İran’da rejim kendisini nasıl yeniliyor? | Dr. Ezgi Uzun Teker & Ruşen Çakır

İran’da savaşın ardından rejim nasıl şekilleniyor? Ruşen Çakır, Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ezgi Uzun Teker ile İran’da yaşanan kritik gelişmeleri değerlendiriyor. İsrail saldırıları sonrası İran’da üst düzey isimlerin öldürülmesi, Ali Hamaney sonrası liderlik tartışmaları ve Mücteba Hamaney iddiaları konuşuluyor.

28 Şubat’tan bu yana süren İran savaşında çok sayıda üst düzey İranlı isim hayatını kaybetti. Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ezgi Uzun Teker, Medyascope’ta Ruşen Çakır ile yaptığı yayında bu sürecin İran siyasetine etkilerini değerlendirdi. Uzun Teker, Ali Hamaney’in hedef alınmasının tarihsel ağırlığını şöyle tanımladı:

“Bugün anladığımız şekliyle kurumlar, kurumlar arası dengeler, güç noktaları hep Hamaney döneminde şekillendi. Dolayısıyla Hamaney’in ABD-İsrail saldırısıyla tasfiye edilmiş olması rejim içerisinde çok bambaşka dinamikler yaratıyor.”

Suikastla hayatını kaybeden Ali Laricani, uzmanların en kritik kayıp olarak değerlendirdiği isim. Uzun Teker, onu “devlet aklını temsil eden, devrim ideolojisine sıkı sıkıya bağlı, ancak farklı güç odakları arasında dengeyi kurabilen bir figür” diye niteledi. Köklü bir aileden gelen Laricani’nin babası ve kardeşi Sadık Laricani da üst düzey din adamları olup aile, devrimin ilk yıllarından itibaren devletin çeşitli kademelerinde etkin rol üstlendi. Sadık Laricani’nin Yargı Erki Başkanlığı döneminde aileye yönelik yolsuzluk iddiaları gündeme geldi ve bu süreç ailenin itibarını zedeledi.

İran'da rejim kendisini nasıl yeniliyor? | Dr. Ezgi Uzun Teker & Ruşen Çakır
İran’da rejim kendisini nasıl yeniliyor? | Dr. Ezgi Uzun Teker & Ruşen Çakır

90 milyonluk halk sessizliğini koruyor

Uzun Teker, 90 milyonu aşkın nüfusuyla İran toplumunu üç farklı kesim üzerinden değerlendirdi. Birinci kesim, rejim destekçisi olan ve savaşın yarattığı milliyetçi duyguyla hükümetin yanında yer alan kitle; bunlar her akşam İsfahan, Meşhed ve Tahran gibi büyük şehirlerde toplanıyor. İkinci kesim, lider tasfiyelerini memnuniyetle karşılayan ama tehdit ortamı nedeniyle sessiz kalan muhalifler; Uzun Teker bu grubun tutumunu şöyle aktardı:

“Bir kesim var ki bu savaşla birlikte lider kadrolar tasfiye olursa rejimin teslim olacağını ve demokratik bir sürecin başlayabileceğini bekliyor. Ama bunlar ön plana çıkmıyor, çünkü her gün kendilerine şu hatırlatılıyor: Şu an savaş koşullarındayız, sokağa çıkılmasına müsaade edilmeyecek.”

İran'da rejim kendisini nasıl yeniliyor? | Dr. Ezgi Uzun Teker & Ruşen Çakır
İran’da rejim kendisini nasıl yeniliyor? | Dr. Ezgi Uzun Teker & Ruşen Çakır

Ocak protestolarının ardından ev hapsindeki Mir Hüseyin Musevi’nin referandum çağrısında bulunması üzerine Reform Cephesi’ne operasyon düzenlendiğini, cephe lideri Azar Mansuri ile birkaç kişinin gözaltına alındığını, ancak ikisinin sonradan serbest bırakıldığını aktaran Uzun Teker, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin de savaş sonrası için özeleştiri ve reform talebini dile getirdiğini belirtti. Müşteba Hamaney’in ise güvenlik aygıtının baskın etkisiyle şahin bir çizgide liderlik sergileyeceğine dair işaretler aldığını vurgulayan Uzun Teker şöyle dedi:

“Halkın muhalif kesiminin istediği açılımı savaş sonrasında verir mi? Kısa vadede bunun işaretlerini almıyoruz.”


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. İran Savaşı’nı konuşuyoruz ve İran Savaşı’nda büyük ölçüde İsrail tarafından yapılan suikastlerin ardından rejimin kendisini nasıl yenilediğini, yenileyip yenileyemediğini; bütün bunları Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doktor Ezgi Uzun Teker’le konuşacağız. Ezgi Hanım, merhaba.

Ezgi Uzun Teker: Merhaba Ruşen Bey. İyi yayınlar dilerim.

Ruşen Çakır: Sağ olun. Sizinle geçen savaştan bu yana bayağı İran takip ediyoruz. 28 Şubat’tan beri ilk yayınımız ama siz Medyascope‘ta yayına katıldınız arkadaşlarımızla. Onu da vurgulayalım. Şimdi sizinle daha önceki yayınlarımızda hep şeyi tartışmıştık: Rejim ne olacak? Rejim kendini reforme mi edecek, yoksa sert mi kalacak? Halkla rejimin ilişkisi filan… Şimdi burada biraz şunu sormak istiyorum. Çok sayıda kilit isim öldürüldü. Bunun etkisi rejime nasıl olur? Tabii önce Hamaney ile başlamak lazım. İlk açılışı da onunla yaptılar. Savaş da ona yönelik saldırıyla başladı. Hamaney’in böyle bir, suikast diyebiliriz artık buna; suikastle öldürülmesinin rejim için ve İran için anlamı nedir?

Ezgi Uzun Teker: Tabii Hamaney çok önemli bir figür İran İslam Cumhuriyeti için. Çünkü biz her ne kadar Humeyni’yi bu devrimi yapan kişi ve İslam Cumhuriyeti’ni kuran kişi olarak kabul etsek de aslında bu sistemi 37 yıl boyunca konsolide eden kişi Hamaney’di. Bizim bugün anladığımız şekliyle kurumlar, bu kurumlar arası dengeler, kurum içerisinde çeşitli görevlerde bulunan önemli isimler, odak noktaları yani güç noktaları hep Hamaney döneminde şekillendi. Dolayısıyla burada Hamaney’in hedef alınması, bizim bu ikinci cumhuriyet diyebileceğimiz dönemin artık tamamlanması ve belki yeni bir sisteme doğru evrilme gibi tartışmaları da beraberinde getiriyor. Tabii şunu vurgulamakta fayda var: Bu tartışmalar daha önce de vardı. Çünkü belli bir yaşa gelmişti zaten Hamaney ve kendisinden sonra kimin geçebileceği ile ilgili tartışmalar çok fazlaydı. O zaman da bu tartışmalar yapılıyordu. Ancak şimdi tabii Hamaney’in ABD-İsrail saldırısıyla birlikte tasfiye edilmiş olması rejim içerisinde çok bambaşka dinamikler yaratıyor. Bu, halk nezdinde rejimin görünürlüğü ve imajıyla ilgili de farklı imgeler yaratıyor açıkçası. Dolayısıyla çok önemli bir mesele. Yani bizim bundan sonra artık “Bakalım bu rejim nereye gidecek?” dediğimiz nokta tam da 28 Şubat.

Ruşen Çakır: Hamaney’in yerine oğlu seçildi ve farklı bir şekilde, açık ara seçildiği söylendi ama bir yığın da spekülasyon oldu; “Herkes katıldı mı katılmadı mı, diğer adaylar kim?” vesaire. Hatta ‘‘Mücteba Hamaney yaşıyor mu?’’ dendi ya da yaşıyor olsa bile yaralandığı da söylendi. Mücteba Hamaney zaten bir halef. Yani yerine gelmesi beklenen, babasının normal bir ölümünde de gelmesi beklenen bir isimdi diye biliyorum. Ama yine orada birtakım tartışmalar oldu değil mi ilk günden?

