Ercan Jan Aktaş yazdı | Çatışmadan barışa: Bir yasanın sınırları ve imkanları

Ercan Jan Aktaş, çerçeve yasa, Kürt sorunu ve yeni çözüm sürecini nasıl etkileyecek? Barış, eşit yurttaşlık, vicdani ret ve demokratikleşmeyi tartışıyor.

“Doğrudan şiddetin yokluğu negatif barıştır; ancak yapısal şiddetin de ortadan kaldırılması pozitif barışın koşuludur.”

Johan Galtung

Yasanın tarihsel eşiği

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi muhtemelen haftaya Resmî Gazete’de yayınlanarak yasallaşacak. Önerilen düzenleme, çatışmadan barışa geçişin hukuki zeminini kurmayı amaçlıyor. Türkiye’nin çatışmalı tarihinde ilk kez bu kapsamda bir hukuki çerçeve oluşturma iddiası taşıması, teklifin eksik ve eleştirilebilir yönlerine rağmen tarihsel ve siyasal önemini ortaya koymaktadır.

Ercan Jan Aktaş yazdı | Çatışmadan barışa: Bir yasanın sınırları ve imkanları
Ercan Jan Aktaş yazdı | Çatışmadan barışa: Bir yasanın sınırları ve imkanları

Ancak çatışmanın sona ermesi, tek başına barışın kendisi değildir. Asıl mesele, bu hukuki geçişin demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve hukuk devletini güçlendiren yeni bir siyasal ufka dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Oysa teklif, bu açıdan hiçbir şey sunmamaktadır. Böylesi bir ufka da sahip değildir. Metnin temel yaklaşımı, demokratik bir toplumsal dönüşüm perspektifinden çok, devletin güvenlikçi bakış açısını koruyan bir çerçeveye yaslanmaktadır. Uluslararası barış inşası ve çatışma dönüşümü alanlarına çalışan Amerikan sosyolog John Paul Lederach’ın ifade ettiği gibi: “Mesele yalnızca arzu edilmeyen bir şeyi nasıl sona erdireceğimiz değil, arzu edilen şeyi nasıl inşa edeceğimizdir.”

Bu anlamıyla çerçeve yasada devletin kurucu ilkeleri, toplumsal hassasiyetler adı altında korunurken, bu hassasiyetlerin önemli bir bölümü yurttaşların eşit haklarını genişletmekten ziyade devletin mevcut siyasal ve ideolojik sınırlarını gözeten milliyetçi refleksler üzerinden tanımlanmaktadır. Dolayısıyla teklif, çatışmanın sona ermesi için gerekli hukuki zemini oluşturma iddiasına sahip olsa da, barışın demokratikleşmeye ve eşit yurttaşlığa açılacağı daha kapsamlı bir siyasal ufku henüz yeterince ortaya koymamaktadır.

Kürt sorunu gibi iki asırlık bir meselenin tek bir yasal çerçeveyle çözülebileceğini beklemek elbette gerçekçi değildir. Ancak bu düzenleme, iki asırlık bir sorunun şiddet araçları üzerinden yürütülen çatışmalı sürecinden diyalog ve müzakere zeminine geçiş açısından önemli bir eşik olarak okunabilir. Bu yazının asıl amacı da yasanın bu tarihsel anlamını inkâr etmek değil, Meclis’ten geçip yürürlüğe girmesi ile pratikte hayata geçirilmesi arasındaki mesafeye ve bu sürecin önündeki ciddi siyasal ve hukuki engellere dikkat çekmektir. Unutmamak gerekir ki, barış anlaşmaları ve anayasal düzenlemeler, çatışmanın sona ermesiyle tamamlanan belgeler değil; yeni bir siyasal uzlaşının kurulmasını mümkün kılan daha geniş bir sürecin parçalarıdır.

Çünkü söz konusu düzenleme, Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla birlikte kendiliğinden hayata geçecek bir yasa niteliğinde değildir. Yasanın uygulanabilmesi için öncelikle tespit ve teyit mekanizmalarının işletilmesi, ardından Millî Güvenlik Kurulu düzeyinde gerekli değerlendirme ve kabullerin yapılması, sonrasında ise geri dönüş sürecine ilişkin listelerde yer alacak isimlerin ilgili kurullar tarafından onaylanması gerekmektedir.

Dolayısıyla yasa, yürürlüğe girdiği andan itibaren tamamlanmış bir süreç değil, birbirini izleyen ve her biri kendi içinde ciddi siyasal gerilimler, yetki sorunları ve çelişkiler barındıran yeni bir sürecin başlangıcı olacaktır. Asıl mesele de tam burada ortaya çıkmaktadır. Çatışmayı sona erdirmeyi amaçlayan bu hukuki çerçevenin, uygulama aşamasında devletin güvenlikçi reflekslerini yeniden üreten bir mekanizmaya mı dönüşeceği, yoksa gerçekten diyalog, müzakere ve toplumsal barışın önünü mü açacağı henüz açık değildir. Bu nedenle yasanın nasıl uygulanacağını ve hangi siyasal sonuçları doğuracağını bugünden kesin biçimde öngörmek mümkün değildir. Önümüzdeki dönemin asıl tartışması, yasanın kabulünden çok, onun hangi siyasal irade ve anlayışla hayata geçirileceği olacaktır.

PKK silah yakma töreni
Ercan Jan Aktaş yazdı | Çatışmadan barışa: Bir yasanın sınırları ve imkanları

Barışın militarizmden arındırılması

Anarşist, antimilitarist, vicdani retçi bir sosyal bilimci ve yazar olarak bu çerçeve yasaya, yıllardır savunduğum politik ve etik ilkeler doğrultusunda iki temel şerh koyuyorum. Birincisi, devlet, şiddet, militarizm ve toplumsal barış üzerine uzun yıllardır akademik çalışmalar, gazetecilik faaliyetleri ve siyasal mücadeleler içinde söz ve eylem üretmeye çalışan biri olarak, bu yasayı yalnızca bir hukuk metni olarak değil, devletin şiddetle kurduğu ilişkinin yeni dönemde nasıl biçimleneceğinin göstergesi olarak okuyorum.

Türkiye’de devletin resmî ve militarist politikalarını sorgulamak, eleştirmek ve bunlara itiraz etmek benim için yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda uzun yıllardır sürdürdüğüm yaşam pratiğinin temel unsurlarından biridir. Bireysel ve kolektif olarak yürüttüğüm çalışmalar, kurduğum söz ve gerçekleştirdiğim eylemler nedeniyle hakkımda açılan dört dava sonrasında Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan politik mültecilerden biri oldum. Bana yöneltilen suçlamaları hiçbir zaman kabul etmedim. Daha önemlisi, bugün Avrupa’da politik mülteci olarak yaşamımı sürdürürken de itiraz ettiğim şeylerden vazgeçmiş değilim. Çünkü devletin yasallığı ile bireyin vicdanı, özgür iradesi ve politik meşruiyeti her zaman aynı yerde durmayabilir.

Benim açımdan bunun en açık örneği vicdani rettir. Türkiye’de yaptığım vicdani ret yasal bir hak olarak tanınmıyordu; ancak benim için ve zorunlu askerlik karşısında vicdani, etik ya da politik gerekçelerle itiraz eden herkes açısından meşru bir itirazdı. Burada belirleyici ayrım tam da budur: Bir eylemin devlet hukukunda suç sayılması, onun ahlaki ve politik olarak gayrimeşru olduğu anlamına gelmez. Aksine, kimi zaman toplumsal dönüşümün önünü açan itirazlar, mevcut hukukun sınırlarına çarparak görünür hâle gelir.

Türkiye’de vicdani ret hareketinin 1989’da anarşist doktor Tayfun Gönül’ün vicdani reddiyle başlayan tarihi de bu açıdan yalnızca askerlik hizmetine karşı bireysel bir itirazın tarihi değildir. Bu hareket, militarizmi, savaşın toplumsallaştırılmasını ve devletin birey üzerindeki zorlayıcı gücünü sorgulayan savaş karşıtı bir mücadelenin parçası olarak gelişti. Vicdani ret, “askerlik yapmak istemiyorum” demekten daha fazlasını söyleyerek, savaşın kaçınılmaz olmadığını ve devletin bireyden savaşmaya hazır olmasını talep etmesinin sorgulanabilir olduğunu ortaya koydu.

Bu nedenle vicdani ret mücadelesi ile bugün tartıştığımız çerçeve yasa arasında tarihsel ve politik bir bağ kurmak mümkündür. Türkiye’de vicdani ret hareketinin ortaya çıktığı dönemde Abdullah Öcalan da Kürt sorununun şiddet denkleminden çıkarılarak siyasal ve hukuksal bir zeminde ele alınması gerektiğini savunan bir siyasal söylem geliştirmeye başladı. Aradan geçen on yıllar boyunca bu iki mücadele farklı kanallardan ilerlemiş olsa da ortak bir soruya dokundu: Devletin şiddet tekeline dayalı siyasal düzeninden, çatışmaların siyasal ve toplumsal yollarla çözülebildiği bir düzene nasıl geçilecektir?

PKK Zap'tan çekildiklerini duyurdu
Ercan Jan Aktaş yazdı | Çatışmadan barışa: Bir yasanın sınırları ve imkanları

Uygulama, güvenlik ve devletin sınırları

Çerçeve yasasının ortaya koyduğu mekanizmalar üzerinden çok basit ama yaşamsal bir soru ile devam etmek istiyorum: Dağdan gelecek gerillalar, cezaevlerinden çıkacak siyasi tutsaklar ve diasporadan Türkiye’ye dönecek siyasetçi, akademisyen ve gazeteciler arasında bugüne kadar askerlik yapmamış olanlar ne olacaktır? Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut yasaları bakımından bu kişiler askerlik yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakılacak mıdır? Bu sorunun cevabının kimde olduğunu, hangi hukuki düzenlemenin bu meseleyi nasıl çözeceğini bugün bilmiyorum. Ancak bir vicdani retçi olarak yıllardır söylediğim yerde bugün de ısrar ediyorum: Vicdani ret bir lütuf, bir ayrıcalık ya da devletin vereceği bir izin değil; temel bir insan hakkıdır. Eğer gerçekten çatışmadan barışa geçmekten söz ediyorsak, bu hakkı görmezden gelen bir barış hukukunun kendi içinde önemli bir çelişki taşıdığını da kabul etmek gerekir.

İkinci şerhim ise doğrudan bu yasanın öngördüğü dönüş ve kabul mekanizmalarının siyasal niteliğiyle ilgilidir. Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, sahip olduğum politik saiklerle kurduğum söz ve içinde bulunduğum eylemler nedeniyle, devletin savcıları tarafından yıllardır “terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına propaganda” gibi formülasyonlarla “terörle iltisaklılar” torbasına yerleştirilen binlerce insandan biriyim. Şimdi bu çerçeve içinde bana ve benim gibi insanlara fiilen şu söylenmiş oluyor: Bu torbadan çıkabilmek için önce devletin yetkili kurullarına adınızı bildirmeniz, ardından da kendiniz hakkında devletin kurduğu suçlama ve ilişkilendirme çerçevesini kabul ettiğinizi beyan etmeniz gerekiyor.

Yetkili kurulların onayından sonra Türkiye’ye dönebileceksiniz; fakat bunun karşılığında yalnızca fiziksel olarak dönmeniz değil, aynı zamanda yıllardır kurduğunuz siyasal sözle ilişkinizi de yeniden tarif etmeniz beklenebilir. Başka bir ifadeyle, dönüşün ön koşulu yalnızca hukuki bir prosedürü tamamlamak değil, devletin sizin hakkınızdaki tanımını kabul etmek ve hayatınızdan, düşüncelerinizden, itirazlarınızdan ve politik sözünüzden belirli bir süre için vazgeçmek olabilir. Eğer barışa dönüş, insanlardan kendi sözlerini susturmalarını, itirazlarından vazgeçmelerini ve devletin çizdiği sınırlar içinde yeniden tanımlanmalarını talep edecekse, burada yalnızca bir dönüş prosedürünü değil, barışın hangi koşullarda mümkün kılındığını tartışmamız gerekir. Barış, insanları susturarak değil, onların yeniden konuşabilmelerinin koşullarını yaratarak kalıcılaşabilir.

