Medyascope okurları yazıyor: Türkiye İran olur mu?

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Yasemin Asadi “Türkiye İran olur mu?” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Yaklaşık 25 yıldır istisnasız her İranlıya aynı soru soruluyor: “Türkiye İran olur mu?”

İranlıların büyük çoğunluğu yıllar boyunca bu soruya, “Bir gecede değil, yavaş yavaş olur.”
yanıtını veriyordu. Türkiye’dekilerin bir kısmı bu ihtimali endişeyle dinliyor, bir kısmı ise
tarihsel mirasa güvenip “Olmaz, bizde o zemin yok.” diyerek kestirip atıyordu. Bu sorunun
merkezinde ekonomik kaygılar değil, doğrudan yaşam alanları ve özgürlükler vardı.

Ben de zamanında “Olmaz.” diyenlerdendim. Ama bunu toplumsal bir reflekse değil;
Türkiye’nin jeopolitik konumuna, dışa açık ekonomik yapısına ve yüz yıllık kurumsal
demokrasi araçlarına dayandırıyordum.

Bugün geldiğimiz noktada ise o yapısal farkların ve iki ülke arasındaki makasın giderek
kapandığını çıplak gözle görebiliyoruz. Bunu sadece hissetmiyoruz; uluslararası endekslerin soğuk sayıları da bu daralmayı doğruluyor.

Örneğin, 2006 yılında Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) endeksinde 100. sıradayken İran 162. sıradaydı. İki ülkede de ifade özgürlüğü sorunluydu; ancak Türkiye adına yine de dünyayla entegre, umut veren bir tablo vardı. Aradan geçen yirmi yılda, 2026 itibarıyla aynı endekste İran 177. sırada yer alırken Türkiye 163. sıraya geriledi.

Sadece medya değil; Dünya Adalet Projesi (WJP) Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nin 2025
raporunda Türkiye 143 ülke arasında 118. sırada yer alırken, İran 128. sırada bulunuyor.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün aynı yıla ait Yolsuzluk Algı Endeksi’nde de tablo farksız:
Türkiye 124, İran 153. sırada.

Cinsiyet eşitsizliğinde de durum benzer. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2025 Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre Türkiye 148 ülke arasında 135., İran ise 145. sırada yer alıyor.

Ancak asıl çarpıcı olanı sayılar değil, sokaktaki ve kurumlardaki dönüşüm. Son yıllarda eşine az rastlanır bir sosyolojik kırılma yaşanıyor: Bir yandan İran devleti, halkın dipten gelen sessiz ama kararlı direnişi sayesinde bazı sert sosyal baskılardan geri adım atmak zorunda kalırken; diğer yandan Türkiye, kendi kurumsal hafızasından ve hukuk devleti ilkelerinden hızla uzaklaşıyor. Bunun yansımaları zaman zaman yasaklanan konserlerden ifade özgürlüğü tartışmalarına kadar pek çok alanda görülüyor.

İran’da yıllardır gençleri ülkelerinden kaçıran en büyük yapısal sorunlardan biri “Gozineş”
sistemiydi. Bu sistem, kamu istihdamında insanların liyakatine ve yetkinliğine değil; inancına, mezhebine ve rejime olan mutlak bağlılığına bakıyordu. Bugün Türkiye’de kamuda işe alımlarda ve mülakat süreçlerinde yaşanan liyakat tartışmaları, bizi ister istemez bu tanıdık kavramla yüzleştiriyor. İsimler farklı olsa da kurumsal daralma aynı.

İran’da halkı siyasetten ve sandıktan soğutan bir başka uygulama ise, seçimlere kimin
katılacağına halkın değil devletin karar vermesiydi. Aday olabilecek isimleri Koruyucular
Konseyi adında bir üst mekanizma onaylıyordu. Oysa Türkiye’de geçmişte, cezaevinde bulunan kişiler bile halk iradesiyle milletvekili seçilip görevini yapabiliyordu. Bugün ise seçilmişlerin  görevden uzaklaştırılması, yargı süreçlerinin siyasi bir elek gibi kullanılması yönündeki kaygılar, sandığın dokunulmazlığını zedeliyor.

İşin paradoksal ve en ilginç tarafı da burada başlıyor: Türkiye kurumsal olarak İranlaşırken,
İran da toplumsal olarak bir bakıma “Türkiye’leşiyor.”

Bugün İran sokaklarında ahlak polisi büyük ölçüde geri çekilmek zorunda kaldı. Hâlâ hukuki bir güvence olmasa da özellikle büyükşehirlerde kadınlar fiilen kendi giyim kuşam kurallarını kendileri belirliyor; açık giyinenlerin sayısı pek çok yerde muhafazakâr giyinenleri geçmiş durumda. Sokak müzisyenleri, kafeler, konserler ve günlük yaşam üzerindeki o eski boğucu baskı, toplumsal direnç sayesinde büyük ölçüde kırılıyor. İslam Devrimi’nden sonra kadınların önüne konulan katı fetva duvarları da artık birçok alanda aşılmış görünüyor. İranlı kadınlar, rengârenk motosikletleri ve bisikletleriyle, uçuşan saçları eşliğinde sokaklarda kendi özgürlük alanlarını genişletiyor.

Her şeye rağmen, iki ülke arasında hâlâ hayati iki ayrım çizgisi var.

Birincisi; Türkiye’de demokrasi hiçbir zaman kusursuz olmadı. Ancak İran’ın hiçbir zaman
sahip olamadığı bazı köklü demokratik kurumlara sahipti: Çok partili siyasi hayat, sivil toplum geleneği ve en önemlisi seçimlerin “gizli oy ve açık sayım” ilkesiyle bağımsız bir seçim kurulu (YSK) tarafından yürütülmesi. İran’da ise seçim sürecini İçişleri Bakanlığı yürütür, adayları ise Koruyucular Konseyi belirler. Bu nedenle Türkiye’de tüm tartışmalara rağmen toplumun sandığa ve demokratik değişime olan inancı, İran’a kıyasla hâlâ çok daha güçlü ve dirençli.

İkincisi ve en ağır olanı ise; idam!

İfade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı konusunda her iki ülke de sert şekilde eleştiriliyor. Ancak İran rejiminin elinde, toplumsal muhalefeti ile siyasi ve güvenlik davalarını bastırmak için kullanabildiği nihai ve geri dönüşü olmayan bir kılıç var: İdam. Türkiye’nin, her türlü hukuki aşınmaya rağmen bu kılıca sahip olmayışı, en büyük değerlerinden biridir. Bu değere amasız fakatsız sahip çıkmalıyız…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş