İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – Kardeş Türküler, 11 Haziran’da Harbiye Açıkhava Sahnesi’nde “Yan Yana” çağrısıyla dinleyenleriyle buluşuyor. Bu özel gecede sahneyi Candan Erçetin, Mine Koşan, Songül Öden, Deniz Barut, Erol Babaoğlu, İstanbul Kafkas Kültür Derneği, Kırşehir Belediyesi Abdallar Topluluğu ve Yunus Deveci, Sayat Nova Korosu ile paylaşacak olan Kardeş Türküler ile “Yan Yana”nın kadrajında bir röportaj gerçekleştirdik.

Bazı sahneler vardır; yalnızca müzik için kurulmaz. Bir araya gelmenin kendisini görünür kılmak için inşa edilir. 11 Haziran’da Harbiye Açıkhava’da gerçekleşecek “Yan Yana” gecesi de tam olarak böyle bir alan açıyor: Seslerin, dillerin, bedenlerin ve hafızaların aynı anda ama birbirine karışmadan var olabildiği bir ortak zemin. Kardeş Türküler’in öncülüğünde şekillenen bu büyük buluşma, sahneyi bir “performans vitrini” olmaktan çıkarıp canlı bir karşılaşma alanına dönüştürüyor.
Pop müzikten tiyatroya, halk danslarından kadim ezgilere uzanan geniş bir hattın aynı gecede buluşması; bir gösteriden ziyade, birlikte yaşamanın nasıl mümkün olabileceğine dair açık uçlu bir soru gibi şekilleniyor. “Yan Yana”, yalnızca farklı sanatçıların aynı sahneyi paylaşması değil; farklı hafızaların, ritimlerin ve dillerin birbirine çarpmadan, birbirine alan açarak var olabilme denemesi. Tam da bu yüzden konser, baştan sona bir akıştan çok bir karşılaşmalar dizisi… Bugünün parçalanmış, hızlanan ve giderek daha fazla kendi içine kapanan dünyasında bu gece, basit bir davetten fazlasını vaat ediyor: Aynı gökyüzünün altında zaten yan yana duranların, bunu gerçekten birlikte hissetme ihtimalini yeniden yoklamak.
“Bugün mesele sadece sanat üretmek değil”
- İngiliz yazar Julian Barnes (Ayrıntı Yayınları, Serdar Rifat Kırkoğlu çev.) “Bir Son Duygusu” adlı kitabında şöyle diyor: “Ne kadar uzun yaşarsak o kadar az anlıyoruz diyen kimdi? Başka herkes suçlanmaktan kurtulsun diye bir bireyi suçlamayı istiyoruz.” Günümüz ruh haline de temas eden bu cümlelerden hareketle, 2025 yılı sizin için hem kişisel yaşamınız hem de 30 yılı aşan sanatsal pratiğiniz açısından nasıl bir “Z raporu”na dönüştü? Kısa ve uzun vadede dünya ve kültür-sanatın yönüne dair öngörünüz nedir?
Son yıllar bize şunu çok sert biçimde hatırlattı: İnsanlık teknolojik olarak ilerliyor olabilir ama birlikte yaşama kapasitesi aynı hızla ilerlemiyor. Hatta kimi zaman geriliyor. Savaşların normalleştiği, insanların birbirini ekranlardan izlediği ama gerçekten duymadığı bir dönemdeyiz. Böyle zamanlarda insan ister istemez kendi yaptığı işe dönüp yeniden bakıyor: Bunca yıldır neyin peşindeydik? Bizim açımızdan Kardeş Türküler’in hikâyesi hiçbir zaman yalnızca müzik üretmek olmadı. Bir arada yaşamanın sesini aramak oldu. 2025’in bıraktığı duygu da biraz buydu: Yorulduk belki ama vazgeçmedik. Çünkü bugün hâlâ aynı sahnede Kürtçe, Ermenice, Arapça, Türkçe, Çerkesçe, Süryanice şarkılar söylemenin gerekli olması, o arayışın bitmediğini gösteriyor. Bir yandan da çok ağır bir ekonomik ve toplumsal sıkışma döneminden geçiyoruz. Yoksullaşma artık sadece gündelik hayatı değil, kültürel hayatı da doğrudan etkiliyor. İnsanların tiyatroya, konsere, festivale ayırabildiği alan daralıyor. Gençlerin kültürle kurduğu ilişki büyük ölçüde dijital platformlara sıkışıyor. İnsanlar artık çoğu filmi evde, telefondan izliyor; dışarı çıkmak, bir etkinliğe gitmek bile ciddi bir ekonomik mesele haline geliyor.
