İlk önce Nermin’in (Türkan Şoray) sesi duyulur: Seni seviyorum, Mehmet!
Ardından Mehmet’in (Ayhan Işık) cevabı gelir: Ben de seni Nermin.
El ele iki aşık, gerilerde boğaz, gemiler ve Süleymaniye silueti. Yarına dair hülyalarını birbirlerine söylerler. Umutla kameranın üstüne yürüyüp hayallerini gerçekleştirmek için yola düşerler.
Tarihi Atlas Sineması’ndayız. İstanbul Film Festivali’nin programında yer alan bence bu yıl ki en önemli sinema olaylarından birinin içindeyiz. Metin Erksan’ın yazıp yönettiği 1962 yapımlı “Acı Hayat” restorasyonlu haliyle izleyiciyle buluşuyor. Salon neredeyse tamamen dolu. Her yaştan izleyiciyi görmek mümkün. Salona girmeden önce sohbet ettiğim yaş almış bir izleyici, 1960’larda filmi sinemada izlediğini söylüyor. Filmi ilk defa izleyecek olan gençleri de görüyorum. “Acı Hayat” her yaştan insanı buluşturmuş.

Film hangi koşullarda çekildi?
Filmin aşka ve umuda dair selamı o yılların Türkiye’sindeki insanların da duygusudur elbette. 1950’li yılların bunalımlı yılları bir askeri darbeyle sonlandırılmış, Türkiye ve toplum yarına umutla bakmak istiyor. Filmin yönetmeni Metin Erksan, genç bir yönetmen olarak mesleğinin başında olduğu 1951 yılında Aşık Veysel’in hayatını anlattığı “Karanlık Dünya” filmini çekmiş ve filminin başına gelmeyen kalmamıştı.
Bu ağır sansürden sonra Erksan ve yönetmenler ateşe dokunmaktan epeyce kaçtı. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin hemen ardından Erksan, kolları sıvayıp aynı yıl “Gecelerin Ötesi” filmini çeker. Yönetmen, yaklaşık on yıl önce filmini kuşa çeviren siyasi iradeye cevabını bu filmle yapar. Ama söyleyecekleri henüz bitmemiştir. İki yıl sonra çektiği “Acı Hayat” büyük kentlerde yaşayan toplumun en temel sorunu olan barınma ihtiyacını gündeme getirir. Tabii ki Yeşilçam kalıplarını yok saymadan. Ancak, Erksan 1969’a kadar özel birkaç örnekle “meselesi” olan filmler yapmaya devam edeceğinin işaretini vermiştir.
“Acı Hayat” sadece barınma sorununu dile getirmesiyle değil, başka yönleriyle de vurgulanmalıdır. Filmin erkek kahramanı Mehmet bir işçidir. Gemilerde çalışmaktadır. Nermin de kuaförde çalışan emekçi bir kadındır. Türk sineması henüz tamamen işçiler adına konuşan bir filmin çekildiği memleket değilse de Erksan, konunun yanına şöyle bir yaklaşır. Yeni anayasanın toplumda dolaşıma soktuğu “haklar” da filmde bir cümle içinde geçer.
Erksan, diğer yanıyla Türkiye’de bir işçinin zenginleşmesinin kolay olmadığını da anlatır. “Her mahallede bir milyoner” yaratma hevesindeki iktidarın dönemindeki sermaye ve aracı sınıflara dahil olmayan hiç kimsenin yükselme şansı olmadığını iyi bilir. O nedenle kaynak işçisi Mehmet’in ters giden hayatında ancak Milli Piyango gibi bir şans onu “milyona” kavuşturup “milyoner” yapacaktır. (Gecelerin Ötesi’ndeki gençler de her mahalledeki o tek talihli olmak için yasadışı yollar denerler. Hiçbirisi o milyona ve hayallere kavuşamaz.)
“Acı Hayat” çalışan kadını göstermesi ve aile içinde sesini yükseltmesi açısından yenilikçi sayılabilir. Ancak, aynı çalışan kadın Mehmet tarafından yerlerde sürüklendiğinde erildir. Üstelik burjuva sınıfına mensup Filiz de (Nebahat Çehre) erkek karşısında pasif ve neredeyse aşk dilencisidir. (Türkan Şoray ve Nebahat Çehre’yi aynı filmde görmek ne kadar hoş!) 1960’lı yılların Türkiye’sinde “namuslu” olmaya dair kabaca söylenen her söz kadına dairdir. Erkeğin intikamı ise her iki kadının dilinden neredeyse kısık sesle kınanır. Ama erkek yine de terk edilmez.
Sinema salonunda Yeşilçam’ın sözünü ettiğimiz olguları onaylayan kalıp cümleleri karşısında gülme sesleri duyuyorum. Ama bu gülme alay değil, henüz yeni yeni konuşmaya başlamış Türk sinemasına olan bir sevgiyi ifade ediyor. Dili peltek, kelimeleri tam söyleyemeyen bir çocuğu sevmek gibi. Yine de filmin 1960’ların dünyası içinde bir dram olduğunu, insanların özlemlerine kavuşmasının güçlüğünü gösterdiğini unutmamak gerektiğini akılda tutmak gerek.
Erksan’ın burjuva ahlakını mahkum eden diyaloglarının yanında işçi kökenli olan Mehmet’in namus kavramını onaylayan bir kompozisyon oluşturması yine yönetmenin sınıfsal ayrımlarda durduğu yere işaret olabilir. Ancak, işçi sınıfının sömürüldüğü alanda yani fabrika ve diğer iş alanlarında gösterilmesi Türk sinemasında daha sonra olacaktır. Erksan’ın işçilere yakınlığı sonraki sinema hayatında da “Acı Hayat”taki bu manzaralarla sınırlı kalacaktır.
“Acı Hayat”ın ardından Türk sineması büyük kentlerde barınma sorunu yaşayan insanları anlatmaya devam etti. Gecekondu mahallelerine dair çokça manzara sinemamızda mevcut. Ancak “Acı Hayat”tan bugüne 64 yıl sonrasında bile çekilen onlarca filmin, yazılan romanların bu konuyu çözmekle mükellef olan siyasi iradeye sesini duyuramadığı gibi, devlet arşivlerini dolduran sayısız nüfus sayım istatistiği ve araştırma da bir işe yaramışa benzemiyor. O nedenledir ki bitmeyen bir “Acı Hayat”ımız var. Restorasyonlu da olsa karıncalı da olsa bu “Acı Hayat” bizim.
NOT: Her ne kadar katılamamış da olsam gösterim sonrası Acı Hayat Film Rotası gezisinin çok değerli olduğunu belirtmeliyim. Kent hafızası ve sinema ilişkisine dair bu tür çalışmaların artması sevindirici.







