İSTANBUL (Medyascope) – Seçilmiş CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Diyarbakır ziyareti, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’daki siyasi temasları ve NATO Zirvesi öncesinde yaşanan tutuklamalar Türkiye siyasetinin gündemini belirliyor. Hafta Başı’nın bu bölümde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kemal Can değerlendirdi.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Özgür Özel’in Diyarbakır ziyareti, muhalefet için önemli bir avantaj sağlıyor.
- Ruşen Çakır, Kılıçdaroğlu’nun İstanbul programının iptalini ciddi bir başarısızlık olarak değerlendiriyor.
- Kemal Can, seçmenle doğrudan temas kurmanın önemini vurguluyor, ancak bu desteğin kalıcı bir harekete dönüşmediğini belirtiyor.
- NATO Zirvesi öncesinde 103 kişi tutuklandı, bu durumun yalnızca belirli gruplarla sınırlı olmadığı ifade ediliyor.
- Sonuç olarak, toplumun örgütlenmesi ve basın özgürlüğünün korunması gerektiği konusunda çağrılar yapılıyor.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kemal Can, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Diyarbakır ziyareti ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun iptal edilen İstanbul programını değerlendirdi. İki isim de siyasetin toplumsal destekle yürütülmesi gerektiğini vurgularken, Özel’in halkla kurduğu temasın muhalefet açısından önemli bir avantaj sağladığını ifade etti.
Özel Diyarbakır’da Kılıçdaroğlu Ankara’da
Ruşen Çakır, Özgür Özel’in Diyarbakır ziyaretine cuma namazıyla başladığını, vatandaşlarla bir araya geldiğini ve tarlada hasada katıldığını hatırlatarak, bu görüntülerin siyasette sahada olmanın önemini gösterdiğini söyledi. Buna karşılık, Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul’da gerçekleştirmeyi planladığı konvoy programının son anda iptal edilmesini “ciddi bir başarısızlık” olarak değerlendirdi.
Kemal Can ise Türkiye siyasetinde seçmenle doğrudan temas kuranlarla meşruiyetini başka güç odaklarından almaya çalışanlar arasında belirgin bir ayrışma oluştuğunu savundu. Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki hamlelerinin seçmeni ikna etmeye değil, içinde yer aldığı siyasi sürecin gereklerini yerine getirmeye yönelik olduğunu söyleyen Can, “Taban desteğini kaybettiklerinin farkındalar ancak bunu yeniden kazanmak için bir çaba göstermiyorlar” dedi.
Özgür Özel’in ziyaretlerini değerlendiren Kemal Can, CHP liderinin gittiği her yerde vatandaşların yoğun ilgisiyle karşılaştığını söyledi. Özel’in Yozgat’tan Diyarbakır’a kadar farklı şehirlerde halkla doğrudan temas kurduğunu belirten Can, bunun seçmen desteğini siyasal enerjiye dönüştürme açısından önemli olduğunu ifade etti. Ancak bu toplumsal desteğin henüz kalıcı ve örgütlü bir siyasi harekete dönüşemediğini de sözlerine ekledi.
Ruşen Çakır ise Özgür Özel’in Diyarbakır’da Selahattin Demirtaş’ın avukatı aracılığıyla gönderdiği selamı paylaşmasının sembolik önem taşıdığını belirtti. CHP liderinin Diyarbakır’da vatandaşlarla kurduğu yakın ilişkiye dikkat çeken Çakır, “Hem insanlara dokunuyor hem de insanların kendisine dokunmasına izin veriyor” diye konuştu. Çakır, CHP’nin bölgede sınırlı oy aldığı bir dönemde gerçekleştirilen bu ziyaretin siyasi açıdan cesur bir adım olduğunu dile getirdi.

NATO Zirvesi tutuklamaları
Ruşen Çakır, NATO Zirvesi için yapılan medya akreditasyonu başvurularında özellikle iktidara yakın olmayan basın kuruluşlarının büyük bölümünün reddedildiğini söyledi. Medyascope’tan başvuru yapan iki gazetecinin de akreditasyon alamadığını belirten Çakır, kararın NATO’dan çok Ankara’nın tercihleri doğrultusunda şekillendiğini ifade etti.
Çakır, zirve öncesinde 103 kişinin tutuklandığını hatırlatarak, operasyonların yalnızca belirli siyasi çevrelerle sınırlı olmadığını söyledi. Tutuklananlar arasında doğa gözlem etkinliğine katılan kişiler ile akademisyenlerin de bulunduğunu hatırlatan Çakır, farklı sol örgüt isimlerinin dosyalara eklendiğini belirterek, “Devletin yargısı ve emniyeti hep birlikte alan temizliği yapıyor” dedi.
Kemal Can ise Batılı ülkelerin ve NATO’nun Türkiye’deki demokratik gerilemeye karşı kurumsal bir tepki göstermesinin artık beklenmemesi gerektiğini söyledi. Demokrasi, hukuk ve basın özgürlüğü konularının uluslararası aktörlerin önceliği olmaktan çıktığını savunan Can, NATO Zirvesi’nin iktidarın uluslararası meşruiyetini güçlendirmek ve bunu iç politikada kullanmak amacıyla değerlendirileceğini söyledi.
Can, zirve öncesindeki tutuklamalar, gözaltılar, yasaklamalar ve akreditasyon engellerinin bu stratejiyle uyumlu olduğunu belirterek, “Bunlara kurumsal aktörlerden ciddi bir reaksiyon gelmeyecek” dedi. Kamuoyunun etkisinin giderek zayıfladığını ifade eden Can, demokratik hakların korunabilmesi için toplumun yeniden örgütlenmesi ve kamuoyu baskısının güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Bugün Özgür Özel Diyarbakır’da ve bildiğim kadarıyla hâlâ orada olması lazım. Özgür Özel Diyarbakır ziyaretine önce cuma namazı kılarak başladı, vatandaşlarla bir araya geldi. En son bıraktığımda bir tarlada hasat yapıyordu. İnsanlarla iç içe olduğunun videoları, fotoğrafları var. Bu arada dün Kılıçdaroğlu İstanbul’a çıkarma yapacaktı biliyorsun. Sabah 08.00’de Dudullu gişelerinde buluşup, dev bir konvoyla Küçükçekmece’ye kadar gideceklerdi. Küçükçekmece’de Caferi vatandaşların Aşura etkinliğine katılacaktı. Öyle duyurulmuştu. Ama gece yarısı, hatta sabaha karşı bunun iptal edildiği açıklandı. Kılıçdaroğlu, Muharrem ayının ve Aşura gününün, siyasi polemiklere, gerilimlere konu edilmesine izin vermemek için etkinliğe katılmayacağı açıklamasını yaptı. Ama ortada çok ciddi bir başarısızlık olduğu muhakkak. Ben sabahki yayınımda bu konuyu konuştuğum için çok fazla uzatmayacağım. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? Sonra da Özgür Özer’in Diyarbakır ziyaretine bakalım.
Kemal Can: Ben de geçen hafta “5 Soru 10 Cevap’’ta benzer bir şeyi ele aldım. Bu olay henüz olmamıştı ama ‘’kim alanda seçmen, siyaset, insanlarla temasla ilgileniyor, bu konuda eli rahat olanlar, bir şey yapabilenler ya da bundan bir sonuç umacaklarla, bununla hiç ilgilenmeyen, güçlerini, iktidarlarını, meşruiyetlerini başka alanlardaki birtakım unsurlarla tamamlamaya çalışanlar’’ diye bir ayrımın oluştuğunu söylüyordum. Buna bütün iktidar dahil. Seninle de defalarca konuştuk bunu, ben de birkaç yazı ve yayın konusu yaptım. Seneler önce ‘’Erdoğan siyaseti bıraktı’’ başlığıyla bir yazı kaleme almıştım. Aslında Kılıçdaroğlu’nun alana çıkamaması, programını iptal etmesi… Geçen haftaki Sözcü TV yayınından sonra da ‘’ televizyon yayınında kimi ikna edebildi, edemedi?’’ tartışmalar da oldu. O konularda da benzer düşünüyorum. Şu anda iktidarla birlikte hareket eden ya da iktidarın hareket tarzının parçası hâline dönüşmüş herkes için geçerli olan bir şey var. Artık bu iktidar ve bu iktidarla birlikte davranan, bu iktidarın adımlarıyla güç ya da koltuk elde edebilenlerin ortak bir durumu var. O durum artık taban desteği diyebileceğimiz, seçmen desteği diyebileceğimiz, kamuoyu desteği diyebileceğimiz, nasıl tarif ederseniz edin, buna sahip değiller ve bunun gayet farkındalar. Bunu yeniden kazanmak için bir şey yapmıyorlar. Yaptıkları hiçbir şey bunun için değil. O yüzden Kılıçdaroğlu televizyon yayınına çıktığında, ben daha sonra bu yayından bir fayda elde edebildi mi? Birilerini ikna edebildi mi sorularına cevap aramanın lüzumsuz olduğunu düşündüm. Çünkü oraya çıkmasının nedeni birilerini ikna etmek, yaptığının doğru olduğunu anlatmak ve buna insanların inanacağını beklemekle ilgili değil. Tam tersine içine girdiği, içinde yer aldığı, içinde vazife aldığı operasyonun gereği sözleri, suçlamaları ve diğer bütün argümanları söylemek ihtiyacında. Söylüyor ama bunun ikna edici olması ve birilerini ikna ederek kendine yanaştırması, yaklaştırması ile ilgili bir beklentisi zaten olamaz, ama yok.
Benzer bir şey iktidar için de geçerli. Bunu CHP operasyonlarının tamamında tartışıyoruz, davalarda tartışıyoruz. İlk günden itibaren kamuoyunda bu davaların siyasi olduğuna dair bir kanaat oluştu. Ondan sonra yapılan bütün operasyonlar, bütün medya faaliyetleri, her şey, bu kanaati değiştirmek için değildi. Bunu yapma gerekçeleri ile ilgili adımları atıyorlardı ve buradaki kanaat de değişmedi. Zaten değişmesini de beklemiyorlar. Şimdi Kılıçdaroğlu’nun da böyle bir kayyum atamasını kabul edip bu vazifeyi üstlendikten, hatta bu vazifeyi üstlenmeyi iyice abartıp, iktidar söylemini neredeyse iktidarı aşacak kadar yüksek perdeden tekrar ettikten sonra, yeniden CHP kamuoyunda, genel kamuoyunda bir inandırıcılık elde etmesi, ortalığa çıktığında destek sağlaması artık çok mümkün değil. Zaten böyle bir şeyin peşini de sürmüyor aslında.
