İSTANBUL (Medyascope) – Suriye’deki Kürtlerin Şam yönetimiyle entegrasyon sürecini değerlendiren Sarkis Kassargian, sürecin geleceğinin Türkiye’deki gelişmelere bağlı olduğunu söyledi. Kassargian, İsrail ile Türkiye arasında Suriye üzerinden bir nüfuz mücadelesi yaşandığını belirtti.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın konuğu olan gazeteci Sarkis Kassargian, Suriye’deki gelişmeleri ve Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Şam yönetimiyle entegrasyon sürecini değerlendirdi. Kassargian, iki tarafın da baskı altında olduğu için entegrasyona mecbur kaldığını, ancak sürecin geleceğine ilişkin belirsizliklerin sürdüğünü söyledi.
Şam yönetiminin elinin daha güçlü olduğunu belirten Sarkis Kassargian, entegrasyon sürecinin Şam’ın yaklaşımına doğru ilerlediğini ifade etti. Mazlum Abdi’nin SDG’nin adının değişerek varlığını sürdürmesi ve Kürtlerin anayasal haklarının tanınması gibi başlıklara dikkat çektiğini aktaran Kassargian, merkezi hükümette temsil, askeri yapı ve kadın savaşçıların durumu gibi konuların ise henüz çözüme kavuşmadığını söyledi.
Kassargian, Suriye’deki Kürtlerin sürecin güvencesi olarak yalnızca Şam’la yapılacak anlaşmaya veya anayasal düzenlemelere bakmadığını belirtti. Geçmişte Suriye’deki anayasaların uygulanmadığını söyleyen Kassargian, Kürtlerin Türkiye’deki gelişmeleri yakından izlediğini ve Mazlum Abdi’nin Türkiye’ye gitmeye hazır olduğuna ilişkin mesajlar verdiğini aktardı.
Ruşen Çakır’ın İmralı Heyeti’nin Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in Türkiye ziyaretini sürecin bir parçası olarak değerlendirdiğini aktarmasının ardından Sarkis Kassargian, Türkiye’deki sürecin Suriye’deki gelişmeler açısından belirleyici olduğunu söyledi. “Bu sürecin sonuna kadar gidip gitmeyeceği Türkiye’den ibarettir” diyen Kassargian, Türkiye’deki sürecin çökmesi halinde Suriye’deki anlaşmanın da devam etmeyeceğini ifade etti.

İsrail-Türkiye rekabeti
Sarkis Kassargian, İsrail’in Ebu Zuhr saldırısını da Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet bağlamında değerlendirdi. İsrail’in Suriye’nin güneyinde askeri varlık istemediğini ve Suriye hava sahasını kullanmasını engelleyecek bir kapasitenin oluşmasına karşı çıktığını belirten Sarkis Kassargian, Türkiye’nin radar ve hava savunma sistemi yerleştirmesinin İsrail açısından sorun oluşturduğunu söyledi.
Son bir buçuk-iki yıldaki gelişmelerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Kassargian, “İsrail’le Türkiye arasında bir nüfuz mücadelesi var” dedi. Bu mücadelenin doğrudan askeri çatışmaya dönüşmesini beklemediğini, ancak tarafların desteklediği gruplar üzerinden çatışma yaşanabileceğini söyledi.
Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir
“Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Uzun zamandır Suriye konuşmuyorduk ama yeniden konuşma vakti geldi ve tabii ki Suriye’yi en iyi bilen meslektaşlarımızdan Sarkis Kassargian’la konuşacağız. Sarkis, merhaba.
Sarkis Kassargian: Merhaba Ruşen abi.
Ruşen Çakır: Özlettin kendini diyeceğim. Arada biz seninle sohbet ediyoruz ama o kadar çok mesele girdi ki Türkiye’nin gündemine. Bir de İran savaşı, Suriye’yi biraz unuttuk o büyük Halep olaylarından sonra ama şimdi iki tane çok önemli gelişme var. Bu gelişmelerin bir şekilde birbiriyle de ilişkisi var tabii ki. Öncelikle Kürtlerin yani SDG’nin ya da YPG’nin, PYD’nin — birçok isim var malum — entegrasyonu konusunda bayağı bir gelişme sağlanması ve özellikle Kürtlerin, Mazlum Abdi başta olmak üzere, bu konuda çok açık net bir şekilde Suriye ile entegrasyon konusunda geçmişe kıyasla çok daha net hatta bir tür öz eleştirel tavırları var. Bir diğer husus da İsrail’in kendi sınırıyla pek alakası olmayan bir hava üssüne saldırısı var. Ve buradaki hedefin de esas olarak Türkiye olduğu iddiası, ki iddianın ötesinde. Şimdi bunlar iç içe geçmiş hususlar. Çünkü Türkiye deyince Suriye’deki Kürtler de geliyor akla. Önce SDG meselesinden başlayalım. Gerçekten entegrasyon tam olarak gerçekleşti mi? Mazlum Abdi en son Rudaw‘a demiş ki, “Artık üniformayı çıkartmak istiyorum” demiş. Oldu bitti mi?