Ercan Jan Aktaş yazdı | Çatışmadan barışa: Bir yasanın sınırları ve imkanları
Ercan Jan Aktaş yazdı | Çatışmadan barışa: Bir yasanın sınırları ve imkanları

Barışın toplumsal özneleri

İşte tam da burada, mevcut militarist ve egemen sisteme itirazı olanların devreye girmesi gerekiyor. Çünkü varlığını toplumsal ve siyasal farklılıkları ayrıştırma, ötekileştirme ve karşı karşıya getirme üzerinden sürdüren; kendi politikalarına onay verenleri “makbul yurttaş” olarak tanımlarken, bu sınırların dışında kalanların itirazlarını kriminalize eden bir devletin, toplumsal barışı kendi başına inşa etmesini beklemek gerçekçi değildir. Devletin güvenlikçi refleksleriyle hazırlanmış bir yasanın demokratik bir barışa dönüşebilmesi, yalnızca devlet kurumlarının iradesine bırakılabilecek bir mesele de değildir. Tam tersine, barışın toplumsal bir karşılığının ve demokratik bir öznesinin oluşması gerekir.

Bu nedenle Türkiye’de yıllardır devletin tekelindeki şiddete karşı söz ve eylem geliştiren, militarizme itiraz eden ve toplumsal barış mücadelesi yürüten bütün kesimlerin bu yeni dönemde yalnızca izleyen değil, sürece müdahil olan özneler hâline gelmesi gerekiyor. Vicdani retçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, sosyalistler, komünistler, anarşistler, ekolojistler, demokratlar ve farklı toplumsal mücadele alanlarında söz üreten herkes, barışın yalnızca devletler ve silahlı aktörler arasında kurulacak bir mutabakat olmadığını hatırlatmak zorunda.

Çünkü gerçek bir barış, yalnızca dağdaki silahların susmasıyla değil; sokakta, okulda, kışlada, cezaevinde, mecliste ve gündelik hayatın bütün alanlarında militarist zihniyetin gerilemesiyle mümkün olabilir. Yalnızca gerillanın silah bırakmasını değil, devletin de toplumu güvenlikçi bir bakışla tanımlama alışkanlığından vazgeçmesini; yalnızca siyasi tutsakların serbest bırakılmasını değil, farklı düşüncenin kriminalize edilmesine son verilmesini; yalnızca diasporadakilerin geri dönüşünü değil, dönenlerin yeniden susmaya zorlanmadığı bir siyasal ve toplumsal zeminin kurulmasını hedeflemeliyiz.

Benim için bu nedenle mesele, bu yasanın yalnızca çıkıp çıkmayacağı değildir. Asıl mesele, bu yasanın Türkiye’yi nasıl bir toplumsal ve siyasal geleceğe taşıyacağıdır. Eğer önümüzdeki dönem yalnızca silahların bırakıldığı, fakat devletin militarist diliyle yurttaşı makbul ve makbul olmayan diye ayırmaya devam ettiği bir dönem olacaksa, bunun adına barış demek zor olacaktır. Barış, devletin topluma lütfedeceği bir sonuç değil; toplumun özgürleşme, eşitlik ve adalet talepleriyle birlikte kuracağı bir süreçtir.

Ve şimdi tam da bu nedenle soruyorum: Vicdani retçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, sosyalistler, komünistler, anarşistler, ekolojistler, demokratlar ve bütün savaş karşıtları… Şimdi değilse ne zaman?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş