Yüzyıllardır Batı edebiyatının zirvesinde oturan belki de en önemli isim William Shakespeare. Onun dehası, kelimelere hükmetme gücü ve insan ruhunun karanlık mağaralarına inebilme yeteneği tartışılmaz bir “kutsal” olarak kabul ediliyor. Peki ya bu deha, kelimeleri hayatın acımasızlığından sağ çıkmak için bir silaha dönüştürmüş, ismi tarihten silinmiş bir kadına aitse? O zaman her şeyi yeniden düşünmemiz gerekir mi? Sanat eserleri sanatçısından bağımsız mı düşünülmeli yoksa? Yoksa her eser kendi içinde yazarını ele veren ayrıntılardan mı ibaret?

Usta yazar Jodi Picoult, yeni romanı Adını Sen Koy (By Any Other Name) ile edebiyat tarihinin en büyük efsanelerinden birine kışkırtıcı, cesur ve sarsıcı şekilde meydan okuyor. Edebi kurgu ile tarihî kurgunun ustaca iç içe geçtiği bu epik roman, spekülatif bir tarih okumasıyla mevcut baskın ideolojik yapıya kafa tutuyor. Tarihi baskın olanlar mı yazıyor sorusuyla okurları baş başa bırakıyor.
“Stratford Karşıtı” teoriler edebiyat dünyasında yeni değil
Shakespeare’in eserlerini başkasının yazdığına dair “Stratford Karşıtı” teoriler edebiyat dünyasında yeni değil; Francis Bacon veya Christopher Marlowe gibi isimler yüzyıllardır tartışılıyor. Picoult ise sadece edebi bir gizemi eşelemekten daha fazlasını yapıyor. O, Virginia Woolf’un meşhur “Shakespeare’in Kız Kardeşi” konseptinden yola çıkarak, onu kanlı canlı, tarihî bir figür olan Emilia Bassano üzerinden yeniden inşa ediyor. Tarihsel bilinmezlikleri yeniden kurguladığımızda kabul edilen gerçeklerin ne kadar saçma şekilde üretilebildiğini de sorgular hâle geliyoruz.
16. yüzyıl İngiltere’sinde İtalyan kökenli, converso bir Yahudi ailesine mensup olan Emilia, saray entrikalarının, kadın düşmanlığının ve acımasız bir ataerkil düzenin ortasında hayatta kalmaya çalışan bir kadın. İstismar, zoraki evlilik ve yoksullukla boğuşurken, zekâsını ve kalemini gizli bir krallık kurmak için kullanıyor. Kendi trajedilerini, ırksal dışlanmışlığını ve öfkesini kâğıda döküyor; ancak bu kelimelerin yaşayabilmesi için onları parayı ve statüyü her şeyden çok seven hırslı bir “paravana”, William Shakespeare’e satmak zorunda kalıyor.
Romanın en çarpıcı “ters köşe” anlarından biri de burada yatıyor. Picoult, hepimizin ezbere bildiği Hırçın Kız (The Taming of the Shrew) gibi oyunları alıp, yazıldığı bağlamı spekülatif bir zekâyla tamamen değiştiriyor. Oyun, kadınların itaatini savunan bir metin olmaktan çıkıp, erkeklerin kırılgan egosunu alaya alan devasa, ironik ve feminist bir başkaldırıya dönüşüyor. Bu spekülatif tarih okuması, okura sadece “Acaba?” dedirtmiyor, aynı zamanda bilindik metinleri yepyeni bir gözlükle okumaya zorluyor.

Picoult, Emilia’nın 16. yüzyıldaki hapsolmuşluğunu günümüzde, 21. yüzyıl New York tiyatro dünyasında yankılatarak romanın yapıtaşlarını güçlendiriyor. İkinci zaman çizelgesinin kahramanı Melina Green, geçmişte aldığı yıkıcı bir eleştiri yüzünden eserlerini kendi adıyla sunmaktan korkan yetenekli bir oyun yazarı. Melina’nın oyununu sahneletebilmek için erkek bir mahlas (Mel Green) kullanması, dört yüz yıl boyunca “kadın olarak var olmanın ve sesini duyurmanın” bedellerinin ne kadar az değiştiğini sert bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Roman, “Kadın olmak bir nefeste kendi adına konuşmayı, sonraki nefeste susmayı öğrenmek demek” diyerek modern kadının varoluşsal yorgunluğunu kusursuzca özetliyor. Ancak yazar, modern karakterini kusursuz bir kurban yapmaktan kaçınacak kadar da usta. Melina’nın kendi mağduriyetine odaklanırken, siyahi ve queer arkadaşı Andre’nin yaşadığı çifte dezavantajı göz ardı etmesi, romana katmanlı bir politik ve etik derinlik (kesişimsel feminizm) katıyor.
Bu roman, edebiyat kanonunun nasıl, kimler tarafından ve kimlerin ezilmiş omuzlarına basılarak inşa edildiğinin arkeolojisini yapıyor. Karakterin ağzından dökülen “Tarihi, gücü elinde tutanlar yazar” aforizması, aslında tüm metnin merkezini oluşturuyor. Tek gerçek tarih kanla yazılan mıdır? sorusu bu soruya eşlik ediyor. Jodi Picoult, Emilia Bassano ve Melina Green’in simetrik yaşamları üzerinden, sanatın yaratıcısından bağımsızlaşıp bağımsızlaşamayacağını, bir ismin ağırlığını ve kadınlık tarihinin yüzyıllara yayılan sessiz bedellerini ortaya döküyor.

Bu sarsıcı roman; isimleri tarihin dipnotlarına bile girememiş, eserleri çalınmış, yetenekleri görünmez kılınmış tüm “hayalet kadınlara” yazılmış edebi bir iadeye itibar mektubu. Ve kitabı kapattığınızda, yüzyıllar öncesinden gelen o fısıltı zihninize ulaşmaya devam ediyor: İnsanların dilinde hayatın sınırları yoktur.