Ezgi Uzun Teker: Evet, çok tartışmalar oldu. Aslında yine 2020 yılında çok tartışılıyordu bu mesele de. Çünkü o zaman cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktı 2021 yılında ve “Mücteba Hamaney mi gelecek, acaba başka bir isim mi var?” diye tartışılırken birden ortaya o zaman İbrahim Reisi de çıkmıştı. İbrahim Reisi de çok uzun yıllar devlet içerisinde sadakatiyle bilinen bir isim. Yargı erki başkanlığı yapmış bir isim ama onun tek bir eksiği vardı. O da yönetimsel yani daha doğrusu halkı yönetmekle ilgili bir görevde bulunmamıştı. Dolayısıyla o dönem Mücteba Hamaney ile ilgili tartışmalara biraz şu şekilde nokta konuldu: Hamaney, İbrahim Reisi’nin cumhurbaşkanlığı için önünü açtı ve kendisi neredeyse rakipsiz bir şekilde cumhurbaşkanı seçildi ve birkaç yıl da görevde kaldı. Bunu biraz şu şekilde yorumlamıştık biz o dönem: Herhalde Hamaney kendisinden sonra yönetimsel becerilerini biraz daha geliştirebilmesi için, biraz daha halka kendini tanıtabilmesi ve meşruiyetini pekiştirebilmesi için İbrahim Reisi’yi seçti ve Mücteba Hamaney’den vazgeçti. Yani onu geri planda tutmak istiyor gibi. Zaten o zamanlar da çok konuşulmuştu; galiba Hamaney kendi oğluyla ilgili bu spekülasyonların da çok fazla dillendirilmesini o zaman da istemiyordu. Yani biz açıkçası Hamaney gerçekten kendi oğlunu ön plana çıkarmak istiyor muydu, istemiyor muydu, bunu çok fazla bilmiyoruz ama rejim içerisinde bunun en büyük tartışma noktası; “Bu, babadan oğula bir saltanata dönüşme riski taşır mı?” Çünkü bu şimdi çok modern bir sistem. Velayet-i fakih dediğimiz sistem çok modern bir sistem. Esasında kesinlikle saltanata dayanan bir yapısı yok ama Mücteba Hamaney’in bu şekilde başa getirilmesi en temelinde bu tartışmayı beraberinde getirdi. Bir de kendisi aslında her ne kadar din adamı olsa da din adamlığıyla öne çıkmış birisi değil. Yani her ne kadar Kum’da eğitimler almış olsa da hatta çok ünlü isimlerden, çok ünlü taklid mercilerinden el almış olsa da yine de bu şekilde ön plana çıkmış bir isim değil. Nasıl ön plana çıkmış bir isim? İlk olarak 1980-1988 İran-Irak Savaşı’nda işte bu 27. Tümen dediğimiz ve 27. Tümen’in o Habib Tugayları dediğimiz yapısı içerisinde oradaki arkadaşlarıyla birlikte hem bu savaşa katılıyor hem de daha sonra bu savaşla birlikte savaşın daha sonraki aşamalarında ve savaş sonrası dönemde yine bu Habib Tugayları’ndan önemli isimlerle birlikte daha çok İran’ın bugün anladığımız şekliyle, özellikle Devrim Muhafızları’nın bugün anladığımız şekliyle güvenlik ve istihbarat altyapısının oluşmasına da katkıda bulunuyor. Ve bir yandan da Beyt-i Rehberi dediğimiz rehberlik ofisi içerisinde önemli görevleri var. Hatta bu Beyt-i Rehberi’nin içerisinde en etkili isim olarak kendisi zikrediliyor. Yani biraz bu askeri-siyasi networklerini kullanarak daha çok bu aşamaya geldiği ve isim olarak ön plana çıktığı, zaten kendisini de daha çok Devrim Muhafızları’nın desteklediği hep söylenir. Bu da bununla birlikte tabii ki teolojik tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Ruşen Çakır: Şu ana kadar görüntülü bir şekilde kamuoyunun karşısına, İran halkının ve dünya kamuoyunun karşısına çıkmadı diye biliyorum. Öyle değil mi?

Ezgi Uzun Teker: Yok, hayır, çıkmadı.

Ruşen Çakır: Bu hakkındaki spekülasyonlar konusunda bir netlik de yok anladığım kadarıyla, sağlık durumu vesaire.

Ezgi Uzun Teker: Herhangi bir netlik yok. Evet, herhangi bir netlik yok. Yani şunu söylüyorlar: Yaralı olduğunu söylüyorlar ama çok ağır yaralı olmadığını ve yine işinin başında olduğunu, aslında pek çok kararda yine ona danışıldığını; rejim bunu dile getiriyor daha çok. Bununla birlikte tabii bu arada bazen birkaç isim üzerinden medyaya yansıyan bazı başka spekülasyonlar da olmuştu. Onlar da şunu söylemişlerdi: Özellikle Uzmanlar Meclisi üyelerinden birkaçı çıkıp; böyle bir oylama yapıldı ama bu Uzmanlar Meclisi 88 kişilik bir meclis. Totalde 59 kişi yüz yüze bir araya gelmişler ve bunların 50’si Mücteba Hamaney üzerine karar kılmış ama bazılarına bu bilgi gitmemiş. Yani bu toplantının olacağına dair bir bilgi bile gitmemiş. Dolayısıyla bunun bir meşruiyetini dahi sorguladılar. Ancak bizim şu an anladığımız kadarıyla evet hayatta; çünkü pek çok liderden de açıklama geldi. Ayetullah Sistani’den de mesela Necef’ten bir tebrik mesajı geldi. Bu da bize şu imajı veriyor: ‘‘Demek ki gerçekten hayatta ya bilerek şu an kamuoyu önüne çıkartmak istemiyorlar çünkü bu çok sakıncalı, bu tehlikeli bir şey ya da şu an yaralı olduğu için çıkması da pek mümkün değil ama hep işinin başında ve şu an İran İslam Cumhuriyeti başsız değil, lidersiz değil’’ imajı veriliyor.

