadar Öcalan’la ilgili bildiklerimiz genellikle dolaylı aktarımlar oldu. Mesela İmralı Heyeti gidiyor, ondan sonra en fazla bir A4’lük bir açıklama yapıyor. Belki Öcalan’dan bir iki cümleyi olduğu gibi koyuyorlar. Ama diyelim ki 3-4 saatlik konuşmadan bize genel havayı aktaracak belki bir iki cümle; ama detaylar hakkında hiçbir şey söylemediler. Bunu böyle uygun gördüler. Özellikle devlet bunu böyle uygun gördü anladığım kadarıyla. Çünkü devletin farklı kanatları, Öcalan’a ‘‘var ama yokmuş’’ gibi yapıyorlar.
Şu ana kadar Abdullah Öcalan adını zikredene pek rastlamadım. Erdoğan ‘‘İmralı’’ diyor genellikle. Hakan Fidan ‘‘Ada’’ diyor. Devlet Bahçeli ‘‘kurucu önder’’ diyor, ona çevirdi. Ve kendi adını, Abdullah Öcalan’ın adını bile anmak pek istemiyorlar, öyle söyleyelim. Yani bir hayalet aktör gibi ve ona birtakım anlamlar atfediliyor. Her iki taraf da ona birtakım anlamlar atfediyor. Ve bugüne geldik. Suriye’de yaşananları yaşadık. Şimdi Suriye biraz toparlanıyor gibi, mutabakata varıldı. Ama yine sorunlar kaçınılmaz bir şekilde olacak. Ama esas olarak Türkiye’de ne olacak? Türkiye’de işler nasıl yürüyecek? Ve bu arada İran’a yönelik birtakım saldırılar olur mu? Bunun gibi bir yığın soru var. Ve burada şu haliyle baktığımız zaman Türkiye’de çok etkili, yasal ayağı %10 civarı oy alan; ama Irak’ta, Kandil’de ve çevresinde birkaç bin silahlı gücü olan, Suriye’de etkili, Irak, İran’da etkili bir yapıdan bahsediyoruz. Aynı zamanda Batı’da da, yurt dışında da çok etkili bir yapıdan bahsediyoruz.
Bu yapının şu haliyle en ana tutkalı tabii ki Kürtlük, Kürtlerin birtakım hakları talepleri; ama esas olarak 50 yılı aşkın bir hareket ve bu hareketin başı ve sonu gibi olan lideri Abdullah Öcalan. Öcalan’ı yok sayarak, kenara atarak bu hareketle ilişki kurmak mümkün değil. Çok sorun çıkar. Ve Öcalan’ın olmadığı bir durumda, bu hareketten hamle yapmasını beklemek, Türkiye’nin lehine hamle yapmasını beklemek de çok gerçekçi değil. Dolayısıyla burada bir ihtiyaç var. Fakat bugüne kadarki uygulanan yöntemlerle bu ihtiyaç giderilemiyor. Hatta tam tersi sonuçlara yol açabiliyor. Suriye olayında olduğu gibi, ki 25 Ocak’taki yayında bunu anlatmıştım ve bazıları bana çok kızdılar, biliyorum. ‘‘Öcalan’ın liderliği sarsılıyor’’ dedim, ki bence öyle. Hâlâ öyle düşünüyorum. Çünkü Öcalan Suriye olayına müdahil olamadı ya da olduysa da haberimiz olamadı. Ve her hâlükârda Suriye’nin gelişimi Öcalan’ın ve Öcalan destekçilerinin istediği gibi olmadı.
Geçen Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği konferansta İmralı Heyeti’nden Mithat Sancar bir şeyler söyledi, “Öcalan sürece müdahil oldu” diye. Ama artık çok geç. Şu haliyle, o dönemde yaşananlardan dolayı Öcalan’ın birçok anlamda etkisi sarsıldı. Birincisi, sözünü dinletip dinletemediği meselesi, ki bu çok kritik bir nokta. Eğer Suriye’deki güçler, eğer Kandil’deki güçler Öcalan ne derse desin kendi bildiklerini okuyacaklarsa işin rengi değişir. İkincisi, Öcalan’ın perspektifleri Suriye’de en azından o anda pek işe yaramadı. Bu da bir başka soru işareti ve Suriye’de yaşananlar sırasında ilginç bir şekilde Mesud Barzani dikkat çekti, ki Mesud Barzani ile Öcalan arasında Kürtlük ve Kürt hareketi konusunda çok büyük farklılıklar ve rekabet var. Öcalan’ın bazı görüşme notlarında Barzani hakkında söyledikleri çok açık ve netti. Dolayısıyla böyle bir yerde artık bu süreç eğer yürüyecekse, yürütülecekse Öcalan’ın konumunun yeniden tarifi ve esas olarak da koşullarının düzenlenmesi gerekiyor.
