
Sabun Köpüğü’nden herkese merhaba. Bugünkü başlığımız: Edebiyattaki yeni sesler. Şimdilerde çağımızın edebiyatı üzerine birkaç şey paylaşmak istiyorum. Günümüz edebiyatı, görünür kılan hayatları merkeze çeken, gündelikten geçerek samimiyeti ön plana çıkaran anlatılara doğru evriliyor. Aslında bunun örnekleri yüzyıllardır var. Ancak son zamanların katı gerçekleri karşısında edebiyatın da büyük bir bölümünün buna göz kırpmaya başladığını görüyoruz.
Bu yenilemenin ya da yenilenmenin çarpıcı örneklerinden birini geçen gün okudum. 2023 Dublin Edebiyat Ödülü’nü kazanan ve Regaip Minareci’nin çevirisiyle dilimize aktarılan Marzahn Sevgilim: Bir Ayak Bakım Uzmanından Hikayeler adlı kitaptan bahsediyorum. Yazarı Katja Oskamp, otobiyografik damarlardan örülmüş bir metin sunuyor bize. Birbirine bağlı anlatılar aracılığıyla hem bir mesleği hem de bir mekânın ruhunu edebiyatın merceğine taşıyor.
Çok da iyi yapıyor. Oskamp, Doğu Berlin’in banliösünde, bir zamanlar Doğu Almanya’nın en büyük prefabrik konut yerleşimlerinden biri olan Marzahn’da bir ayak bakım uzmanı olarak çalışıyor. Ancak asıl mesleğinin yazarlık olduğu, bu işten beslendiği de açık. Bu gözlemcilik, 2010’da yayımladığı son kitabından sonra içinde kalmış bir ukde gibi görünüyor. Olur öyle şeyler. 2015’te tam 20 yayınevinden reddedilen novelası nedeniyle morali iyice bozulan biri olarak ayak bakımcılığı mesleğini seçmiş.
Bunda da arkadaşı Tifi’nin etkisi çok büyük. “Kursa git ve öğren.” diyor. Yani kısacası şu: “Madem öyle, yanımda ayak bakım uzmanı olarak çalış sen.” diyor Tifi ona. Ve podoloji uzmanı olarak çalışırken kitabın satırları boyunca onun güçlü gözlem yeteneğini de izlemek biz okurlara kalıyor. Bu gözlemcilik, yaşamları es geçilmiş, dibe vurmuş, kaybetmiş ya da unutulmuş insanların en fazla 45 dakikalığına yazarın “taht” adını verdiği bir koltuğa oturup ayaklarını yazara teslim ettikleri anlarda billurleşiyor diyebiliriz.
Oskamp bunu kitabın ilk bölümlerinde çok güzel tanımlıyor aslında. Yaşamı bir okyanus gibi görüyor o ve diyor ki: “Okyanusun ortasına ulaştığımda 44 yaşındaydım. Yaşamımın tadı tuzu kalmamıştı. Çocuğumuz evden ayrılmış, kocam hastalanmıştı ve o güne kadar uğraştığım yazı işi yolunda gitmiyordu.” Evet, tam da böyle diyor. Ayak bakım kursunda kendileri gibi olanları, şu Tifi vardı ya, onun zoruyla katıldığı uzmanlık kursu, işin ta başı, şöyle tanımlıyor: “Başarısızlığın nasıl bir duygu olduğunu biliyorduk biz oradakiler. Naçiz, mütevazı, mahcup insanlara evrilmiştik. Geçmişimizi unutmaya, o güne kadar başardıklarımızı silmeye ve beyaz bir sayfa açmışız gibi yapmaya hazırdık. Dibe vurmuş, ayaklara kadar inmiş ve burada karaya oturmuştuk.” Hatta eğitmeninin bile isimlerini ezberlemediğini anlatıyor.
Duygusal bağlılık geliştiriyor
O kadar geçiciydik dercesine. “Ve biz yok olacaktık.” diyor bir yerde. “Arkamızdan sonrakiler gelecekti. Bizim gibi orta yaşta anneler, gayretli ve uysal, isimsiz bir orta sahanın isimsiz temsilcileri, kendi yaşamlarının dipnotlarına kadar rütbesi düşürülmüş kadınlar gelecekti.” Evet, böyle diyerek yalnızlıklarının ve dibe vurmuşluklarının anonimliğini paylaşıyor bizlerle. Ancak yine de bambaşka bir şey oluyor.