Ruşen Çakır: Şimdi bu ikinci savaştan yani 28 Şubat’tan bu yana Hamaney başta olmak üzere çok üst düzeyde isim; Devrim Muhafızları’ndan, Besic’ten, parlamentodan çok isim büyük ölçüde İsrail operasyonlarıyla öldürüldü. Öyle biliyoruz. Ki geçen sefer de olmuştu ama bu sefer de sürüyor ve hatta devamının geleceğini söylüyorlar. Burada şöyle ilginç bir durum var: Mesela en son Laricani’yi de ya da İstihbarat Bakanı’nı da İsrail “vurduk, öldü” diyor; ardından bir gün sonra, belki iki gün sonra İran resmen bunu kabul etmek zorunda kalıyor. Böyle bir ilginçlik var. Şeyi özellikle merak ediyorum; Laricani’yi, yani anladığım kadarıyla Hamaney’den sonra en büyük olay Laricani’nin öldürülmesi. Öyle değil mi? Hakkında çok şey söylenen bir isim. Nasıl bir isimdi?

Ezgi Uzun Teker: Laricani biraz bu ulema cumhuriyetinin yani bu sistemin yetiştirmiş olduğu ve sistemin başından beri sistem içerisinde yer alıp bunu devam ettiren üst düzey, daha böyle aristokrat kadrolarda yani aristokrat isimlerden bir tanesi. Bunu temsilen bulunan birisi. Zaten çok önemli bir aileden geliyor. Babası bir taklid mercii. Babası Mirza Haşim Amuli ve kendisi bir taklid mercii. Tabii taklid mercii denildiğinde bu sadece böyle bir din adamı mercii gibi anlaşılmasın. Yani din adamı olmakla birlikte bir de halktan vergi toplama yani Şiilerden belirli oranda bir vergi toplama yetkisi de var bu çok üst düzey fakihlerin. Dolayısıyla da kendisine bir servet de ediniyor bununla birlikte ve bu servet daha çok medreseler, dini kurumlar, vakıflar; bunlar arasında paylaştırılıyor. Yani Laricani ailesi aslında serveti yüklü bir aile, zengin bir aile. Devrimin ilk yıllarından itibaren de sadece Ali Laricani değil kardeşleriyle birlikte de devletin çeşitli kademelerinde rol almaya başlıyorlar. Kendisi gibi çok önemli bir isim var, o da Sadık Laricani. O da bir din adamı, üst düzey bir din adamı ve hatta ismi ‘‘yeni rehber’’ olarak da geçen isimlerden bir tanesiydi. Ancak geçtiğimiz yıllarda Laricani ailesine yönelik olarak birtakım yolsuzluk iddiaları gündeme geldi. Özellikle Sadık Laricani’nin yargı erkinin başında olduğu dönemde ona yönelik olarak birtakım yolsuzluklara karıştığı ve bu yolsuzluklardan elde ettiği paraları aslında kişisel servetine kattığına dair birtakım soruşturmalar açıldı ve bunlar epey bir bu aileyi zedeledi. Ama Ali Laricani’nin kendisine bakacak olursak kendisi ilk kariyerine Devrim Muhafızları Ordusu içerisinde başlıyor. Daha sonraki yıllarda çok farklı görevlerde bulunuyor. Örneğin çok uzun yıllar Meclis Başkanlığı görevinde bulunmuş olan bir isim. Aynı şekilde İran devlet radyo ve televizyonlarının yani propaganda aygıtının başında bulunmuş olan bir isim. Devrim Rehberi Ali Hamaney’e uzun yıllar yine danışmanlık yapmış olan bir isim ve iki dönem ki en son dönemi yine şu an geçtiğimiz dönem oluyor; Milli Güvenlik Konseyi’nin başında olan kişi. Zaten Hamaney de vefat etmeden bir iki hafta kadar önce aslında tüm yetkiyi bu konseye ve bu konseyin başındaki kişi olan Ali Laricani’ye vermişti. Burada Laricani’nin rolü daha çok şu: O kadar farklı kademelerde bulundu ki şimdiye kadar; hem Devrim Muhafızları hem meclis içerisinde hem propaganda aygıtının içerisinde hem dediğim gibi zaten çok aristokrat bir aileden geliyor, zengin bir aileden geliyor, networkleri çok yüksek, çok fazla networkü var ve bu networkleri kullanarak da farklı güç odakları arasında dengeyi kurabilen bir isimdi. Yani her ne kadar onunla ilgili “ılımlı muhafazakar” tanımı kullanılsa da ben daha çok devleti temsilen yani devlet aklını temsilen orada bulunan ama aslında devrim ideolojisine çok sıkı sıkıya bağlı olan bir figür görüyorum ona baktığım zaman. Ama bu dengeleri çok iyi kurabildiği için de bu tabii ki devletin bekası açısından bir önem arz ediyor. Yani Hamaney’in de sonuçta günün sonunda ona bu görevi vermiş olması zaten bize bir şeyler anlatıyor onunla ilgili.

Ruşen Çakır: Burada şöyle yorumlar gördüm, özellikle Amerikan medyasında: Şimdi Laricani aslında Batı’nın görüşebileceği bir isim ki daha önce bütün müzakerelere katılmış bir isim. İnsanlar onu tanıyor, o insanları tanıyor. ‘‘Fakat’’ deniyor; son toplumsal olaylarda o büyük bastırmalar, binlerce kişinin ölümünden doğrudan Laricani’yi sorumlu tutarak onun artık bu özelliğini kaybettiğine hükmetmiş Batı. Bu çok mu spekülatif?

Ezgi Uzun Teker: Şöyle aslında; hem doğru tarafı hem de yanlış tarafı var burada. Laricani ailesinin mesela reformcularla da arası iyi olmadı hiçbir zaman. Mesela şimdi şeyi düşünüyorum: Sadık Laricani’nin yine yargı erki başkanı olduğu dönemde Hasan Ruhani vardı ve hatta onun önceki dönemde de yine bu 2009 Yeşil Devrim döneminde Mehdi Kerrubi ile Hüseyin Musevi’nin daha sonradan ev hapsine gitmesine yol açacak olan o şiddetli olaylarda yani seçimler dönemindeki olaylarda çok net bir tavır alarak bu protestocuların bastırılmasına sebep olan aile olarak addedilir. Yani reformcularla arası iyi değildir. Devlete karşı çıkan muhaliflerle araları aslında çok iyi değildir. Yani bu açıdan ben çok da ılımlı görmüyorum. Çünkü ılımlı denildiğinde biraz da bu muhalif, İslam Cumhuriyeti’nde birtakım reformların yapılması gerektiğini vurgulayan kesime bir yakınlık da olması gerekir gibi geliyor. Ancak bu şekilde değil. Yalnız dış politikasına baktığımızda da hem Ruhani döneminde hem daha sonraki dönemlerde de bir yandan da çok pragmatist kararlar aldığını da görüyoruz biz Ali Laricani’nin. İki noktada ön plana çıkıyor. Bir tanesi 2015’te Kapsamlı Ortak Eylem Planı olarak bildiğimiz nükleer anlaşmanın imzalanma süreci tamamlandıktan sonra bunun bir de mecliste onaylanma süreci vardı ve kendisi o zaman meclis başkanıydı. Bu meclis başkanlığı döneminde meclisi bir şekilde organize ederek, oradaki o farklı gruplarla konuşarak, onları ikna ederek bu anlaşmanın geçmesini sağlamıştı. Bu önemli bir unsur bizim için. Bir diğer önemli unsur 2020 yılında İran’ın Çin ile bir stratejik anlaşma imzalaması söz konusuydu; 25 yıllık bir stratejik anlaşma. 2021 yılında bu imzalandı. O dosya da aslında Ali Laricani’deydi. Yine onun etkisi altında yani onun kendi meziyetini kullanarak, yine bu networklerini, kendi ağlarını kullanarak bunun yapılmasını sağlamıştı. Dolayısıyla biraz bu dış politika hamlelerine bakıldığında İran’ı müzakereye daha açık bir noktaya götürebilir gibi düşünüldü. Yalnız şu an biz savaş koşulları altındayız. Laricani dahil pek çok daha böyle ılımlı görünen insanların hepsinin savaşa dair tepkileri çok daha sert. Dolayısıyla şu savaş ortamında savaşı bir kenara bırakıp İran’ın geri çekilmesini, teslim olmasını sağlayıp bir de bunun üzerine bir ateşkes anlaşmasıyla birlikte yeni bir nükleer anlaşma ya da Batı’yla sadece nükleer değil başka konuları da içeren bir anlaşma imzalama ihtimali biraz düşük geliyordu. Söylemleri de zaten o yönde değildi. Yani söylemleri de çok daha sert bir şekilde devam etti. Zaten vefat etmeden bir ya da iki gün önceydi galiba, İslam dünyasına çok zehir zemberek bir açıklamada bulunmuştu. Özellikle Körfez ülkelerine birlik beraberlik sağlamadıkları için bu olan biten savaşa ve bu savaşın haksızlığına göz yumduklarını söylediği ifadeler yer almıştı. Dolayısıyla mevcut koşullar altında Laricani yaşasaydı ben pek de bir ateşkese imza atacağını düşünmüyorum.