Şimdi yine birtakım söylentiler var, ne kadar doğru bilmiyorum. Çeşitli medya organlarından yansıyan birtakım kulis haberlerine dayalı olarak, zaten aslında o konvoy operasyonunun yapılması da bir karışıklıktan kaynaklanmış gibi aktarıldı. Yani aslında planlanmış öyle bir gövde gösterisi kılığında bir konvoy yokmuş. Hatta bundan Kılıçdaroğlu’nun haberi yokmuş şeklinde bilgiler bile yayınlandı. Bunlar ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum. Ama Kılıçdaroğlu ile birlikte davranan, bu vesileyle CHP’de bir gelecek vehmeden birileri varsa, onların kendiliğinden böyle hamlelere, böyle operasyonlara kalkışma ihtimalini küçük görmüyoruz. Hatta bunun başka örnekleri de var. Şimdi yavaş yavaş, çoğunlukla iktidar medyasına ya da ortada durmaya çalışırmış gibi görünen iktidar medyasına çıkan bazı isimleri görüyoruz. Mutlak butlan yönetiminin içinden birtakım isimlerin medya görünürlüğü birden arttı; her akşam bir yerde bir tanesini görüyoruz.
Ama bunların yaptıkları faaliyetlerin birilerini ikna etmeye yaradığını görmüyoruz. Zaten kimisi çıkıp seçmene beddua ediyor, kimisi birilerinin nasıl suçlu olduğunu anlatıyor, diğerleri arınmadan filan bahsediyor. Yoksa ‘’bunu şunun için yapıyoruz ve bu yaptığımız şey bizim iktidar yürüyüşümüzde şu anlama geliyor. Biz şöyle bir muhalefet partisinin başına gelmiş bir ekip olarak şöyle bir muhalefet tarzı yürüteceğiz ve bunun için halkımızın desteğini istiyoruz’’ lafını bile etmiyorlar zaten. Kılıçdaroğlu’ndan başla aşağı doğru git. Hadi diyelim ki önceki yönetimi iktidarın diliyle suçladınız, tamam. Diyelim ki insanlar da bunu sineye çektiler. Ama o zaman karşılarına çıkıp ‘’Bu yanlışlar yapıldığı için parti zarar gördü. Bu iktidar karşısında bizim, muhalefet olarak iktidarı almak için bu yöntemi değil, başka bir yolu yürümemiz gerekiyor. Onun için de biz şu düzeltmeleri yapıp buraya gideceğiz’’ demeleri gerekiyor. Bununla ilgili bir başlık yok, alt başlık yok. Bir dipnot bile yok. Sürekli arınmadan bahsediliyor. Arınmadan bahsedilmesinin nedeni de aslında sonuçla ilgili bir hedef göstermek değil, suçlamayı göstermek. Asıl olarak ‘’kirlenme’’ fikrinin altını çizmek. Ondan sonrasına ilişkin hiçbir cümle yok. Böyle belli belirsiz liman, miman acayip acayip birtakım metaforlar kullanılıyor. Ama sonuçta siz tam olarak ne yapıyorsunuz? ‘’Biz kayyuma bırakmadık. Göreve geldik ve partiyi dışarıdan atanmış bir kayyuma vermemek için aldık.’’ E tamam. ‘’Peki, sonra ne oldu yani? Ne yapıyorsunuz?’’ Bunun cevabı yok. Bunun cevabını verme ihtiyacı da yok.
Şimdi bu pencereden bakıldığında, o yaşanan olay, o konvoyun tanzim edilmesi, gece yarısı iptal edilmesi, yarın öbür gün herhangi bir yerde sokağa çıktıklarında yaşayabilecekleri sorunlar veya çok uzun bir zamandır zaten ortalıkta görünmeyerek yarattıkları algı, bence artık yerleşik durumda ve bununla uğraşmıyorlar. Bu, kendi başına şu andaki CHP’ye atanmış kayyum yönetiminin sorunu değil. Bu, genel olarak iktidar blokunun sorunu. İktidar bir süredir, en üstten aşağıya doğru, seçmenle, tabanla ve siyasetle, dolayısıyla seçmen desteğine dayalı siyasetle ilişkisini mümkün olan asgari düzeye indirmiş durumda. Erdoğan’ı da artık böyle şeylerde görmüyoruz. Yani dünya lideri, şu bu, orada burada bununla görüşüyor, şununla görüşüyor ama kaç senedir Erdoğan’ı özel tanzim edilmiş birtakım gösteriler dışında, spontan olarak halkın içine çıkmış, halkın içinde bir yerde görmüyoruz. Seçim mitingleri bile, ki bir sürüsünü izledik, gördük, geçmişle kıyaslandığında sayısal olarak benzer rakamlar tuttursa bile ne heyecan olarak ne dinamizm olarak gerçekten tabanı hareketlendiren performanslar halinde yaşanmıyor. Bu aslında bizi en temel bir noktaya getiriyor.
Bunun zıddında ne var? Özgür Özel nereye çıksa, polis baskınıyla genel merkezden atıldığında, Meclise, bakanlıklara kadar yürümeye başlasa, arkasına binlerce insan katılıyor. Orada bayramlaşmayı yaptığı il başkanlığından Anıtkabir’e yürüse yine aynı görüntüyle karşılaşıyoruz. Pazar yerine çıksa öyle oluyor, Diyarbakır’a gitse öyle oluyor, Yozgat’ta traktörün üstüne çıksa aynı görüntü. Bu iki resim arasındaki bu sert kontrastı yaratan şey, birilerinin, siyasi alana, yani siyaset dediğimiz tabanın özne olduğu seçmenlerin tek tek insanların özne olduğu alanın siyasetin merkezinde yer aldığı, gücü oradan toplamaya çalışanlarla, oradaki seçmeni başka güç merkezlerinden aldıkları meşruiyetle ikna etmeye çalışanlar arasındaki bir siyasi tavır farkı. Bu çok net biçimde oluşmuş ve yerleşmiş durumda. Ama burada da muhalefet açısından problem olan şey, evet, bu çok görünür bir şey. Nerede sokağa çıksalar, kendiliğinden oluşmuş büyük bir teveccühle karşılaşıyor Özgür Özel. Ve muhtemelen diğer muhalefet aktörleri de benzer şeyler yaşarlar halkın içine karıştıklarında. Ayrıca araştırmalarda da ortaya çıkıyor; çok önemli bir sayısal oy desteği de hâlâ muhalefet aktörlerinin arkasında duruyor. Yeni parti olarak yapılan yeni ölçümlerde de bu tablonun çok değişmeyeceği görünüyor. Ama bunun hep bir potansiyel olarak, yani seçimde harekete geçecek ya da bu aktörler ortalığa çıktığında onun etrafında hemen görebileceğimiz bir potansiyel destek olarak görünmesi.
Ama bunun hep yanında yer alan ve onunla birlikte hareket ederek muhalefetin gücünü her alana yayan bir dinamizme, potansiyel enerjiden kinetik enerjiye dönmesinde bir sıkıntı var. Bununla ilgili de hep ‘’seçim tarihi belirsiz. Onun için henüz böyle bir hareketlenme olmuyor’’ ya da Türkiye seçmeni böyle reflekslere alışık’’ veya ‘’buradaki kurumsal siyasi aktörlerin, seçim partilerinin başka türlü bir toplumsal muhalefet örgütleme becerisi yok’’ deniyor. Bunların hepsi doğru olabilir. Ama bugün gelinen noktada herkesin iddia ettiği gibi çok kritik bir eşik. Her seçimin, her ânın, hatta bir tür kader seçimi halinde ya da tercihlerin böyle oluştuğu bir zeminde biraz daha farklı. Yani iddia edildiği kadar kritik eşiklerde ise insanlar, biraz öyle de davranmak gerekiyor. Yani bir şeye ‘’kritik eşik’’ demek onu birdenbire çok yüksek bir şey yapmıyor. O kritik eşik oluşunun hakikaten her alanda bir karşılığını görmek lazım. Sonuçta şunu söylemek istiyorum: Kılıçdaroğlu’nun bundan sonra da yapabileceği organizasyonlarla ilgili bu tür iptaller, şaşırtıcı protestolar görebiliriz ama bu, tek sınırı değil.
Ruşen Çakır: ‘’Hangi illerde neler yapacağımızı göreceksiniz’’ dediler de Özgür Özel dün akşam Küçükçekmece’de Cemevi’ne gitti. Orada kısa bir konuşma yaptı. Epey bir ilgi gördü ve orada ‘’Hain Kemal’’ sloganları atılmış. Sonra bir açıklama yapıldı. Görüntülerden tespit etmişler 64 kişinin üyeliklerini askıya almışlar
Kemal Can: Tam da bunu söylüyorum. Protesto edilecek biri olmaktan kendilerini kurtarmaya değil, protesto edenleri yakalayıp bir şey yapmaya uğraşıyorlar. Aslında bunu iktidardan tanıyoruz. Türkiye, Cumhurbaşkanına hakaretten dava açılma sayısında dünyada rekorlar kırıyor. Niye bu kadar çok böyle bir şey oluyor? Sonuçta siyasi aktörler kendileriyle ilgili bu tür bir zeminin oluşmaması için çaba harcarlar. Tabii ki her siyasinin seveni de olur, nefret edeni de olur. Ama sonuçta durmadan bir nefret objesi haline gelmek ya da durmadan bu tür şeylerin muhatabı olmak konusunda karşı tarafı, yani seçmeni ikna etmek bir yöntemdir. ‘’Bana şu nedenle ya da bu nedenle kızıyorsunuz ama şunu şunun için yaptım, bunu bunun için yaptım. Dolayısıyla kızanlar da neye kızdıklarını bilsinler’’ diye onları ikna etmeye, onları muhatap almaya çalışırsın. Ya da, bunu yasaklarla, engellerle ve daha sonra da işte birtakım cebri tedbirlerle bastırmaya çalışırsınız. Hakkınızda yazı yazan gazeteciyi hapse atmaya çalışırsınız, Olmadık eleştiriyi, hakaret sayarsınız, hatta tehdit sayarsınız. Onunla bir yargılama gerekçesi bulursunuz filan. Bu da bir yöntem. Anlaşılan o ki, Kılıçdaroğlu ekibi de bu yolu takip edecek.
Ruşen Çakır: Kılıçdaroğlu ekibinden, sosyal medyada çok sayıda laf yetiştirmeye çalışan insanlar var biliyorsun. En son Cafer Mahiroğlu ile böyle bir şey oldu. Gürsel Tekin birtakım gazetecilere tweetler atıyor vesaire. Ama bir izah gibi değil de çoğunlukla sürekli yüksek tonda laf yetiştirip sert çıkışlar yapıyorlar.