Sarkis Kassargian: Şimdi entegrasyonda şöyle bir husus var bence. İki taraf da bu entegrasyona mecbur kalmış durumda. Yani ikisi de entegrasyonu başarılı yürütmeye çalışıyorlar. Çünkü baskı altındalar. Ama her bir tarafın aslında entegrasyona bakışı biraz farklı. Şimdi çoğunlukla Şam bakışı daha üstün görünüyor bu süreçte. Çünkü Şam’ın eli daha güçlü. Yani Şam’ın baskısı, Mazlum Abdi üzerinde işte SDG üzerinde daha büyük olduğu için aslında Şam bu süreci kendi entegrasyon perspektifine doğru çekmeyi başarmış görünüyor. Ama burada işte başka bir husus önümüze çıkıyor. O da bu entegrasyonun ne kadar devamlı geleceği ya da ne kadar sabit olarak kalacağı. Çünkü mesela Mazlum Abdi ‘‘Entegrasyon oldu’’ diyor, ‘‘Her şey tamamen anlaştığımıza göre yürüdü’’ diyor. Ondan sonra da iki önemli cümle var o Rudaw‘la yaptığı röportajda. Birincisi, SDG’nin kalacağı yani bir şekilde adının değişeceği, ikincisi de ‘‘Birçok uzlaştığımız, anlaştığımız nokta var ki daha gerçekleşmedi. Onların gerçekleşmesini bekliyoruz’’ diyor. Ve genel bir anlatımda ya da genel bir adlandırmayla diyor ki, işte ‘‘Kürtlerin anayasal hukukları’’ ya da ‘‘Kürtlerin hukuklarını anayasa çerçevesi içerisinde tanımak’’ ki bu da baktığımızda artık daha çok yani anayasal haklar dediğimizde dilden başlar da çok yere kadar uzanır. İşte Kürtlerin merkezi hükümette nasıl yer alacağı, hangi bakanlıklarda askeri anlamda nasıl bir sistem uygulanacağı. Mesela YPG’nin kadın kolu var, galiba YPJ olarak geçiyor. Onun akıbeti ne olacak? Çünkü işte Suriye ordusuna katılamıyorlar, orada çünkü kadın unsurları yok. İçişleri Bakanlığı’na bağlı teröre karşı mücadele birimine katılacaklar vesaire. Şimdi bunlar genelde bakıldığında anlaşılmış ve yürüyen işlemler, süreçler. Ama biraz içeriye detaylara geldiğimizde ben daha çok bu açıklamaların iki tarafın da baskı altında olup işte ‘‘biz uzlaşmaya hazırız, uzlaşmaya doğru gidiyoruz’’ anlamında yapıldığını düşünüyorum. Tabii ki bazen sorunlar da çıkıyor iki taraf arasında. Hatta mesela çatışmaya kadar da uzanabiliyor ama o baskılar nedeniyle iki taraf hemen işe geçerek bunları bastırmaya çalışıyor ya da bu sorunları bir çeşit bence halının altına süpürmeye çalışıyorlar. Daha çok bana göre yani ben konuştuğumda ya da işte okuduğumda, bazı orada o bölgede yaşayan Kürt gazetecilerle konuştuğumda vesaire bana böyle bir, nasıl diyeyim, bir düşünce hakim oluyor ki Kürtler artık ‘‘Şimdilik hiçbir şey gelmez elimizden. Bu Trump’ın iki senesini bekleyelim’’ anlamında bir politika yürütüyor gibi görünüyorlar. Yani bunu doğrudan böyle söylemiyorlar ama sonunda yani bir gazetecilik hissiyle bunu anlayabiliyoruz, hissedebiliyoruz. Bir de ikincisi de senin de dediğin gibi Türkiye ile ilgili bu konu, yani Türkiye’deki sürecin devam edip de nereye kadar ulaşacağıyla ilgili. Çünkü Suriye’deki Kürtler de biliyor ki kendi garantileri aslında ne Şara ile yaptıkları anlaşmada ne de işte o anayasal çerçevesindeki hukuklar. Çünkü Suriye’de her zaman mükemmel, harika anayasalar vardı ama bu anayasalar hiçbir gün uygulanmadı. Onun için garantörü biraz daha Türkiye olarak bakıyorlar. Zaten sen de görmüşsündür yani Mazlum Abdi bu ikinci defa, ikinci görüşmede ‘‘Ben Türkiye’ye gitmeye hazırım. Oradan bir mesaj bekliyorum’’ anlamında açıklamalar da yapıyor.
Ruşen Çakır: Çarşamba günü İstanbul’da benim de dahil olduğum bir grup gazeteciye İmralı Heyeti bir bilgilendirme toplantısı yaptı. Orada dile getirilen hususlardan birisi de Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in Türkiye’ye ziyareti meselesinin de sürecin bir parçası olduğunu söyledi. Zaten biliyorsun o Halep’te başlayan o çatışmanın sonrasında PKK’dan farklı farklı şeyler çıktı. Daha doğrusu Öcalan ve Kandil arasında fark oldu. Hatta izledin mi bilmiyorum, benim Duran Kalkan’la yaptığım röportajda da…
Sarkis Kassargian: İzledim o röportajda, evet.
Ruşen Çakır: Duran Kalkan örtülü bir şekilde bu farklılıkları söyledi. Şimdi anladığım kadarıyla Mazlum Abdi, Öcalan tarafından geliştirilen o ‘‘demokratik entegrasyon’’ diye tanımladığı, vurguladığı ve sadece Türkiye için değil herkes için, onun çizgisinde hareket ediyor. Bir de şöyle önemli bir not var tabii; bu hareket PKK sayesinde var oldu ve gelişti, ilk kuruluşundan gelişimine kadar. Öyle değil mi?
Sarkis Kassargian: Evet.
Ruşen Çakır: Yani mesela IŞİD’le mücadelede PKK takviyesi olmasa, Kandil’den Türkiye’den militanlar gelmese ne kadar olabilirdi? Hatta silah, mühimmat. Şimdi PKK’nın kendini feshettiği bir yerde bu hareketin YPG olarak varlığı zaten mümkün olamayacaktı herhalde.
Sarkis Kassargian: Ben o röportajı da izledim. Ondan sonra bir makale de yazmıştın. Onu da okudum. Şimdi ben bu seslerin aslında oyunun bir parçası olduğunu düşünüyorum. Şu yönden, Öcalan ve Mazlum Abdi aslında bu kanadın bir siyasi temsilcileri de oluyorlar. Her ne kadar Türkiye’de işte Kürt sorunu yalnızca Öcalan’dan ibaret değil deniliyorsa da sonunda belli ki yani bu sorunun çözümü Öcalan’la başladı. Yani Sayın Bahçeli bile çağrısını Öcalan’a yaptı. Kürt hareketine vesaire yapmadı. Suriye’de de aynısı. Yani her ne kadar işte Şam ‘‘Kürtler yalnızca SDG’den ibaret değil’’ vesaire diyorsa ama aslında bu sorunun muhatabı SDG oldu ya da Mazlum Abdi oldu. Hatta şunu da not olarak düşmemiz değerlidir bence. Şara, Suriye’deki işte silahlı gruplar vesaire dediğimizde yalnızca Mazlum Abdi ile bir masaya oturup imza attı. Yani öbürlerini karşıladı, konuştu vesaire. Ondan sonra işte İçişleri Bakanı, Savunma Bakanı vesaire anlaşmalar yaptı. Ama Mazlum Abdi ile Şara anlaşması ikisi tarafından imzalandı ki orada da o muhatap alma konusu daha da belli oldu. Şimdi Kandil’e gittiğimizde Kandil’in bir siyasi temsilciliği yok. Yani Kandil’in sözü yalnızca PKK’yı bağlıyor. Yalnızca Kandil’i bağlıyor. Onun için daha rahat konuşabiliyor. İsteklerini daha da böyle üst perdeden alabiliyor. Şartlarını daha da şiddetlendirebiliyor vesaire vesaire. Ama aynısını mesela Abdi yapamaz. Çünkü dediğim gibi Abdi üzerinde hem Türkiye, Amerika baskısı var hem de içeride kendisi de söyledi, yani ‘‘Halep’i kaybettik’’ dedi, ‘‘Rakka’yı kaybettik.’’ Ondan sonra Kürt bölgelerinde sonuna kadar direnme mesajı verdiğimizde oraya getirmek istedi. Yani o mesajı verdiğimizde artık işte başka ülkeler ya da araya girip de bir anlaşmaya vardık. Yani ‘O mesajı vermeseydik bu anlaşma da olmazdı’’ demeye getirdi benim gördüğüme göre. Şimdi şu baskılardan dolayı Mazlum Abdi daha çok işte evet entegrasyon, evet çözüm, evet daha barışçı bir şey, işte Suriye’nin geleceği vesaire vesaire. Kandil’e gittiğimizde şartlar biraz daha da sertleşiyor. O da dediğim gibi iki tarafın konumuyla alakalı. Ama sonunda herkes biliyor, yani Suriye’dekiler de biliyor. Hatta bölgede Arap gazeteciler de aynısını söylüyor. Yani bu sürecin sonuna kadar gidip gitmeyeceği Türkiye’den ibarettir. Yani mesela şöyle bir örnek verelim, bir senaryo olarak diyelim ki, yani Allah korusun yarın Türkiye’de süreç çöktü. Suriye’de Abdi ile Şara arasındaki bu anlaşmanın devamı gelebilir mi sence? Bence gelmez kesinlikle. Yani orada da bu süreç çöker. Onun için hem Mazlum Abdi hem Suriye’deki işte SDG’deki Kürtler vesaire genelde Türkiye’ye bakıp Suriye’yi anlamaya çalışıyorlar ya da Suriye’deki planlarını, siyasetlerini çiziyorlar. Bu da tabii ki çok kısa süreli planlamalar oluyor. Çünkü Türkiye’de ne olup biteceğini bilmiyorlar. Onun üzerinden yaptıkları için, ben onun adına şey diyorum, yani biraz günlük, günümüzü geçirelim anlamında siyasetlerle devam etmeye çalışıyorlar bence.
Ruşen Çakır: Peki şimdi İsrail meselesine geçmeden önce şunu da sormak istiyorum. Entegrasyondan bahsediyoruz ama sadece Kürtleri ilgilendiren bir mesele değil bu. Çok ciddi bir Alevi meselesi var, Dürzi meselesi var, gayrimüslimler var. Onlar pek konuşulmuyor. Kötü haber de gelmiyor pek. Çok şükür. Yani böyle bir ara yaşanan birtakım gerek Dürzilerle gerek Alevilerle bir şeyler oluyordu. Onlar da pek olmuyor diye görüyoruz. Oralarda işler tıkırında mı yoksa bir uyuyan dev mi var?
Sarkis Kassargian: Yok, güç yok. Şimdi şöyle bir şey, Dürzilerle ilgili zaten konu İsrail’den ibaret. Yani artık o konu tümüyle İsrail ya da İsrail’in güvenliği çerçevesinde görünüyor. Öyle tartışılıyor. Zaten İsrail de her zaman ona atıf yapıyor. Alevilerle ilgili, Alevilerin şöyle bir sorunu var; Alevileri sahiplenen hiç kimse yok. Yani işte Dürzilerin arkasında İsrail var. Kürtlerle ilgili hem Kandil var, işte yani yaklaşık yarım asırdır savaşan bir örgüt var. Orada örgütlenme var, silah var, birikim var, tecrübe var. Bir de az ya da çok Türkiye’nin bu süreci sahiplenmesi var. Bir de Amerika’nın orada bir tavrı var. Yani bazı Amerikalı senatörler unutmamalıyız o savaşlarda işte Halep, Rakka’dan sonra artık Türk bölgelerine geldiklerinde mesela Lindsey Graham o zaman çok büyük açıklamalar yapmıştı, tehditlerde bulunmuştu vesaire. Alevilerin öyle bir durumu yok. Onun için Alevilerden zaten kimler entegre olurlar, olmazlar vesaire zaten netice anlamında entegre olmuş sayılıyorlar genelde. Çünkü seslerini çıkartmıyorlar. Bir de şeytanlaştırma şeyi de var. Yani her şeyi, Esad’ın yaptığı her şeyi tüm Aleviler grup olarak yapmış gibi, yani öyle sunuluyor vesaire. Hristiyanlarla ilgili, açıkçası Hristiyanlar en rahat görünüyor. Yani Hristiyanlarla ilgili mesela son ayda tek bir cinayet işlenmiş, tek bir öldürme şeyi var. O da her ne kadar genç bir Hristiyan olsa da sonunda yani din üzerinden de işlenmemiş bir cinayet olabilir. Tabii