Ruşen Çakır: Peki şunu merak ediyorum. Çok kişi hayatını kaybetti kritik yerlerde ve yerlerini yenileri alıyor. Onlar da az buçuk belli; kimileri tam net olmasa da. Bu yenilemelerde nasıl bir eğilim var? Yani tabii ki gidenler daha deneyimli ve rejim için daha önemli kişilerdi diye varsayıyoruz. Ama şunu merak ediyorum; bu saldırılar nedeniyle özel olarak daha radikal isimler mi seçiliyor ya da insanlar daha da mı radikalleşiyor? Rejim kendini nasıl yeniden üretiyor? Çünkü her an beklenmedik şekilde çok önemli; Meclis Başkanı, İstihbarat Bakanı, Laricani hatta dini lider gibi çok kritik, Devrim Muhafızları ve Besiclerin de üst düzey isimleri gidiyor. Yerlerine de birileri geliyor. Ama nasıl kendini yeniden üretiyor rejim? Eski çizgiyi mi savunuyor, sürdürüyor yoksa daha mı sert ya da daha bir uzlaşma arama eğilimi mi var?

Ezgi Uzun Teker: Kısa vadede daha sert, o çizgiyi daha da sertleştiren, daha da radikalleştirecek olan isimlerin daha çok ön plana çıktığını görüyoruz. Bunun ben çok büyük ölçüde savaş koşullarıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Bir yandan da tabii şimdi az önce bahsettiğim daha aristokrat diyebileceğimiz, daha elit, o devrimin ilk dönemlerinden itibaren devlet içerisine yerleşmiş olan daha geleneksel ulemayı, onun çıkarlarını ve onun gücünü temsilen orada bulunan, onlar sayesinde biraz daha aslında kendi güç pozisyonlarını elde etmiş olan isimler vardı ve bunlar aslında yavaş yavaş tek tek artık İran’ın siyaset sahnesinden çözülüyor gibi. Yalnız bunun karşısında da son 15 yıldır diyelim, son 15-20 yıla yakın bir süredir de daha radikal bir kitle çıkmaya başlamıştı. Bunlar özünde tam olarak din adamlarından beslenen bir kitle değil. Daha halk tabanından gelen, daha popülist ama çok radikal olan, Devrim Muhafızları’nın bazı kesimleriyle çok iç içe olan ya da onların içine sızmış olan bizim “şahin kanat” dediğimiz, muhafazakarların da muhafazakarı bir kesim. Biraz onlara yakın olan kişilerin, isimlerin gündeme geldiğini görüyoruz. Mesela bugünlerde şu çok tartışılıyor: Acaba Laricani’nin yerine Milli Güvenlik Konseyi Başkanı olarak kim gelebilir? En çok ön plana çıkan isim Said Celili. Said Celili de bugün mecliste yine o az önce bahsettiğim kitlenin meclisteki yansıması olan Paydari Cephesi’nin 2024 seçimlerindeki cumhurbaşkanı adayıydı. Devrim Muhafızı kökenli birisi, daha muhafazakar birisi. Özünde şunu savunuyorlar aslında Paydari Cephesi: Şimdi İran İslam Cumhuriyeti iki meşruiyet kaynağına dayanıyor. Bir; halkın meşruiyetine yani halk tarafından seçilmişler zaten bu meşruiyeti destekliyor. Bir de dini meşruiyet; bu da fakihler tarafından temsil edilen unsur. Ama Paydari Cephesi ve onların akıl hocalarının düşündüğü şey; ‘‘Artık bu cumhuriyet elementini bir kenara bırakıp, bu halk egemenliğini ya da halkın meşruiyetini bir kenara bırakıp tamamen bu işi fakihlerin eline teslim etmeliyiz. Doğru olan bu.’’ Bu tabii çok radikal bir görüş. Yani mevcut İran İslam Cumhuriyeti’nin yapısı ve kendi kuruluş felsefesi içerisinde bile aslında çok daha radikal bir görüş. Ve bu kesimler herkese çok karşılar sistem içerisinde. Yani reformculara da çok karşılar, reformcuları destekleyenlere de, Ruhani gibi ılımlı muhafazakarlara da, Laricani ailesine de karşılar. Hatta Laricani ailesinde bu kadar çok bu yolsuzluk ithamlarıyla onların o prestij kaybına sebebiyet veren ekibin de bu olduğu söylenir. Yani onların yargı ve güvenlik güçleri içerisindeki uzantılarının olduğu söylenir. Peki dış politikada nasıl bir tavırları var? Dış politikada kesinlikle Batı’yla iletişim kurulmaması gerektiği, herhangi bir anlaşma imzalanmaması gerektiği çünkü onlara güvenilmeyeceği; öte yandan belki Rusya ve Çin’le birtakım ilişkiler kurulabilir ama daha çok tamamen bir Batı karşıtlığı üzerinden bir dış politika sergiliyorlar. Şimdi Said Celili onların adayıydı. Said Celili aynı zamanda Ahmedinejad döneminin nükleer müzakere ekibindeydi. Şimdi böyle bir profilin tekrar gelmesi, eğer olursa, o zaman sistemin biraz daha radikalleşebileceği ve işte o geri adım atmak bir kenara, savaşı belki uzatacak; o savaşın uzamasıyla birlikte belki biraz daha genişleyecek, bölgesel anlamda genişlemesine sebebiyet verebilecek birtakım hamlelerle devam edebileceğini kısa vadede öngörebiliriz. Yani bu savaş koşulları ortamında bu kadroların tasfiyesi daha radikal elementlerin buraları doldurmasıyla sonuçlanıyor.

