Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Hatice Karakuş Öztürk “Aynı suç farklı vicdan: Raskolnikov’un parçalanışı” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Dostoyevski’nin ünlü romanı Suç ve Ceza’yı bilirsiniz. Roman kahramanı Raskolnikov bir hukuk öğrencisi olarak kendince mantıklı bir düşünce geliştirir. Bazı insanlar üstündür ve bu üstün insanlar insanlık için suç işleyebilir ve hüküm verebilir. Uzun süredir inandığı bu fikri bir tefeci kadın üzerinden denemeye karar verir ve eylemini gerçekleştirir. Romanlarda kırılma noktası genellikle cinayet anıdır. Ancak burada ilginç bir şekilde hikâye cinayetten sonra başlar. Çünkü Raskolnikov eylemini aklı ile meşrulaştırsa da hesaba katmadığı bir başka güçlü duygusu daha vardı. Vicdan. Cinayet sonrası bir ses onun peşini hiç bırakmaz, gölge gibi takip eder. Öyle ki romanın sonlarına Raskolnikov hasta olur. Vicdan Raskolnikov’un yanılgısının yeni duygu halidir artık. Ve kahramanımız bu acı deneyim sonunda şunu anlar. Suç yalnızca kanunlara karşı işlenen bir eylem değildir. Suç aynı zamanda insanın kendi doğasına ve kendi gerçekliğine karşı da işlediği bir yarılmadır. Ve işte vicdan bu yarılmanın yeni adıdır.
Raskolnikov’un insan olarak kalmasını sağlayan şey bugüne kadar hiç farkına bile varmadığı vicdanıdır. Romanın genelinde yazar, “İnsanın vicdanı varsa ve bahsi geçen vicdan ona sınırlar çiziyorsa birey ötekine saygı gösteren bir insan olarak kalabilir” tezini işler. Peki ya vicdan yoksa?
Geçtiğimiz hafta, peşi sıra okuduğumuz haberlerde ürkütücü ve sarsıcı olan şey belki de bu soruda gizlidir. Kahramanmaraş olayının failinin “Ben bir dâhiyim. Herkesten daha iyiyim. En üstün benim. Küçükken bile okuldaki herkesten daha zeki olduğumu düşünürdüm” cümleleri bir özgüvenin yansıması değildir elbette. Bu söylem başkalarını değersiz görerek kendini yeniden inşa etme sürecinin ilk aşamasına karşılık gelir. Raskolnikov ile bu çocuk arasında ürpertici bir benzerlik ortaya çıkıyor. Raskolnikov da kendini bir hukuk öğrencisi olarak üstün görürdü ve bazı insanların yaşamaya değer olmadığına içten inanırdı. Bir tefeci kadını öldürerek sınırın ötesine geçmişti. Buraya kadar benzerlikler içeren hikâye bir yerden sonra farklılaşıyor. Şöyle ki Raskolnikov işlediği cinayetten sonra kelimenin tam anlamı ile param parça olur. Oysa Maraş faili cinayeti bir görünürlük hikayesi olarak kuruyor. “İnsanların beni tanıması ve fark etmesi hoşuma gidiyor. Bu dünyadaki varlığımı ve verdiğim zararı hissetsinler ki beni fark etsinler” cümlesi hayatta kalsa dahi bir görünürlük hikayesi olarak çocukta karşılık bulacaktı. Vicdanın yokluğu da tam olarak burada devreye giriyor. Vicdan ötekinin acısını tanıma ve bilme kapasitesidir. “Ben kötülük yapabilirim ama yapmamalıyım” diyebilen bir sınır koyma girişimidir vicdan. Bu iç mekanizmanın gelişmediği durumlarda zekâ çok ama çok tehlikeli bir hal alabilir. Çünkü üstünlük zekadan aldığı güç ile sınırsızlaşır. Ve bu gücün kontrolsüz bir eyleme dönüşmesi kaçınılmazdır.

Vicdan gelişimi çocukluk eğitiminin en önemli ayaklardan birisidir. Çünkü insanı sadece okul, aile ya da yasalar ile sürekli izleyemezsiniz. Bireyi kimsenin görmediği anlarda sınırlayan şey vicdandır. Katmanlı bir yapısı vardır vicdanın. Her şeyden önce vicdan başkalarının varlığını görme kapasitesidir. Başkasını görmediğimiz ya da görmek istemediğimiz yerde gücümüze sınır koymada sorun yaşarız. Vicdanın yokluğunda güç rahatlıkla şiddete evrilir. Şiddetin önleyici tedbiri vicdanın fren etkisidir. Şöyle ki “bunu yapabilirim ama asla yapmayacağım” cümlesinin dolaşıma sokulmasıdır. Öte yandan vicdan toplumun çimentosu gibidir. Toplumlar sadece kurallarla var olmazlar. Vicdan kendi içimizde sessizce imzaladığımız bir sözleşme gibidir. Bu sözleşmenin yok hükmünde olması ile toplum kırılganlaşır ve en nihayetinde de çözülür. Vicdanın belki de en önemli işlevi benliğin param parça olmasını engellemesidir. Vicdan bir nevi psikolojik denge halidir. Raskolnikov vicdanı ile dengeye geldi. Vicdani olarak duyduğu rahatsızlık onu itirafa sürükledi. İşlediği cinayet ile kontrol bende düşüncesi yaratacakken kontrolün tamamen kendinden çıktığını fark etti. Ve vicdanı bir savunma mekanizması ile onu tekrar dengeye oturttu.
Son yaşadığımız olaylar aslında vicdanın zayıflamasının getirdiği bir sonuçtur. Her çocuk gibi fail de neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyordu. Fakat bu bilgiyi eyleme dökecek iç mekanizmanın, yani vicdanın eksikliği değil yokluğudur esas sebep. Vicdan ne yazık ki bir fren etkisi görmedi.
“Okulu bıraktım. Okul bana bir şey katmıyordu. Benim kadar hızlı öğrenemediklerini fark ettim. Bu yüzden okulu bıraktım”. Bu cümleleri sadece bir eğitim sorunu olarak göremeyiz. Bir ilişki ağından ve ağın yarattığı bağlantılardan kaçış var aslında. Okullar sadece bilgi aktaran kurumlar değildir. Birlikte yaşamayı ve ötekini tanımayı ve sevmeyi de öğretir. Bu bağın koptuğu ya da bu bağa ihtiyaç olmadığı durumlarda birey kendi zihin dünyasının sınırlarına kendini hapseder. Ve kapalı yerde vicdan yoksa sınırlar ya belirsizdir ya da hiç yoktur. Ve bu çok tehlikeli bir durumun da habercisidir. Çünkü vicdanın olmadığı yerde suç bir ihlal ya da kötülük olarak kodlanmaz. Suç, bu gruptakiler ile bir ifade şekli, kafasındakileri dışa yansıtma halidir.
Bu sebeple doğru soruyu çok yüksek sesle sormalıyız. Bir çocuk neden ötekini hissetme kapasitesini kaybeder? Raskolnikov’un vicdanı onda bu kapasitenin olduğunun habercisiydi. Onun içindeki ses uykularını böldü ve onu melankolik bir hale getirdi. Ve en sonunda teslim olarak iç sesine kulak verdi. Belki cezaevine girdi, ama artık daha huzurluydu. Kendi ile savaşmak yerine kendi düşüncelerini yargılıyordu. Sınır çizen bu sesin duyulmadığı durumlarda geriye sadece eylem kalır. Bu sessizliği sadece suç olarak anlamlandıramayız. Çünkü yaşanan şey bir çöküştür.








