Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Hatice Karakuş Öztürk “Taklit güzeldir, ama nereye kadar” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Okulların kapandığı hafta özellikle mezuniyetler ve yıl sonu etkinlikleri üzerine yoğun bir tartışma yaşandı. Tartışmanın ana omurgası ise farklı kademeler için aynı mezuniyetlerin organize edilmesi ve öğretmenlerin ilginç video paylaşımları oldu. Mezuniyet videolarında fiziksel görünüm dışında 5 yaşındaki bir çocukla ile 20 yaşındaki bir gencin sistemden ayrılış hikayesi neredeyse birebir aynı. İlkokuldan öğrencilerini ortaokula uğurlayan öğretmenlerin vedaları ve sinema sahnelerini aratmayan gözyaşları, bir duygusal senaryonun içinde yaşadığımız hissini uyandırdı. Eğitimde taklit/esinlenmeler elbette olur. Hatta yapılan pek çok çalıştayın nihai amacı, başarılı projelerin daha çok yaygınlaşması ve uygulama alanı bulmasıdır. Ancak son zamanlarda gözlerimizin gördükleri taklidin/esinlenmenin çok daha ötesinde bir ilerlemeye değil sanki bir gerilemeye işaret ediyor.
Mezuniyetlerden, şenliklere, öğretmen hikayelerinden sınıf içi etkinliklere kadar her şey sanki sosyal medya için bile isteye hazırlanmış hissi veriyor. Yaşadıklarımızın literatürdeki adı ise Kurumsal İzomorfizm’dir. Farklı koşullara sahip kurumların benzer uygulama ve söylem örnekleri ile birbirine benzemesidir. Bir etkinliğin hangi ihtiyaçtan doğduğunu sorgulamadan kes-kopyala-yapıştır mantığı ile yaygınlaşması kurumsal izomorfizmin en tipik görünümüdür. Bu noktada bir soru önem kazanıyor. Taklit kötü bir şey mi?
Taklit sosyolojik değeri olan bir değişkendir. Her ne kadar olumsuz çağrışımlara gebe bir kavram olsa da insanlık tarihi aslında taklit ederek öğrenmenin de tarihidir. Ateşten yazıya, tarım toplumlundan sanayi toplumuna, bilimden sanata kadar tarihin önemli kırılma anlarında taklidin güçlü enerjisi vardır. Bu enerjinin yıkıcı mı, yoksa dönüştürücü mü olacağını belirleyen etken ise onun yönetilme becerisidir. Şöyle ki taklit ile, yükselen uygarlıklar kadar yıkılanlar da olmuştur. Taklidi belli seviyeden sonra özgünlük ile buluşturanlar yola devam etmiş, taklidin cazibesinde kalanlar ise ya gerilemiş ya da yok olmuşlardır. Japon kültüründe geleneksel zanaatlara adım atan bir çırağın hikayesi aslında taklidin de esas hikayesidir. Geleneksel zanaatlarda yeni başlayan birisinden ilk aşamada yeni bir şey üretmesi beklenmez. Çırağın ilk görevi ustasını sessizce izlemek, hareketlerini tekrar etmek ve özellikle zanaatı en küçük ayrıntısına kadar hatasız uygulamaktır. Ne zaman ki ustası öğrencisinin sadece kendisini tekrar etmediğine inanır, işte o zaman ona kendi özgünlüğünü geliştirme şansı tanır. Çünkü Japon inanışında bilgelik önce doğru taklit edebilmeyi gerektirir. İşte taklit böyle bir kavramdır. Tıpkı bir doğuma benzer. Önce başkasının izinden gidilir, sonra kendi yolunu bulur.
Peki taklidi doğru şekilde formüle etmezsek ne olur? Medyada son zamanlarda gördüklerimiz bu sorunun cevabı gibi. Taklit doğru yerde ve doğru ölçüde kullanılmadığında yaratıcılığı zedeler. Yeni fikirler üretmek yerini mevcut olanı çoğaltmaya bırakır. Bu rutin günün sonunda bir alışkanlığa dönüşür ve kolaycılık, benzeşme görünmez bir virüs gibi kurumlara sirayet eder. Bu süreçte okul ve öğretmenler öncü olmak yerine başkasının ürettiğini takip eden aktörlere dönüşür. Yerelin ihtiyaçlarının göz ardı edilmesi, kaynak israfı, gösteriş kültürünün okul eliyle yeniden dolaşıma sokulması ise cabası. Öğretmenlerin aşırıya kaçan videoları ise tartışmaların odaklandığı nokta. Çünkü mahremiyet algısı okullarda öğretmen eliyle yok sayılmakta; okul, öğrenci ve etkinlikler bir içeriğin parçası olarak düşünülmekte. Oysa ki okul kültüründe sadelik ve olgunluk iki başat değerdir. Bu değerler yok sayıldığında okullar topluma benzemekte. İdeal olan ise toplumun okula benzemesidir. Fenomen öğretmenler bu istenmeyen değişimin belki de en görünür örnekleri. Çocuklar ve gençler algoritmaların da etkisi ile fenomen içerik üreticilerini izliyor. Onları bu fenomen fırtınasından koruyacak olan ise medyadaki temsillerin çok daha ötesinde bir öğretmen profili.
Bu noktada kurumsal izomorfizmin neden ortaya çıktığı sorusu önem kazanıyor? Ve okul, öğretmen, öğrenci hatta veliler neden aynı senaryonun içinde yer almak istiyor? Sorun esasında taklit değil. Okul paydaşlarının taklit etmeden önce durup düşünmemeleri. Medyada öne çıkan bir içerik için “bizim için uygun mu” sorusu “nasıl yapabiliriz” sorusunun çok gerisinde kalıyor. Böylece özellikli kavramlar yer değiştiriyor. Görünürlük pedagojinin, amaç ise bağlamın bir adım önüne geçiyor. Bir okulda başarıyla uygulanan bir etkinlik başka bir okulun kültürüne, kurumsal kimliğine ya da öğrenci profiline uymayabilir. Beş yaşındaki bir çocuğun bir yetişkin gibi mezun olması ve çocuğa buna uygun roller atanması tam da bu sebepten sorgulanmalıdır. Bu sınırın nerde başlayıp nerede biteceğine karar verme sorumluluğuna sahip olanlar ise okullardır. Ancak ne var ki birçok okul gördüğümüz kadarı ile sosyal medyanın da etkisi ile biz neden yapmayalım motivasyonuyla hareket etmekte. Çocuklar ve gençler pedagojik kaygılar geri plana atılarak algoritmaların arasında kaybolmakta. Oysa ki yapılması gereken çok basit aslında. Bu uygulama sağlıklı mı? Bu yaş grubu için uygun mu? Okul kültürü ile uyuşuyor mu? Öğretmen kimliğine yakışıyor mu? Bu soruları sormadan taklit edilen her uygulama yenilikten çok benzerlik ve vasatlık üretir. Rene Girard’ın mimetik arzu yaklaşımı bu aşamada önemli bir yorum sunmakta. Yazara göre insanlar çoğu kez nesneleri değil başkalarının arzuladığı nesneleri arzular aslında. Yani arzuyu belirleyen şey ihtiyaç değil başkasının tercihidir. Yazarın ifadesi ile “başkalarının arzularını taklit ettiğimiz için onların arzularını arzularız”. Son dönem gözlemlediklerimiz bu durumun kısa bir özeti gibi. Bir okul, öğretmen, öğrenci ve hatta veli öne çıkan bir okulun etkinliğini sadece etkili olduğu için o uygulamanın temsil ettiği prestij ve görünürlük için benimsiyor. Taklit edilen etkinlik değil etkinliğin içerdiği itibardır. Kurumsal izomorfizm de tam olarak bu eşikte başlar. Başarının anahtarı üretim değil başkasını takip etmekle tanımlanınca, kurumsal benzeşmeler de baş gösteriyor. Uzaktan bakıldığında renkli gibi görünen bu tablo biraz yaklaşıldığında bulanıklaşıyor.
Sonuç olarak taklit öğrenmenin ilk durağıdır. Kurumlar ilham aldıkça gelişir/genişler. Ancak ilham yerini kopyaya bıraktığında bir gelişim sorunu baş gösterir. Özgünlüğün yerini rutinin, farklılıkların yerini benzerliklerin aldığı sessiz, sinsi bir salgın baş gösterir. Eğitimin bugün ihtiyaç duyduğu şey aslında taklit etmek değil nerede duracağını bilen bir taklit kültürü geliştirmek.








