Masada Kalanlar (2): Evimizin tek karavanası, paprika soslu tavuk

Mühürdar’da oturduğumuz günler. İlkokulun ilk seneleri, annemle babam yeni boşanmış. Anneanneme gitmediğim akşamlarda annemle evdeyiz.

Şimdi benim annem tuhaf öncelikleri olan bir kadındır. Hep öyleydi. Aramızda yirmi yaş var annemle. Mimar Sinan’da istatistik okurken ben doğmuşum ki pek kolay sayılacak bir doğum da değildir. Ama annemi durduracak şeyler değildir bunlar, üniversiteymiş, hamilelikmiş, bebekmiş… İstatistik kesmeyince matematik de alıp çift anadal yapmış.

Misal, ustayla takışınca bizim Mühürdar’daki evin elektrik tesisatını tek başına çekiverdi. Annem kalorifer peteğine bağladığı bir halatı belinden geçirerek dış cepheye tente takabilir, badana yapabilir, kendisini taciz ettiğini düşündüğü birini takip edip herkesin ortasında bir tekme savurabilir, sahne tasarımcılığı yaparken hiç dinlenmeden 48 saat boyunca çalışabilirdi.

Bütün bunları yapabilen annem ev işi kategorisine koyduğu işlerle başbaşa kaldığında ise dünyanın en büyük bunalımlarına düşer, adeta yağlı urganlarla darağaçlarında sallanırdı. Nefret ettiği bu işlerin başında da yemek pişirmek geliyordu. Ama tabii biyolojik bir mecburiyet var, ille bir şeyler yenecek. Üstelik çocuk küçük, iyi beslenmesi lazım. Bu da bir çaba gerektiriyor. Ama annem ne yapsa bir türlü olmuyor.

“Ne yapsa” diyorum, bunu biraz açayım. İnsanın her alanda olgunlaşmak, ustalaşmak için belli bir zamana ihtiyacı vardır. Bir günde olmaz, bazı istisnalar haricinde, zirveden de başlanmaz. Herkesin bir köftesi vardır, içeriği benzer olsa da hepsinin tadı farklıdır. Çünkü en basit yemeklerden biri köftedir. Babaannem maydanoz koyardı mesela. Başkası, başka türlü yapar. Diyeceğim, herkesin kendince bir köftesi olur. Bense annemin köfte yoğurdunu görmedim hiç. Zaten muhtemelen yoğurmaya kalksa harcına epey bir gözyaşı dökerdi.

Galiba bu yüzden annem iddialı yemeklerin peşine düşmüştü. Bu fikri nereden edindiğini bilemiyorum ama şöyle güzel tereyağlı, şehriyeli bir pirinç pilavı pişirmeye vakit ayırmadan Fransız usulü soğan çorbasının falan peşindeydi. Soğan çorbası faciası… Bir de kış günü diye camları kapamış. Sanki dünyanın bütün soğanlarını bizim eve getirip ezmişlerdi. Absürdite bu kadarla sınırlı kalsa iyi, o günlerde salonun duvarlarını değişiklik olsun diye açık pembeye boyamıştı -sonra, evde “erkek çocuk” var diye, başka bir duvarı da laciverde boyadı. Çocukluğumun birkaç günü, Kadıköy’de soğan kokan açık pembe duvarlı bir evde geçti.

Annemin iyi yemekten anladığı malzemesini bol koymaktı. Günlerden bir gün, nereden estiyse çiğ börek yaptı, yani sadece o çiğ börek dediği için çiğ börek denebilecek, içindeki kilolarca kıymadan şişmiş, hamuru da taş gibi bir şey getirdi. Zaten bunun hamurunu kız kardeşim Nur’un oyuncak -o da pembeydi- oklavasıyla açmıştı. Daha doğrusu, açamamıştı. Çiğ börek demeye bin değil, milyon şahit isteyen, kıyma israfı, yenmesi mümkün olmayan berbat bir şey.

Mühürdar’dayız, annem apartmanla kavgalı. Giriş katında oturuyoruz. Önümüz bahçe. Yabani otların fışkırdığı bahçeyi düzenlemeye karar verdi, o zamanlar hiçbir evde olmayan Fransız balkonla Amerikan mutfağa geçti. Hepsini de kendi çiziyor, kendi yapıyor.

paprika soslu tavuk
Masada Kalanlar (2): Evimizin tek karavanası, paprika soslu tavuk

İşte o günlerde annem nereden gördüyse “paprika soslu tavuk” diye bir yemek pişirdi. Ama iyi beslenmem şart ya, mutlaka bir de kış türlüsü oluyor evde. Nasıl olduysa oldu, ben bu paprika soslu tavuğu beğendim ve büyük bir hata yaparak bu beğenimi anneme ifade ettim. Annem yemek konusunda takdir ve tebrik sözlerine alışık olmadığı için heyecanlandı, ne yapacağını bilemedi, sonra da bildiği her şeyi unutup sadece paprika soslu tavuk ve türlü pişirmeye karar verdi. Bir gün, iki gün, bir hafta, bir ay, iki ay… Ne zaman eve gelsem, annem önüme yemek diye önce türlü çıkarıyor, arkasından da en mutlu ve gururlu bakışlarıyla paprika soslu tavuk.

Tamam ilk seferinde güzeldi, hadi ikincisinde de öyleydi diyelim ama bu yemek bizim evin tek karavanasına dönüşünce ancak mazoşistlerin lezzet alabileceği bir hale geldi. Bir gün, okuldan eve çok kararlı döndüm. Ne pahasına olursa olsun başka bir yemek yeme hakkımı savunacak, bu uğurda ne bedel ödemem gerekiyorsa ödeyecektim.

Akşam yemek saati geldi. “Ne yemek var?” diye sordum anneme çekinerek. Annem olanca rahatlığıyla “türlü yaptım,” dedi, “bir de paprika soslu tavuk.”

Sonrası gözyaşları, isyan bayrağı, direniş, barikat. Neyse, annem çok ısrar etmedi. Yemekleri ocakta bıraktık, çıkıp bir şeyler yedik.

O günden beri paprika soslu tavuk yemedim. Zaten bu yemeği annemden başka bilen, pişiren, menüsüne yazan bir yer de görmedim.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.