Özgür Özel’in Diyarbakır ziyaretine geçelim. Bayağı ilgiyle karşılanmış ve anladığım kadarıyla mutlu olmuş. Orada ilk olarak Demirtaş’ın kendisine gönderdiği selamını paylaştı. Demirtaş, Özgür Özel’in Diyarbakır’a gideceğini duyunca avukatı aracılığıyla dün akşam yollamış mesajını. Bu çok anlamlı tabii. Kılıçdaroğlu, Sözcü TV’de yaptığı dokunulmazlıkların kaldırılmasına ‘evet’ oyu kullanmasından pişman olmadığı açıklamasını yapmıştı. O açıklamadan sonra Genel Başkan Yardımcılarından Necdet Saraç katıldığı bir televizyon yayınında Kılıçdaroğlu’nun Edirne Cezaevi’nde Demirtaş’ı ziyaret edeceğini açıkladı. Karşısında Sezin Öney var. Bu açıklamadan sonra Sezin Öney gülüyor. Necdet Saraç ‘’Siz gülmeye devam edin. Geçmişte Kemal Bey’in karşısında gülenleri gördük. Selahattin Demirtaş ziyaretinin ardından Kemal Bey’in açıklamasını hep beraber dinleriz’’ dedi. Sonra ne oldu? Demirtaş’tan, doğrudan kendisinden olmasa bile yakınlarından ‘’bir başvuru yok ama olursa da kabul etmeyecek’’ açıklaması geldi. Yani baltayı iki kere taşa vurdu sanki o konuda. Bir, ‘’pişman değilim’’ açıklaması, İki ‘’ziyaret edeceğiz’’ açıklaması. Ziyaretin olmayacağı da açıklandı.
Buna karşılık Özgür Özel böyle bir ortamda Diyarbakır’a gitti, ki bence önemli. Daha çok ülkenin batısında dolaşıyordu Özgür Özel, şimdi Diyarbakır’a gitti, yarın da galiba Gaziantep’te olacakmış. Zaten Özgür Özel’in başarılı olduğu hususlardan biri de bu. Hem insanlara dokunuyor hem insanların kendisine dokunmasına izin veriyor. Ekrem İmamoğlu da yapıyordu ama Özgür Özel daha fazla yapıyor. Ferit Arslan ve Özgecan Özgenç birlikte izliyorlar Özgür Özel’i. Birbirinden ilginç videolar çektiler. Özgür Özel hakikaten toplumun içinde, çünkü gücünü oradan alıyor. Hani ‘’seçilmiş’’ ve ‘’atanmış’’ diye ayırıyoruz ya, seçilmiş olduğu için sürekli halkın içerisinde. Aslında CHP’nin çok da güçlü olmadığı bir yerde -ki CHP yıllar sonra Diyarbakır’dan bir milletvekili çıkarabildi biliyorsun, o da Sezgin Tanrıkulu- böyle bir yerde de bu cesareti gösterdi ve bence çok başarılı oldu kendi açısından. Ama öte yandan, mesela Kılıçdaroğlu gidebilir mi Diyarbakır’a? Giderse ne yapar? Ne yapabilir? Yani belki bir kapalı toplantı yapar birkaç kişiyle ya da kanaat önderleriyle. O toplantının dahi sorunlu olacağını tahmin ediyorum.
Kemal Can: ‘’Atanmışlar, seçilmişler’’ dünyasını şu anda CHP için konuşuyoruz ama aslında bütünü için geçerli bir şey. Siyaset böyle bir ayrışmanın içerisinde. Meşruiyetini başka alanlarda, devlet gücünden, devlet aklından, uluslararası güç merkezlerinin lütfettiği meşruiyetten alan bir şey var. Hep, daha önce dillerinde olan ‘’milli iradeyi’’ bunun peşine takılmış bir şey olarak gösterenler, bir de tek dayanakları ya da tek destek çevreleri bu olduğu için buna yaslanarak yürüyen ve bunun cesaretiyle davrananlar var. Daha önce Kılıçdaroğlu’nun zaman zaman tartışılan o meşhur dokunulmazlık tartışması da bunun parçasıydı. Kılıçdaroğlu’nun daha önceki döneminde de bu kayyum hikayesi, daha öncesinde de genel olarak CHP politikasının içerisinde hep olan, bir biçimde o devlet aklının da dahil olduğu bir iktidar değişimi ihtimali varmış ve böyle bir şey gündeme geliyormuş görüntüsü yaratma ve dolayısıyla da yardımcısının söylediği ‘’devlet aklı’’ meselesiyle hareket etme refleksi daha önce de vardı aslında. Yani bu o açıdan yeni değil. Zaten problem, aslında Türkiye’de belki 2015’ten bu yana devam eden ve iktidarın, seçmen desteğini kaybetmesine rağmen otoriterleşme gücünü arttırarak iktidarda kalma stratejisini mümkün kılan şey, seçmene, tabana dayanan aşağıdan yukarıya bir siyasi güç oluşturarak sonuç alma seçeneğini muhalefetin kullanmaması. Yine yukarılarda, ittifaklar, Ankara siyasetinin içerisinde birtakım hamleler, dokunulmazlığa bilmem ne deyip, Yenikapı’ya sıraya girip bu işleri yürütme, ‘’sınırdan geçtik mi biz Türkiye partisiyiz’’ deme gibi… Sonuçta ‘’asıl olan işleyen bir çark var ve biz onun bir parçasıyız’’ ve sanki, iktidar değişimi onunla birlikte bir görev değişimi gibiymiş havası yaratan, elitler arasında ve kurumsal seviyede böyle siyaset yapan bir tarz hep problemliydi.
Zaten o yüzden de bu iktidar düzenli olarak destek kaybına rağmen, tek başına alabildiği %50 küsurlardan, bugünkü ittifak ortaklarıyla %60’lardan %40’lara, %30 küsurlara kadar inmiş, neredeyse seçmen desteğinin yarısını kaybetmiş, ama iktidarda kalmaya devam etmiş olduğu bir 10 yıldan bahsediyoruz. Bu 10 yıl tam da bunun mücadelesiyle geçti. Yani seçim, seçmen, sandık, her şeyin merkezinde mi, değil mi? Bunun en somut göstergesi, alınmış seçimleri de elinden alabilen, mühürsüz oyla alabilen, atı alıp Üsküdar’a geçerek geçen, alınmış belediyeleri yargı kararıyla geri alan, o şantajla transfer yapan, sonunda da rakibi partinin yönetimini belirleyecek safhaya kadar ilerleyen bir otoriter konsolidasyonla gelindi. Bunun ortakları sadece siyasi ortaklar değil, onu da söyleyelim. Korkutarak, şununla bununla, ama bunun içerisinde iş çevrelerinden sermayeye uluslararası odaklardan müesses nizamın bütün aktörlerine kadar herkes bu paketin içinde. 2016’dan sonra göçmen anlaşmasıyla ‘’Biz Erdoğan’la işimizi hallediyoruz’’ diyen Merkel’den başlayıp, ‘’bugün ona güzel bir paketle gidiyorum’’ diyen Trump’a kadar ilerleyen bir hadise var. Öbür taraftan, kimi zaman derin devlet, kimi zaman devlet aklı, kimi zaman beka davası diye yürüyen, devletin tercihlerini öne koyan bir şey var. Bir taraftan da müesses nizamın, arada bir böyle eskiden Avrupa’nın yaptığı gibi ‘’kaygıyla izliyoruz. Çok da doğru değil bunlar’’ filan deyip, iki sert görünce de gıkları çıkmayan… Sonuçta butlan davasından geriye doğru git. Bu 19 Mart’tan itibaren yapılan bu kadar şey içerisinde ‘’yabancı sermaye korkar, yabancı sermaye korkar’’ diye hâlâ bir şeyler anlatan meslektaşlarımız var. Peki, yerli sermaye niye bundan hiç rahatsız olmuyor? Yabancı sermaye korkuyor. Hani para korkarmış ya belirsizlikten, hukuksuzluktan, yerli sermaye ne yapıyor?
Demek istediğim şu: On yıllık hikâyenin özeti bu zaten. Yani asıl olarak, iddia edildiği gibi her şey milli iradenin, seçmenin etrafında mı oluşacak? Siyaset dediğimiz şey bu mu olacak? Yoksa plan, ittifak siyaseti, o onla pazarlık, o onla bilmem ne yaparak, devlet aklı devreye girerek, bilmem kaç yüzyıllık paketi başka bir formda yeniden kurgulayarak, uluslararası aktörlerle devam konusunda mutabık kalarak mı gidecek? En temel soru bu. Ama şu anda dünyadaki trend, bu taban dinamiklerini, toplumsal dinamikleri öne çıkartan bunların mühimsendiği bir atmosferde cereyan etmiyor. Taban dinamikleri denilen şey, dünyada,her türlü acayipliğin ve son derece faşizan eğilimlerin pışpışlandığı, onların reaksiyon diye ortalıkta gezdiği, aslında neye reaksiyon olduğu belli olmayan, sisteme ya da asıl probleme hiçbir laf söylemeden, kolay dövülebilir hedefler bularak öfke tiyatroları yapan, birtakım şeylerin elinde böyle yüksek bir sağ dalganın estiği bir atmosferde. Dolayısıyla hem dünyada hem Türkiye’de en temel mesele yeniden siyasetin kendi zeminine oturtulması ve onun siyaset olarak yapılmaya başlanması. On dokuz Mart sonrasında Özgür Özel’in kendiliğinden mecbur kalarak da biraz oturduğu ve gayet iyi yürüttüğü bir şey oldu ve sonuçta buna bir ihtiyaç olduğu, bunun bir karşılığı olduğu, bunun bir sonuç aldığı da görüldü. Buradan devam etmek için bir şeyler yapılması gerekiyor, ama bu hâliyle sadece potansiyel olarak kalıyor.
Ruşen Çakır: 7-8 Temmuz’da Ankara’da NATO Zirvesi olacak ve şimdiden çok büyük tedbirler alınmaya başlanıyor. İki önemli husus var: Biri, medya akreditasyon başvuruları. Özellikle iktidar yanlısı olmayan medyadan başvuruların neredeyse hemen hemen hepsi reddedildi. Normalde akreditasyonu NATO yapıyor. Ama NATO nereden bilecek kim nedir? Belli ki Ankara’dan aldıkları bilgiye göre yapıyorlar. Zaten onlar da bir şekilde bunu itiraf ettiler. Bu arada iktidar yanlısı bazı gazeteciler de akredite edilmemiş ama büyük bir çoğunluk akreditasyon aldı. Mesela bizden, Medyascope’tan iki arkadaşımız başvurdu, ikisi de reddedildi. Ama hiç şaşırmadım; kabul edilseydi şaşırırdım. Dediğin gibi, dünyadaki trend de böyle. NATO’nun da umunda değil. ‘’Türkiye’nin iç işleri bizi ilgilendirmez. Biz basın özgürlüğü yanlısıyız’’ diyecek durumda değiller. Öyle diyelim.
İkinci husus da operasyonlar. Alınan tedbirler çerçevesinde 103 kişi tutuklandı Kemal. Bu aslında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hep olan bir şeymiş biliyorsun. Birtakım şeyler olmadan önce mimli kişiler, özellikle siyasiler, solcular ne olur ne olmaz diye önceden alınıyor. Burada da 103 kişi tutuklanıyor ve bunların içerisinde Tema Vakfı’nın bir organizasyonuyla kuş gözlemi için gidenler var. Sizin Mülkiye’den bir hoca da var içlerinde. Başka isimler de var. Ve örgüt isimleri. Bakıyorsun, neredeyse alfabenin bütün harfleri var orada. Arada bir IŞİD de var, onu da gördüm. Ama genellikle sol örgütler. TKP-ML, DHKP-C, TİKB. Hepsini bir şekilde sıralamışlar. Burada devletin yargısı, emniyeti hep birlikte tam anlamıyla alan temizliği yapıyorlar. Bir de tabii Trump gelecek. Trump ‘’Bu zirve Türkiye’de olmasaydı gider miydim emin değilim’’ dedi ve Türkiye’yi mutlu edecek bir şeyler yapacağını söyledi. Orada Türkiye’nin F-35’ler ve KAAN için ihtiyaç duyduğu motorlardan bahsediyor. Zaten Halkbank davası da kapatıldı biliyorsun.
Bu arada Erdoğan için herhalde uzun süredir NATO Zirvesi’ne çalışıyorlar. NATO zirvesine hazırlık, orada verilecek fotoğraf, orada verilecek mesajlar vesaire. Tabii bunu yapabilmek için de öncesinde, hoşlanılmayan gazetecilere izin vermeyip, şüphelenilen ya da şüphelenme ihtimali olunan insanları topluyorlar. Şimdiden kapanacak çok sayıda yollar var. Kamu personeline izin vermişler.
Kemal Can: Evet, neredeyse şehri kapatıyorlar.
Ruşen Çakır: Evet, şehri kapatıyorlar. Bu zirve, Türkiye için şimdiden tarihi bir olay olarak kayda geçti. NATO’da alınacak kararlar insanların çok umurunda değil, ama orada Erdoğan, Trump, Macron’la beraber çekilecek fotoğraflar önem kazanıyor. Tabii en önemlisi Trump. Tabii bunun faturasını ciddi bir şekilde insanlara şimdiden kesiyorlar. NATO gibi bir kurumun bu akreditasyonlar konusunda bunu yapması… Mesela gözaltı konusunu NATO yöneticileri normal karşılayabilir. Ama medya konusunda, yani gazetecilere akreditasyon verilmemesi konusunda yaptıkları, söyledikleri o uluslararası ilkeler filan hiçbiri umurlarında değil. Onlar için önemli olan şu: NATO için Türkiye’nin, Erdoğan’ın bir değeri var. O değere halel getirmek istemiyorlar; böyle bir işbirliği halindeler. Bir zamanlar Türkiye’de Batı’dan medet ummak ya da Batı’nın kaygıları çok konuşulurdu. Hiç öyle bir şey yok yani
Kemal Can: Evet. Senin bitirdiğin yerden başlayayım. Bundan 4-5 sene öncesine kadar bile birtakım meslektaşlarımız, birtakım meslekten diplomatlar, eski tip dış politika takip eden ekolün temsilcilerinden ‘’Tamam, evet, biraz konjonktür, çıkarlar söz konusu olduğu için Avrupa Türkiye’ye o kadar da sert davranmıyor. Böyle sıkıntılar var. Türkiye AİHM kararlarını takmıyor, ama Avrupa da AİHM’in çok arkasında durmuyor. Evet, böyle sorunlar var. Ama Türkiye eksen kayması nedeniyle Batı’dan kopuyor. Dolayısıyla Batı da Türkiye’yi gözden çıkardı. Bu çok önemli sonuçlar doğurabilir’’ değerlendirmelerini, biraz önce söylediğim gibi ‘’yabancı sermaye gelmez’’ hikâyelerini, ‘’bu otoriterleşme aslında nasıl da otoriterlere zarar verebilir’’ hikâyelerini çok dinledik. Yakın zamana kadar da bunlar kullanıldı. Ama bunların hiçbirinin artık geçerli olmadığını, bunlar üzerinden varsayımlar üretmenin, öngörüler inşa etmenin bir alemi olmadığını anlıyoruz. Çünkü, ne para, söylendiği gibi özgürlük ve demokrasinin peşini sürüyor, ne onu takip ederek ilerliyor. Yani kapitalizmin en büyük palavralarından biri bu. Sen de meraklısın biliyorum, polisiyede ‘’parayı takip et’’ hikâyesinde temel şey, parayı takip ettiğinde orası özgürlük ve demokrasiye çıkmıyor. Parayı takip ettiğinde, kriminal ve aslında paranın daha çok kazanılacağı her türlü zemini inşa etmenin yollarına çıkıyor. Bu anlamda da kontrolsüz bir gidişat var. Bu böyle sanıldığı gibi ‘’Trump gibi bir deli geldi,’’ ‘’Öbürü gibi bir tane anormal adam var ortada,’’ ‘’Sistemin dışında sistemi zorlayan ve sistemin de rahatsız olduğu birtakım figürler var. Bu yüzden sistem böyle geçici bir kriz yaşıyor’’ meselesi de değil. Bunun böyle olmadığını çok iyi biliyoruz. Trump’ın yaptıklarına kurumsal aktörlerin reaksiyon verdiği, NATO ile ilgili acayip acayip laflar ettiğinde buna bir reaksiyon oluşacağı varsayımı da doğru değil. Çünkü Trump’ın NATO’ya ilişkin söylediklerine kurumsal reaksiyon verecek pozisyondaki insan olarak, NATO Genel Sekreteri bile Trump övgüleriyle konuşmaktan kendini alamıyor.
Bütün bunlar bir tarafa, Ankara’da olacak NATO Zirvesi’nin hem iç politikada hem yeni küresel dengede Türkiye’nin pozisyonuyla ilgili bir şeylerin şekillenmesi, şekillenme yönü konusunda bir eşik olacağı, bir aşama haline getirileceği varsayıp epeydir dile getiriliyor. Hatta bunu tarihsel olarak bağladıkları yerler var. Daha önceki Türkiye’deki NATO Zirvelerinin, ki bir tanesi hemen AKP iktidarının ilk yıllarına rastlıyor, nasıl bütün her şeyin değiştirildiği ve orada bunların tanzim edildiğine dönük hikâyeler anlatılıyor. Bunlar da doğru olabilir. Ama bu hadise, biraz önce konuştuğumuz küresel güç merkezlerinden meşruiyet tedariki ve bunun karşılığında, içerideki politik gücünü tahkim etmek, kendi otoriter yönetimine meşruiyet ve güç kazandırmak için kullanılacağı açık. Dolayısıyla, başından itibaren tutuklamalar, gözaltılar, yasaklamalar, engellemeler, kısıtlamalarla kurulan şeyin, zaten ulaşılması istenen hedefle gayet uyumlu bir tarafı var. Ve yine şu anda dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu genel tabloya bakıldığında, bunlara bir reaksiyon da oluşmayacak. Yani kurumsal aktörlerin ‘’efendim NATO’nun haberi olsa böyle bir şeye izin verir mi? İmajı kötü mü etkilenir? Bazı basın organlarının akredite edilmemesine buradan bir kurumsal reaksiyon gelir mi?’’ sözlerinin de bir anlamı olmadığını biliyoruz. Bir kere her şeyi bir kenara bırak, İsrail, Gazze, İran, Filistin bütün bu kaç yıldır izlediğimiz Ortadoğu’da yaşananların tamamında, bu tür hassasiyetlerin kamuoyu, etik konular, şunlar bunların nasıl önemsizleştiğini, hatta bırakalım devlet kurumlarını, bir zamanlar temel ilkeleri itibarıyla mesleğimizde çok referans gösterilen birtakım kurumların, nasıl sapır sapır döküldüğünü gördük.
Şimdi her şeyi başa alarak şunu yapmak zorundayız. Hem Türkiye’deki durum itibariyle hem dünyada. Kamuoyu diye bir baskı aygıtından bahsetmek ya da kamuoyu diye bir şeyin birileri üzerinde bir etkisi olacağını varsayabilmek için, kamuoyunun, kaybettiği gücünü kazanacak araçları yenilemesi, üretmesi ve kullanabilmesi lazım. Şu anda kamuoyu diye bir aygıt yok. Yani birilerini, ‘’Bir şehri siz nasıl kapatıyorsunuz bilmem ne zirvesi var diye? Benim gideceğim sokağa, benim gezdiğim, çocuğumu götürdüğüm parkı nasıl kapatıyorsunuz?’’ diyecek ve bunun dediğinde de bir etkisi olabilecek bir kamuoyunun yeniden oluşması gerekiyor. Böyle bir varsayım vardı. Hani ‘’özgür dünya’’ diye tarif edilen böyle ütopik, yalan bir dünya vardı. Burada her şey böyle seçimlerle tıkır tıkır demokrasi içerisinde işliyordu. Piyasa ve sistemde her şeyi düzeltiyordu. Böyle düzelte düzelte gidiyordu, kendini yeniliyordu. Ve orada kamuoyu, medya, şu bu onlar da denetim görevlerini yapıyorlar. Böyle bir şey yok, zaten yoktu. Ama şimdi böyle bir şeyin olması gerekiyor. Yani tek tek insanların içinde bulundukları, haklarında karar veren bütün mekanizmalarla ilgili asıl kendi tercihlerini ve kendi önceliklerini göstermenin araçlarını, yollarını bulmaları gerekiyor. Sendikalar önemsizleşti, medya ticarileşti, öbürü bilmem ne oldu filan. Tamam. Birtakım enstrümanları kaybettik, birtakım şeyler zayıfladı. Birtakım şeylerin eski gücü yok. Mental olarak bize ‘’tarih bitti, ideolojiler öldü’’ diye bir şey anlatıldı. O yüzden de dayanışma, birlikte davranma, örgütlenme, direnmenin de gücünü kaybettik. Ama sonuçta şu hakikatle yüz yüzeyiz: Bunları yeniden tarif edip, yeniden bir güç haline dönüştürmeden bir sonuç alınması mümkün değil ve sistemin kendi kendini düzeltmesi diye bir mekanizma da yok.
Dolayısıyla NATO Zirvesi’ne gelen bütün liderler dahil olmak üzere, bu ülkenin yönetimi, şimdi 100 kişiyi tutukladı, ama 1000 kişiyi tutuklasa kim buna şaşırır? ‘’Bir hafta boyunca Ankara’ya giriş çıkışlar özel izne tabi’’ dese kim şaşırır? Bu pencereden bakıldığında basın akreditasyonu meselesi işin bayağı küçük bir kısmı oluyor. Çünkü aslında oraya akredite edilip alınacak basın mensuplarının yapacakları faaliyetleri de zaten son derece sınırlayacaklar. Büyük ihtimalle dezenformasyon yasası eliyle, oradan çıkacak haberlerle ilgili de soruşturmalar açabilirler. Akredite olanların da yapacaklarına sınır getirebilirler aslında.
Ruşen Çakır: Kemal, noktayı burada koyalım. İzleyicilerimize teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere iyi günler dileyelim.