Ruşen Çakır: Peki son olarak, demin bahsettiniz; “Toplumsal meşruiyeti önemsemiyor bir kanat” dediniz. Toplumu sorayım ve onunla bitirelim. Bütün bu suikastler vesaireler şunlar bunlar ve tabii yaşanan savaş… İran toplumu savaş başladığından beri hiç sesini çıkarmadı. Yani cenazelere katılanlar var, onların rejimi desteklediğini varsayıyoruz ya da Kudüs Günü’nde çıkanlar oldu ki bunlardan birisi Laricani’ydi, ondan kısa bir süre sonra öldürüldü. Halk yok gibi sanki bütün bu süreçte.

Ezgi Uzun Teker: Tabii İran halkı çok geniş bir kitle, 90 küsur milyonluk bir kitle; çok da farklı sesler var içerisinde. Tüm bu süreçlerle ilgili çok çok farklı sesler var aslında. Bir kesim yani rejim destekçisi olan kemik kitle ve belki biraz da bu savaşın verdiği yıkımla birlikte daha böyle milliyetçi duygularla rejimin yanında durma refleksi gösteren kitle şu an sokaklarda. Onları her akşam biz devlet televizyonlarında izliyoruz; farklı şehirlerde, İsfahan’da, Meşhed’de, Tahran’da, her yerde toplanıyorlar. Rejim adına rejimle birlikte bir dayanışma gösterisi yapıyorlar. Bununla birlikte şu ana kadar muhalif kanatta gördüğümüz halk biraz daha farklı bir tutum sergiliyor. Bir kısmı kendi içine çekilmiş vaziyette çünkü bunların bir kısmı aslında bu savaşın olmasını istiyor. Bunların oranını bilemeyiz ne kadar olduğunu ama bir kesim var ki bu savaşla birlikte Ayetullah Hamaney dahil bu liderlik tasfiyelerinin gerçekleşmesini çok memnuniyetle karşılıyor ve bu bu şekilde devam ederse, bu lider kadrolar tasfiye olursa o zaman artık rejimin teslim olacağı ve demokratik bir sürecin başlayabileceğine dair bir arzuya sahip; bunu bekliyorlar. Ama tabii ki bunlar ön plana çıkmıyorlar şu an çünkü onlara yönelik de rejim içerisinden çok tehdit var. Yani onlara her gün şu hatırlatılıyor: ‘‘Şu an savaş koşulları içerisindeyiz ve hiçbir şekilde bu gibi grupların dışarı çıkmasına, sokağa çıkmasına müsaade edilmeyecektir’’ deniliyor. Şimdi böyle bir tehdit ortamında zaten bu insanlar dışarı çıkamazlar. Bir tarafta yine muhalif olup savaşı desteklemeyenler var. Çünkü o savaşın yıkıcı etkisi ya da biraz daha o milliyetçi duygularla birlikte “Tamam rejimin yanında durmuyoruz ama biz bu savaşın da yanında durmamalıyız ve burada yine şu an için bir milli birlik beraberlik göstermemiz gerekiyor” diyenler var. Yani ben biraz daha o bizim Ocak protestolarında ve daha önceki protestolarda gördüğümüz muhalif kesimin evlerinde, içeride durduğunu, çok da seslerini çıkarmadıklarını görüyorum. Biraz gözlemleyip ne yapacaklarına sanki karar verecekler gibi görünüyor. Tabii bir yandan da reformcular var. Şimdi reformcuların da başına çok iş geldi bu süre içerisinde. Özellikle bu Ocak protestoları döneminde; bu 8-9 Ocak çok karanlık iki gün olarak kayda geçti İran İslam Cumhuriyeti tarihinde ve İran halkının kendi hafızasında. Çünkü şimdi rejim tarafından çok ciddi bir bastırma var, silahlarıyla inmişler, ölüm haberleri geliyor. Bu ölümlerin sayısı hiçbir zaman tam olarak, açıklansa bile tam olarak teyit edilemiyor; çok daha yüksek rakamlardan söz ediliyor. Tabii bu İran halkı sonuçta sadece İran medyasını değil dışarıyı da takip ediyor. Şimdi dışarıyı takip