Bu sadece tüketim alışkanlıklarını değil, sanatın dolaşım biçimini de değiştiriyor. Bir taraftan merkezi otoritenin kültür alanı üzerindeki baskısı artıyor; festivallerin yasaklanması, gençlik etkinliklerine müdahaleler, kamusal alanların daraltılması gibi örnekler görüyoruz. Ama diğer taraftan mesele yalnızca yasaklar değil. İnsanların giderek içine kapanması, yalnızlaşması, ortak yaşam alanlarının küçülmesi de başka bir problem yaratıyor. Sanat alanı da bundan bağımsız değil; piyasa baskısı artıyor, algoritmalar herkesi kendi küçük odasına kapatıyor. Ama tam da bu yüzden canlı karşılaşmaların, birlikte söylenen şarkıların, aynı anda nefes alınan sahnelerin kıymeti artıyor. Belki sanat dünyayı doğrudan değiştirmiyor; ama insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirebiliyor. Biz hâlâ şuna inanıyoruz: İnsanların aynı anda aynı şarkıya eşlik ettiği, birbirinin sesini gerçekten duyabildiği ortak alanlar olmadan toplum da nefessiz kalıyor. O yüzden bugün mesele sadece sanat üretmek değil; birlikte hissedebileceğimiz alanları koruyabilmek.
“Hepimiz aynı atmosferin içinde yaşıyoruz”
- 11 Haziran’daki konser davetiniz için şöyle diyorsunuz: “Savaşların gürültüsüne karşı müzikle sesimizi yükseltmek, karanlığa karşı umudu büyütmek için bir araya geleceğiz… Bu, yalnızca bir konser değil; yan yana gelmenin, birlikte söylemenin ve birlikte nefes almanın alanıdır.” Bu cümleler meramınızı fısıldıyor ama bir de sizden dinleyelim “Yan Yana” çağrısının çıkışı, derdi nedir? Sahnede “yan yana” durmayı elzem hale getiren / heves ettiren neydi?
“Yan Yana” bizim için yeni bulunmuş bir slogan değil. Otuz yılı aşkın süredir yaptığımız şeyin bugünkü adı aslında. Çünkü bugün toplumun en büyük problemi sadece ekonomik ya da siyasi değil; birbirini dinleme kapasitesinin zayıflaması. İnsanlar artık aynı mahallede yaşıyor ama birbirinin hayatına değmiyor. Aynı şehirde ama ayrı dünyalarda yaşıyor gibiyiz. Sosyal medya bunu daha da sertleştiriyor. Herkes kendi yankı odasında.
“Yan yana” çağrısı biraz buna itiraz ediyor. Ama burada önemli bir nüans var: Biz “aynılaşmayı” savunmuyoruz. “Yan Yana” derken el ele tek bir beden olmayı değil; farkları koruyarak birlikte var olabilmeyi kastediyoruz. Bir Alevi deyişinin yanında bir Süryani ilahisinin, bir Çerkes ritminin yanında bir Abdal türküsünün kendi sesiyle durabilmesini… Bir de “Yan Yana”yı sadece sembolik ya da şiirsel bir çağrı olarak kurmuyoruz. Bu çok fiziksel bir gerçeklik aynı zamanda. Hepimiz aynı atmosferin içinde, aynı gökyüzünün altında, aynı dünyanın içinde yaşıyoruz. Kuş bakışı bakıldığında durum çok açık aslında: Yan yanayız zaten. İstesek de istemesek de. Mesele bunun farkına varabilmek.
Bizim için asıl mesele, bu zorunlu birlikteliğin içinde birbirimize rağmen değil, birbirimizi duyarak yaşayabilmek. Çünkü bugün yaptığımız şey biraz da yan yana gelmeyi yeniden anlamlandırma çabası. Aynı mekânda bulunmanın ötesinde; duygusal yakınlık, dayanışma, eşit varoluş ve ortak kader hissini yeniden kurabilmek. Bir de içinde bulunduğumuz dönemin özel bir tarafı var. Son zamanlarda yeniden konuşulan barış ve silahsızlanma tartışmaları toplumda hem bir umut hem de bir tedirginlik yaratıyor. Biz bu konseri doğrudan siyasi bir pozisyonun parçası olarak değil ama o sürecin toplumsallaşmasına küçük bir katkı arayışı olarak da görüyoruz. Çünkü silahların susması çok önemli ama tek başına yeterli değil. İnsanların yeniden birbirinin sesine alışması, aynı duyguda buluşabilmesi, birbirini yeniden komşu olarak hissedebilmesi gerekiyor. Belki müzik bunu tek başına yapamaz. Ama en azından insanların aynı anda aynı şarkıya kulak verebildiği, birbirinin varlığını tehdit değil zenginlik olarak hissedebildiği küçük alanlar açabilir. “Yan Yana” fikrinin derdi biraz da bu zaten.
“Mesele benzeştirmek değil, birbirine alan açmak”
- Bu buluşmayı, konvansiyonel bir konserin ötesinde, “birlikte var olma” alanı ya da adeta kolektif bir deney laboratuvarı olarak kurguladığınızı düşünüyorum. Bu estetik ve politik yaklaşımın sahne üzerindeki karşılığı nasıl şekillendi? Sahne mimarisini tasarlarken hangi fikir, duygu ya da ihtiyaçlardan hareket ettiniz? İzleyiciyi nasıl bir deneyim bekliyor?
Klasik bir “konuk sanatçı çıkar, şarkısını söyler, iner” mantığı kurmadık. Daha dramaturjik, daha akışkan bir yapı var. Birbirine değen sesler, diller, ritimler, hikâyeler var. Aslında biraz Kardeş Türküler’in yıllardır kurduğu sahne dilinin büyütülmüş bir hâli diyebiliriz. Önceki açıkhava konserlerinde de bunu önemsiyorduk: Sahneyi sadece performans alanı değil, bir karşılaşma alanı olarak kurmak. Bu konserde o fikir daha görünür. Bir tarafta Sayat Nova Korosu, bir tarafta Kırşehir Abdalları, başka bir yerde Kafkas dansları, başka bir yerde Candan Erçetin ya da tiyatro oyuncuları… Ama bunların hiçbiri “renk olsun” diye sahnede değil. Her biri akışın organik bir parçası. Herhalde gelenleri en çok şaşırtacak şey şu olacak: Bu kadar büyük bir kadroya rağmen sahnede gösterişli bir kalabalık hissinden çok, ortak bir nefes hissi oluşacak.
- Sahnede, pop müzikten (Candan Erçetin) arabeske (Mine Koşan), tiyatral anlatıdan (Songül Öden, Deniz Barut, Erol Babaoğlu) Kafkas danslarına ve Abdal geleneğine (Kırşehir Belediyesi Abdallar Topluluğu) uzanan, oldukça güçlü bir “kültürel habitus melezliği” dikkat çekiyor. Normal koşullarda kamusal alanda pek yan yana gelmeyecek farklı janr, disiplin ve toplulukları aynı sahnede buluştururken, bu ortak müzikal omurgayı ve estetik dengeyi nasıl kurdunuz? Bu çeşitliliği bir kolaj olmaktan çıkarıp organik bir bütünlüğe dönüştüren temel yaklaşım neydi?
Biz hiçbir zaman “fusion” mantığıyla çalışmadık. Yani her şeyi birbirine eritip tek bir sound yaratmaya çalışmıyoruz. Tam tersine, her kültürün kendi sesini korumasını önemsiyoruz. Bir Kafkas ritmi başka türlü yürür, bir Abdal tavrı başka türlü akar, bir Ermeni ağıdının nefesi başka türlüdür. Biz bunları düzleştirmemeye çalışıyoruz. Mesele benzeştirmek değil; birbirine alan açmak. Kardeş Türküler’in müzikal dramaturjisi biraz burada kuruluyor zaten. Bir şarkının diğerine nasıl bağlandığı, bir dilin başka bir dile nasıl alan açtığı, sessizliğin nerede başladığı… Bunların hepsi politik olduğu kadar estetik kararlar da. Belki de “Yan Yana” fikrinin müzikteki karşılığı tam olarak bu: Her sesin kendi rengini koruyarak ortak bir akış kurabilmesi.
- Sayat Nova Korosu, İstanbul Kafkas Kültür Derneği, Yunus Deveci ve Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) gibi yerel ve kültürel hafızayı taşıyan yapılarla, ana akım popüler figürlerin yolları bu projede nasıl kesişti? Katılımcıları bir araya getirirken, “temsiliyet adaleti” ile “sanatsal ortaklık” arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?
Aslında bu kesişim bir gecede kurulmuş bir şey değil. Kardeş Türküler projesinin otuz yılı biraz da bu temasların tarihi. Biz yıllardır farklı kültürel topluluklarla, derneklerle, yerel hafıza taşıyıcılarıyla birlikte üretim yapıyoruz. Sayat Nova Korosu’yla, Kafkas kültür çevreleriyle, BÜFK’le ya da Anadolu’daki yerel müzisyenlerle kurulan ilişki “misafir sanatçı” ilişkisi değil; uzun süreye yayılan bir ortak üretim kültürü. Bu konserde önemli olan şey, ana akımla yerel hafızanın aynı sahnede hiyerarşi kurmadan buluşabilmesi. Yani Candan Erçetin’in sahnede olmasıyla bir Abdal müzisyeninin sahnede olması arasında “merkez-çevre” ilişkisi kurmamaya çalışıyoruz. Çünkü bizim açımızdan mesele temsiliyet vitrini değil; ortak bir kamusal alan kurabilmek. Türkiye’de farklı kültürler çoğu zaman birbirini ya folklorik bir unsur gibi görüyor ya da tamamen görünmez kılıyor. Biz bu ikisinin de dışına çıkmaya çalışıyoruz. Aynı sahnede herkesin kendi sesiyle durabilmesi bizim için estetik olduğu kadar etik bir mesele.
“Çok dillilik yalnızca kültürel bir çeşitlilik değil”
- Bugün küresel ölçekte sınırların kalınlaştığı, düşünsel zeminde ise mahallelerin ve yankı odalarının giderek keskinleştiği bir diyalogsuzluk çağında yaşıyoruz. Böyle bir atmosferde; Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Çerkesçe, Arapça ve Süryanicenin aynı sahnede, adeta tek bir nefeste ve tek bir mikrofonda buluşması sizce, sahne üzerindeki sanatçılar ve sahne önündeki izleyiciler açısından nasıl bir psiko-sosyal karşılık üretiyor? Bu çok dillilik hâli, sahneden taşan bu çoğul ses, dışarıdaki katı gerçekliği gerçekten esnetme gücüne sahip mi?
Bir insanın anlamını bilmediği bir dilde söylenen ağıtta duygulanması çok önemli bir şey. Çünkü o anda dilin politik sınırı kısa süreliğine aşılmış oluyor. Biz yıllardır konserlerde bunu görüyoruz. Kürtçe bilmeyen birinin Kürtçe bir ağıtta ağlaması, Ermenice bir şarkıda kendi çocukluğunu hatırlaması, Çerkesçe bir ritimde halaya ya da dansa karışması… Bu küçük gibi görünen temaslar çok kıymetli. Çünkü kutuplaşma önce duyguyu parçalar. İnsan artık karşısındakinin acısını hissedemez hale gelir. Çok dillilik burada yalnızca kültürel bir çeşitlilik değil; duygusal bir temas alanı açıyor. Elbette tek bir konser dünyayı değiştirmez. Ama dışarıdaki sertliği kısa süreliğine bile olsa esnetebilen alanlar yaratmak önemli. Çünkü barış dediğimiz şey sadece masalarda kurulan bir mutabakat değil; toplumun birbirini yeniden duyabilme kapasitesiyle de ilgili. İnsan bazen başka bir hayatın mümkün olduğunu bir şarkının içinde hissedebiliyor.
- Otuz yılı aşkın süredir bu coğrafyanın çok dilliliğini ve kültürel çeşitliliğini sahneye taşıyorsunuz. Bugün kutuplaşmanın, ekonomik eşitsizliklerin ve sosyal mesafelerin derinleştiği bir atmosferde, fiziksel ve kültürel olarak “yan yana” gelebilmek yalnızca sanatsal değil; aynı zamanda politik ve sosyolojik bir direnç alanına da dönüşüyor. “Birlikte yaşama” fikrinin bu denli sınandığı ve tartışmalı hâle geldiği bir dönemde, bu konser sizce nasıl bir pozisyon alıyor? Sahnede barışı, ortak hafızayı ve bir arada yaşama ihtimalini şarkılar aracılığıyla konuşabilmek bugün hâlâ ne kadar mümkün?
Çünkü bugün yalnızlaşma çok örgütlü bir biçimde üretiliyor. İnsanlar sadece ekonomik olarak değil, kültürel ve duygusal olarak da birbirinden uzaklaştırılıyor. Herkesin kendi mahallesine çekildiği, kendi hakikatinin içine kapandığı bir dönemdeyiz. Böyle bir ortamda fiziksel olarak aynı mekânda bulunmak bile başlı başına önemli hale geliyor. Hele ki bu buluşma farklı dilleri, farklı inançları, farklı hayat tarzlarını aynı sahnede taşıyorsa… Biz “birlikte yaşama” fikrini romantik bir nostalji olarak kurmuyoruz. Tam tersine, çok somut bir toplumsal ihtiyaç olarak görüyoruz. Çünkü toplum dediğimiz şey, birbirini tamamen aynı düşünen insanların toplamı değil. Farklılıklarla birlikte yaşayabilme iradesi. Bugün sahnede barışı konuşmak zor mu? Evet. Ama tam da zor olduğu için gerekli. Çünkü savaş dili çok daha örgütlü, çok daha güçlü dolaşıma sokuluyor. Barışın toplumsallaşması ise biraz da insanların gündelik hayat içinde birbirinin varlığını yeniden meşru görebilmesiyle mümkün olabilir.
- “Barış”, “kardeşlik” ve “birlikte yaşam” gibi kavramlar -ne yazık ki-günümüz politik lügatında ve kurumsal söylemlerde fazlasıyla tüketildi; hatta çoğu zaman içi boşaltılarak steril ve kimliksiz ifadelere dönüştü. Kardeş Türküler, otuz yılı aşkın süredir taşıdığı bu kavramların “kültürel klişe”ye ya da romantize edilmiş bir nostaljiye dönüşmesi riskine karşı kendini nasıl korudu/koruyor? Müziği ve sözü bu politik aşınmadan uzak tutabilmenin yolu nedir? Tüm bunlarla birlikte samimiyet, sahici karşılaşmalar ve ortak üretim, bugün hâlâ bu dili canlı tutmaya yetiyor mu?
Sanırım burada en önemli mesele şu: Bu kavramları yalnızca duygusal ya da romantik sözler olarak kurmamaya çalışıyoruz. Çünkü “barış”, “kardeşlik” ya da “birlikte yaşam” dediğiniz şey sadece iyi niyet çağrılarıyla ayakta kalmıyor. Bunların toplumsal karşılığının olması gerekiyor. Birlikte yaşam dediğimiz şeyin zemini; eğitimden kültür politikalarına, kamusal alanlardan gündelik hayata kadar çok somut şeylerle kuruluyor. İnsanların birbirinin dilini duyabildiği, birbirinin kültürüne temas edebildiği, eşit yurttaşlık hissini yaşayabildiği bir toplumsal iklim gerekiyor. Yani mesele sadece bir konser, bir şarkı, bir slogan değil. Bu noktada bizim beslendiğimiz önemli damarlardan biri de yıllardır içinde bulunduğumuz kolektif kültür-sanat pratiği.
Örneğin, Artizan çevresinde yürüyen çalışmalar da tam olarak buna kafa yoruyor: Kültür-sanat alanını yalnızca etkinlik üretimi değil; eğitim, araştırma, tartışma ve kamusal düşünme alanı olarak görmek. Bugün çok hızlı tüketilen bir gündem çağındayız. Her şey birkaç gün konuşulup kayboluyor. Böyle dönemlerde yalnızca tepki veren değil; düzenli düşünen, araştıran, arşiv tutan, kültür-sanat gündemini takip eden, genç kuşaklarla tartışma yürüten örgütlü yapılar çok kıymetli hale geliyor. Çünkü temel aydınlanma faaliyetleri dediğimiz şey biraz burada başlıyor: birlikte düşünme alışkanlığını kaybetmemek. Biz sanatın tek başına toplumu değiştireceğini düşünmüyoruz. Ama sanatın, insanların birbirine yeniden temas edebildiği alanlar açabileceğini düşünüyoruz. Bu yüzden bizim için önemli olan şey “barışı temsil etmek” değil; o ortak yaşam ihtimalinin hissedilebildiği alanlar kurabilmek.
Bir de galiba şunu yapmaya çalışıyoruz: Kendimizi steril bir iyimserlik dili içine kapatmamak. Çünkü bu toplumun gerçek acıları, kırılmaları, eşitsizlikleri var. O yüzden biz daha çok eksik, kırılgan, çelişkili ama yine de yan yana durmaya çalışan insanların sesi olmaya çalışıyoruz. Kısacası formül çok büyük bir sır değil aslında: Bu kavramların içinin boşalmaması için onların toplumsal karşılığını sürekli yeniden kurmak gerekiyor. Örgütlü sanat pratiği, eğitim-araştırma faaliyetleri, kültürel hafızayı canlı tutmak, gündemi düzenli takip etmek ve insanların birlikte düşünebildiği alanları korumak bunun önemli parçaları. Sanat da o zeminin küçük ama önemli parçalarından biri olabiliyor.
“Kuşaktan kuşağa geçen bir kültürel hafıza”
- Kendi kişisel tarihime ve bu coğrafyanın son otuz yılına Kardeş Türküler üzerinden baktığımda ilginç bir kırılma görüyorum: Bir dönem sizin müziğiniz benim -ve sanırım pek çoğumuz- için daha çok bir “gelecek tahayyülü”, bir birlikte yaşam ütopyasıydı. Bugün ise 2026 itibarıyla sanki bir “hafıza adası”na, hatta kültürel bir sığınağa dönüşmüş durumda. Bunu nihilist bir karamsarlıkla değil, aksine, tebessüm eden bir gerçekçilikle soruyorum: Kardeş Türküler, bugün hâlâ yarını kurmaya dönük bir imkân mı, yoksa dünün ve bugünün kaydını tutan, yaşayan bir arşiv mi? Müziğinizin özünü oluşturan “itiraz”, “direniş” ve “buluşma” duyguları yıllar içinde nasıl bir dönüşüm geçirdi?
Galiba ikisi birden. Çünkü hafızası olmayanın geleceği de olmuyor. Biz bugün birçok şarkıyı söylediğimizde sadece geçmişi hatırlamıyoruz; aynı zamanda gelecekte nasıl bir toplum hayal ettiğimize dair de bir iz bırakıyoruz. Ama doğru, bir değişim de var. 90’larda Kardeş Türküler biraz daha doğrudan bir gelecek duygusu taşıyordu. İnsanlar gerçekten başka bir toplumsal iklimin yakın olduğuna inanıyordu. Bugün ise hafıza daha merkezi bir yerde duruyor. Çünkü unutmanın çok hızlandığı bir çağdayız. Bu yüzden bazen yaptığımız iş gerçekten bir hafıza adası gibi hissediliyor. Ama nostaljik anlamda değil. Hafızayı canlı tutmak, geleceğin tamamen kapanmasını engelleyen bir şey. Belki bugün en önemli mesele bu: Geleceğe dair ihtimali koruyabilmek.
- Konser kadrosunda, kökleriniz, yani Kardeş Türküler’i doğuran Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) de var. 1993’ün o amatör, heyecanlı ve akademik arayışı ile 2026’nın dünya ahvali ve Harbiye Açıkhava profesyonelliği aynı sahnede göz göze geldiğinde zamanın büküldüğünü hissediyor musunuz?
Aslında o amatör heyecanın tamamen kaybolmaması çok önemli bizim için. Çünkü Kardeş Türküler projesi profesyonel bir sahne üretimi olsa da çıkışındaki kulüp kültürünü, araştırma merakını, birlikte öğrenme halini hâlâ taşımaya çalışıyor. BÜFK’ün bu konserde olması o yüzden çok anlamlı. Çünkü sadece geçmişe dönük bir nostalji değil bu. Yeni kuşakların da aynı arayışı sürdürdüğünü görmek. Harbiye gibi büyük bir sahnede bazen zaman gerçekten bükülüyor hissi oluyor. Bir tarafta yıllardır bu işi yapan insanlar, diğer tarafta ilk kez böyle büyük bir sahneye çıkan gençler… Ama o anda insan şunu fark ediyor: Mesele bireysel kariyer değil; kuşaktan kuşağa geçen bir kültürel hafızanın devam etmesi.
“Yalnız değilim, birlikte direniyoruz”
- Birkaç zamandır aklımı meşgul eden Adorno’nun besteci Ernst Krenek’e yazdığı mektupta şöyle der: (Marksist Modernizm, Gillian Rose, Ayrıntı Yay.) “Müziğin meta karakteri, onun sadece bir mübadele nesnesi olmasıyla değil, Marx’ın meta formunu tarif ederken anlattığı gibi soyut olarak mübadele edilmesiyle belirlenir. Dolayısıyla burada dolayımsız değil ‘şeyleşmiş’ bir mübadele ilişkisi söz konusudur… Eğer kapitalizmden, yalnızca para için mübadeleyi değil de soyut emek zamanı tarafından mübadelenin birliği olarak tanımlanan toplumsal sürecin bütünlüğünü anlıyorsak, işte o zaman kapitalizmin insanlarla birlikte sanatı da metaya dönüştürdüğünü kesin anlamda söyleyebiliriz.” Üstadın mektubunun ışığında sorum: Bugün yaşadığımız çağa bakınca sizin us’unuzu neler meşgul ediyor; kızdıran, yoran, iyi gelen neler var?
Bugün insanı en çok yoran şeylerden biri, her şeyin çok hızlı tüketilmesi. Müziğin bile artık çoğu zaman birkaç saniyelik algoritmik fragmanlar halinde dolaşıma girmesi. Dinlemek yerine sürekli “maruz kalıyoruz” sanki. Adorno’nun söylediği şey bugün daha görünür hale geldi belki de. Sanat sadece satılan bir şey değil; dolaşım biçimi de giderek standartlaşıyor. Her şey ölçülebilir, hızlı tüketilebilir, dikkat ekonomisine uygun olmak zorunda hissediliyor. Ama buna rağmen canlı sahnenin hâlâ dirençli bir tarafı var. Çünkü sahnede gerçekten kontrol edilemeyen bir şey oluyor. Aynı anda nefes alan insanlar var. Sessizlik var. Beklenmedik bir duygu geçişi var. Bunlar tam olarak algoritmaya sığmıyor. Bizi iyi gelen şey de biraz bu galiba: Hâlâ tamamen metaya dönüşmemiş karşılaşma anlarının var olması.
- Dijitalleşmenin, algoritmaların, Spotify listelerinin ve müziğin kulaklıklar aracılığıyla bireysel deneyimlere sıkıştığı bir çağdayız. Böyle atomize olmuş bir dünyada, binlerce insanın fiziksel olarak açık havada bir araya gelip belki de sözlerini hiç bilmediği dillerdeki ağıtlara eşlik etmesini veya halaylara karışmasını, modern insanın o kadim “aidiyet, kabileşme ve kolektif ritüel” arayışı bağlamında nasıl okumalıyız? İnsanlık ekranlardan sıkılıp yeniden fiziksel karşılaşmalara mı dönmek istiyor?
İnsan tamamen dijital bir varlık olamıyor galiba. Ekran bir yere kadar yetiyor. Çünkü insanın ritme fiziksel olarak ihtiyaç duyan bir tarafı var. Aynı anda alkışlamaya, birlikte susmaya, birlikte hareket etmeye… Bugün insanlar belki hiç bilmedikleri bir dilde söylenen ağıta binlerce kişiyle birlikte eşlik ediyor. Bu çok eski bir şey aslında. Çok modern görünen insanın içinde hâlâ kolektif ritüele ihtiyaç duyan kadim bir taraf var. Yani insanlar sadece müzik dinlemeye gelmiyor artık. Birbirinin varlığını hissetmeye geliyor. “Yalnız değilim, birlikte direniyoruz” duygusunu yaşamaya geliyor. Özellikle bu kadar atomize olmuş bir çağda bu çok güçlü bir ihtiyaç. Bu yüzden açık hava konserleri bazen müzikal etkinlikten çok toplumsal nefes alanına dönüşüyor.
- Son olarak “bu da var paylaşalım, çoğalsın” dediğiniz bir meram-mevzu varsa; aracı olmaktan mesut oluruz.
Belki şunu söylemek isteriz: Bu konser yalnızca sahnedeki sanatçıların konseri değil. Bu ülkede yıllardır kendi dilini, kültürünü, hafızasını görünür kılmaya çalışan çok sayıda insanın emeğinin bir parçası. Biz sahnede görünen yüzlerden biriyiz sadece. Arkasında araştırmacılar, yerel müzisyenler, dernekler, kulüpler, dansçılar, gençler, yıllardır bu kültürel hafızayı taşıyan insanlar var. Bir de şunu unutmamak gerekiyor: Yan yana durmak romantik olduğu kadar zor bir şeydir de. Emek ister, sabır ister, birbirini dinleme disiplini ister. Ama galiba bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam da bu.