Sonraki satırlarda “Marzahn sevgilim, Marzahn mon amour.” derken, evet, Hiroşima sevgilim dercesine Marzahn’a duygusal bir bağlılık geliştirdiğini anlıyoruz. Marzahn onun için bir orta yaş mucizesi oluveriyor. Yazar, bu kozmetik merkezinin ve yeni mesleğinin sadece danışanları, roletör veya tekerlekli sandalyeyle oraya gelen yaşlılar için değil, kendi içinde bir terapi olduğunu anlatıyor bizlere.
Bu merkezde, onun deyimiyle tahta çıkan insanlar o an görünür hale geliyorlar. Çektiklerini, biriktirdiklerini ve anlattıklarını öykü kahramanlarına dönüştürüyorlar. Kendileri birer kahraman oluyor. Ağırlıkla yaşlı kadınların hikayeleri olsa da yaşlı erkekler de var. Ama sadece bunlar da değil. Kitaptaki portreler sadece yaşı ilerlediği için toplumsal tedavülden kalkmış insanlar değil, emekleri boyunca alın terleri yok sayılmış kişiler olarak da yer alıyor.
Aralarında göçmenler, intihar edenler, intihara yeltenenler… Evet, bu kadınların hikayeleri, onların hikayelerini bir biçimde dillendiren lezbiyen kadınların öyküleri ve Almanya’nın sosyalist kimlikle yol aldığı dönemin başka bir hayaline tanıklık eden kişiler bulunuyor burada. Kısacası geniş bir insan manzumesi var. Çocuklar var, gençler var. Hatta randevulara gelip bir altı hafta sonrasındaki randevuya gelemeyip hayatlarını yitirenler var.
Bu esnada Marzahn’ın mekan olarak seçilmesi de tesadüf değil. Burası bir prefabrik konut mahallelerinden oluşan bir yer ve bu yapıların açmazlarından da söz ediliyor. Bir danışanı, “Eskiden buraların tamamı atık su arıtma alanıydı. Sonra üzerine apartmanlar diktiler. Toprağın işlendiği yerlerde kokusu hala duyulabiliyor.” diye anlatıyor. Marzahn aynı zamanda görünmezliğin, unutulmuşluğun ve yok sayılmanın mekansal karşılığını da somutlaştırıyor.
Evet, kitap gerçekten bir kozmetik merkezinde geçiyor ama tam olarak nerede olduğumuz sorusu önemli. Bunu Marzahn için de soruyoruz tabii ki. Oskamp’ın metne sinen şefkat duygusu ise bu soruları yanıtlıyor. “Yer mi? Pek de önemli değil.” diyor bize. Ama bu şefkat asıl olandır. Belki de günümüzün en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden birine işaret ediyor. Ancak bu yolla birbirimizi görünür kılabiliriz diyor bize.
Sahiden de karakterler ve Marzahn bu noktada buluşuyor. Marzahn, eski Doğu Almanya kodamanları ve Almanya Sosyalist Birlik Partisi ile dolu olduğu yönündeki önyargılar ona göre gerçek değil. Yazar burada çalıştığından beri durumun tam da böyle olmadığını örnekleyerek gösteriyor bize. “Eski duvarcı ustalarının, kasapların ve hemşirelerin ayaklarına bakım yapıyorum.” diyor. “Müşterilerimin arasında üçü de kadın olan bir elektronik teknisyeni, bir sığır yetiştiricisi ve benzin istasyonunda çalışan bir pompacı var.” Gerçi gerçek bir parti görevlisinin de danışan olarak ona geldiğini de ekliyor.
Yoksul bir klişe…
“Tam bir yürüyen klişeydi.” diyor onun için. Yoksul bir klişe. Yani orada onun söylediğini takip ederek düşünmek gerekirse, siyasi kimliğiyle dolup taşan ve oradaki hayata siyasi anlamda kesin çizgilerle yön veren yoğun bir kitle yok. Üstelik Marzahn bazılarının dediği gibi beton yığını olmadığını da ifade ediyor. “Yemyeşil bir yer. Geniş caddelere, bol parklara, sağlam yaya yollarına ve alçaltılmış kaldırım kenarlarına sahip bir yer orası.” diyor.