eden bir halk da var ve onların gördüğü durum da şu: Çok ciddi bir katliam yaşanmış olabilir. Bunu reformcular da takip ettiler. Örneğin ev hapsinde bulunmuş olan Mehdi Kerrubi ya da Mir Hüseyin Musevi’nin açıklamaları var bu dönemde. Bir komisyon kurulması ve bunların araştırılması gerektiğine dair açıklamalar yaptılar ya da Mir Hüseyin Musevi bir adım daha ileri gidip artık halka egemenliğin tamamen bırakılması, demokratik bir geçiş olması, bir referandum yapılması çağrısında bulundu. Bunun üzerine reform cephesine bir operasyon başlatıldı. Reform cephesinin lideri olan bugün Azer Mansuri ve onunla birlikte birkaç kişi gözaltına alındılar. Sonradan ikisi gerçi serbest bırakıldı ama onlar da benzer şeyleri söylüyorlardı. Yani onlar da devletin bu konuda da biraz şeffaflık göstermesi gerektiği, çok ciddi bir baskı uygulanmış olduğu, bunun kabul edilemeyeceği gibi seslerini yükseltmişlerdi. Onları biraz susturmak için ve özellikle şu savaş öncesi dönemde ve savaşta onları susturmak için böyle bir şey düzenlendiğini görüyoruz. En son benim takip ettiğim Hasan Ruhani’nin bir açıklaması oldu savaş döneminde, savaş başladıktan sonra. O da şu çağrıda bulundu: Dedi ki; ‘‘Şu an hepimiz bir milli birlik beraberlik içerisinde olmalıyız ama savaş sonrası dönemde artık bir öz eleştiri yapmalı, halkın taleplerini ciddiye almalı ve bir reform sürecine girilmelidir’’ çağrısında bulundu. Şimdi bunlar tabii savaş sonrası dönemde nasıl yankılanacak bunu görmek lazım. Şu an bizim Mücteba Hamaney figüründen aldığımız izlenim; daha çok savaş ortamında güvenlik güçlerinin, güvenlik aygıtlarının da etkisiyle, onların daha çok faaliyetleriyle çok aniden başa getirilmiş bir isim gibi göründüğü; dolayısıyla da daha şahin, daha radikal çizgide bir performans sergileyeceği yani bu yönde bir liderlik sergileyebileceği yönünde şu an biz işaretler alıyoruz. En azından kısa vadede aldığımız işaretler bu yönde. Bu, halkın bir kısmının yani o muhalif kesimin istediği şeyi savaş sonrasında verir mi? Vermeyebilir. Yani o açılım, o en başında bahsettiğimiz “Acaba o yönde bir dönüşüm olur mu olmaz mı?” kısa vadede şu an biz bunun işaretlerini almıyoruz. Ama daha orta vadede yine bakmamız gereken şey; Devrim Muhafızları’na yakın olan o siyasi kadrolar, Paydari Cephesi, geride kalmış olan daha ılımlı muhafazakarlar diyebileceğimiz kitle, reform kitlesi… Bunların hepsi sonuçta İran’ın farklı siyasi çizgileri. Bu grupların nasıl hizalanacağı, kendi aralarında nasıl pazarlıklar yapacağı; galiba bu pazarlıklar sonucunda rejimin nereye gideceği, ne yöne gideceği belli olabilir. Ama şu an hâlâ savaş koşullarında olunduğu için net bir şey söylemek çok mümkün görünmüyor.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Ezgi Uzun Teker. Çok sağ olun verdiğiniz bilgiler için. Şimdiden size iyi bayramlar diliyorum. Çok sağ olun.

Ezgi Uzun Teker: Ben de iyi bayramlar dilerim. Ben de çok teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, İran’da rejim kendini nasıl yeniliyor? Ayakta kalabilecek mi? Bütün bunları Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doktor Ezgi Uzun Teker’le konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.