Şimdi başından itibaren hatta yıllardır “tecrit kalksın, Öcalan’ın şartları iyileştirilsin” gibi talepler dile getiriliyor, hem DEM Parti hem Kandil ya da avukatları tarafından. Şimdi bunun devlet tarafından istenmediğini biliyoruz ama şimdi bir yere geldi bence tıkandı ve artık Öcalan’ın önünün devlet tarafından belli ölçülerde açılması gerekiyor, eğer devletin Öcalan’a ihtiyacı varsa; yoksa zaten yapacak bir şey yok. Ve bu bağlamda Öcalan’ın doğrudan topluma, sadece kendi kadrolarına değil, sadece kendisine sıcak bakanlara değil, doğrudan topluma seslenmesinin imkânını açmak gerekecek. Ama orada çok ciddi bir sorun var. Öcalan yıllarca hep kendi tabanına, kendi kadrolarına, örgütlerine konuşa konuşa öyle bir dil geliştirmiş. O dilin kendinden olmayan, kendinden nefret edenlere de hitap eder bir şekle dönüştürülmesi çok da kolay olmayacak.
Ama her hâlükârda şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Öcalan’ın bir şekilde artık daha görünür olması gerekiyor, eğer sürecin sürmesini taraflar istiyorlarsa. Bu bağlamda mesela medyaya konuşması lazım. Ben daha işin ilk başında talip olduğumu söyledim. İstediğimi söyledim. Defalarca söyledim. Yine söylüyorum ama biliyorum ki büyük ölçüde devlet kendi muteber isimlerini tercih edecektir. Olabilir. Kim yaparsa yapsın bunun bir şekilde yapılması gerekiyor. Sadece Öcalan’ın değil aslında Kürt hareketinin diğer birtakım aktörlerinin de, özellikle Kandil’deki isimlerin de artık sadece kendi tabanlarına konuşan figürler olmaktan çıkması gerekiyor ve doğrudan tüm Türkiye’ye yönelik bir şeyler söylemeleri ve tartışmaları gerekiyor.
Şu haliyle baktığınız zaman Kandil’den yapılan açıklamaların, kendi medyalarının yaptıkları açıklamaların hepsi bir bildiri okuma şeklinde. Yani soru soranlar vesaire herhangi bir şekilde dinamik bir yayıncılık yapamıyorlar. Yapmasını da beklemek mümkün değil. Bunun da bir şekilde hâllolması gerektiğini düşünüyorum. Ama anladığım kadarıyla devlet böyle daha bir müddet gitmek isteyecek. Kürtler de başta buna razıydı. Defalarca daha önce söyledim biliyorsunuz, “Sürecin toplumsallaşmasına ihtiyaç yok, Öcalan’la devlet bu işi çok iyi götürüyor” diyorlardı birileri bize sorduğumuz zaman. Şimdi onlar da bu işin böyle yürümeyeceğini anlamış durumdalar. Devletle Öcalan arasındaki pazarlıkla bu iş yürümüyor. Bu konuşulan şeylerin artık alenileşmesi lazım. Ya da yeni aktörler bulmak lazım, ki çok mümkün değil. Ya da bu iş sürmeyecek. Öyle. Neyse…
Bugünün ithafı, geçenlerde bir dizide karşıma çıktı. Evet, ‘‘Yedi Kadran’’, Agatha Christie’nin galiba en zayıf romanlarından birisiydi. Netflix‘te izledik ve orada Helena Bonham Carter çılgın anne rolündeydi. Benim için şöyle bir anlamı var: Helena Bonham Carter’ın adını galiba ilk 86-87 yılında duydum. O sırada Tempo dergisinde çalışıyordum ve kültür sanat haberleri de yapıyordum. Bir film, “Manzaralı Oda”, bu filmin bir fotoğraf ajansından fotoğrafları gelmişti ve orada adını ilk defa duydum. Çok ilginç bir adı var zaten: Bonham Carter. Alman mı, İngiliz mi nedir? Ve çok genç bir hâli. Galiba o sırada 19 yaşında falan bu film çekildiğinde. Orada aklıma yerleşti. Onunla ilgili, o sırada internet falan da yok, o notlardan falan bir şeyler yazmıştık yarım yamalak ve sonra izini kaybettim. Çünkü bir star olmadı ama hep bir yerlerde karşımıza çıktı. Ne deniyor? Karakter oyuncusu. Evet, daha çok karakter oyuncusu rollerinde, daha çok çılgın, aykırı kadın rollerinde karşımıza çıkıyor Helena Bonham Carter.
Baktığım zaman hayatını şimdi öğrendim. Çok ilginç bir aile. Birçok ırk var, birçok din var ve en önemlisi soyluluk var. Böyle bir yanıyla soylular var; siyasetçiler, bankerler. Yani bir “crème de la crème” diyorlar. En üst tabakadan bir ailenin çocuğu olarak çok genç yaşta sinemaya girmiş ve ısrarla oynuyor. Hâlâ oynuyor. İyi de oynuyor ve genellikle de böyle dizilerde falan daha çok oynamaya başlıyor. Her gün yeni bir haberle karşımıza çıkıyor. Evet, bir star olamadı galiba ya da ben öyle görmüyorum ama sinemada hep kendinden söz ettiren bir isim. Şu hâline bakarsanız, izlemediyseniz bir bakın, Agatha Christie’den uyarlama dizide orada da kendisini ilginç bir şekilde gördük ve spoiler vermeyim ama dizinin ya da romanın, Agatha Christie’nin romanının en kilit ismi olduğu da anlaşılıyor zaten. Evet, burada noktayı koyalım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