Tekerlekli her şey burada rahatça ilerleyebiliyor. Bu yüzden Marzahn görünmezlikle sadece nitelendirilmiyor, yanlış tanımlanmanın da kurbanı oluyor. İnsanları dışarıdan görüp damgaladığımız gibi Marzahn’ı da yanlış tanımlıyoruz besbelli. Yazarın gözlemleri yalnızca eksilip gidenleri usulca gözler önüne sermiyor. Yok olması beklenenleri de yeniden var ediyor tam da burada. İşlem sırasında sunduğu çikolata, o sözünü ettiğimiz şefkat, bakım ve ilgiyle kurduğu görünmeyeni gün yüzüne çıkarıyor.
Öyle böyle değil. 60 danışanı var ve bakım sonrası ayakları şimdi bedeninin en genç yeri oldu dediği 80’li yaşlarındaki müşterilerin sayısı hiç az değil. Onu da söyleyelim, bu işlem için 22 euro alıyor. Ayrıca yalnızca yaşlılar değil, gençler ve çocuklar da burada mevcut. Onlar da görünmeyen, önyargılarla yoğrulan bir grup çünkü. Oskamp, görünmezliğin sadece yaşlılarla ilgili olmadığını, çocuklar ve gençleri de bunun içerisinde görmemiz gerektiğini hatırlatıyor besbelli.
Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri, en azından bana göre, “Kadın yazarların ergen kızları” başlığını taşıyor. Bu bölümde yazarın müşteri profilindeki 96 yaşındaki Anne Noll’un karşılığı olarak beliren beş yaşındaki Mizi ile tanışveriyoruz. Mizi, yetişkin pek çok erkeğin zorlandığı o tahta rahatça çıkıyor ve özel bir çocuk olduğu vurgulanıyor. Burada özel olmanın yaşla ilgili olmadığı ima ediliyor tabii ki, onu da belirtelim.
Mizi diş hekimlerini seven ender çocuklardan biri ve dolayısıyla podoloji uzmanının beyaz üniforması, eldivenleri ve o alet edevatları avantaja dönüşüveriyor. Uygulanan işlemleri profesyonel bir dikkatle izliyor bizimkisi. Gıdıklandığında gülmek zorunda kaldığı için dikkati dağıldığından bozuluveriyor. Uzmanımız ise onu yine de gıdıklıyor. Çünkü Mizi’nin saçlarını püsküllü paspas bezi gibi sallayıp süt dişlerinin tamamı ve küçük diliyle attığı coşkulu kahkahalara doyamıyor.
Anlatıcımız “Minik tırnaklarını canlı bir pembeye boyuyorum.” diyor ve oje kururken dişlerinin arasına bir çocuk çikolatası sıkıştırıp müşterisinin kendine büyük gelen o tahta mutlulukla kuruluşunu seyrediyor. Bir gün annesinin aktardığı anekdot ise bölümün özünü açığa vuruyor. Kreşten bir arkadaşıyla ayak bakımı oyunu oynamak isteyen Mizi, arkadaşının “O da ne?” sorusu üzerine sahiden de şaşırarak “Nasıl yani? Sen hiç ayak bakımı yaptırmadın mı?” diye soruveriyor.
Bu küçük sahne, ayak bakımı gibi sıradan görünen bir eylemin şefkatle, özenle ve sevgiyle yapıldığında nasıl bir bağ kurabileceğini hatırlatıyor bizlere. Yapılan iş her ne olursa olsun, bir sevgiliye sunulan ilgiyle yapıldığında dünyanın neresinde olursak olalım o sıcaklığı hissetmek mümkün. Marzahn Sevgilim, bir özyaşam tanıklığı olarak edebiyatın yalnızca kurgudan ibaret olmadığını, hayatın içinden geçen bir spektrum olarak bizimle buluştuğunu ve bu yaklaşımın artık yadırganmadığını göstermesi anlamında da kıymetli.
Edebiyatın görünmez olana yönelen bu şefkatli bakışının kıymetini teslim etmek, yeni kitap algılarıyla yeniden buluşma umudumuzu da tazeliyor, öyle değil mi?