ki bilinmedi kimin öldürdüğü. Motorla geçen birisi öldürüp bir köyde yoluna devam etti. Ama diyelim ki din nefreti üzerinden işlenen bir cinayet. Tek bir cinayetten söz ediyoruz mesela. Alevilerde durum böyle değil, daha da çok cinayetler işleniyor. Tabii ki eskiye kıyaslanarak çok çok az ama yine de var. Dürzilerle zaten güneyde doğrudan bir çatışma yok. Orada İsrail’in kırmızı çizgisi var. Şam’da da pek çok az olaylar oluyor o Dürzi mahallelerinde, Dürzi bölgelerinde. Yani genelde o bölgeler de sakin. Son hatırlayacaksın iki hafta önce bir patlama olmuştu. Bir bomba patlamıştı bir araç içerisinde o Dürzi bölgelerinde. Yani genelde daha da sakin. Onun için entegrasyon tabii ki şöyle, yani bu SDG’den sonra artık Dürzilerle bir çözüm bulma süreci başlayacağını düşünüyorum. Zaten Şeybani de Dışişleri Bakanı da şey dedi, yani ‘‘İsrail’le bir güvenlik anlaşmasına dönmek için görüşmeler yakında başlayacak’’ dedi. Şimdi güvenlik anlaşması dediğinde zaten Dürziler de oraya dahil oluyorlar. Çünkü Dürzi meselesi dediğim gibi İsrail için artık bir güvenlik meselesi olarak tanımlanıyor.
Ruşen Çakır: Peki, şimdi İsrail demişken Ebu Zuhur saldırısına gelelim. Bir askeri üsse — hava üssü değil mi, yanlış söylemiyorum? — İsrail’den çok uzakta bir yerde ve Türkiye’nin oraya bir heyet yolladığı, askeri heyet yolladığı ve oraya yerleşmeyi düşündüğü iddiaları üzerine İsrail’in saldırısı var. Ve bunu Amerikan Büyükelçisi ve Suriye’ye de bakan Tom Barrack da bütün detaylarıyla anlattı ve Türkiye ile İsrail’in bir tür eşikten döndüğünü de söyledi hatta. Şimdi bu olay çok alarm verici bir olay ve o konuda özellikle İsrail medyasında Türkiye aleyhtarı yayınların iyice arttığı söyleniyor. Tabii birtakım siyasetçiler de sosyal medyadan şuradan buradan bunu dile getiriyorlar ve işin içerisinde bir de tabii ki Kürt boyutu muhakkak var. Onu sormak istiyorum. Ebu Zuhur olayı gerçekten çok kritik bir olay mı? Çünkü bir yandan da Şam yönetiminin İsrail’le arasının hiç de kötü olmadığını biliyorduk.
Sarkis Kassargian: Şimdi son bitirdiğin yerden başlayayım istersen o Kürtlerle ilgili. Çünkü bir hatırlarsak 18-19 ay önce Sayın Bahçeli o çağrısını yaptığında o çağrıyı nasıl izah etmişti? Demişti ki, Türkiye’ye tehditte bulunan unsurlara karşı o iç birliğimizi vesaire sağlamak için… Yani o çok önemliydi. Çünkü o zaman biraz daha siyasi bir söylem olarak görünen o çağrı aslında bugün daha da netleşti. Bugün değil yani Ebu Zuhur saldırısıyla değil, ondan önce sen de takip etmişsindir. Bu Washington Post‘un, New York Times‘ın yazdıkları; İran’a karşı planın nasıl işleyeceğini orada İsrail ve Amerika havadan vurup sonra Kürtler sahada harekete geçmeliydi. Ama Kürtler son dakikada vazgeçtiler. Çünkü Suriye’de kendilerine karşı yapılan hainlik olarak gördüler ve İsrail ve Amerika yeniden bizi yol ortasında bırakabilirler vesaire. Tüm bunları böyle bir araya getirdiğimizde son 1,5-2 yıldaki açıklamalar aslında daha da çok izah ediyor ki İsrail ile Türkiye arasında bir nüfuz mücadelesi var. Şimdi bence bu mücadele hiçbir zaman bir askeri çatışmaya kadar gitmez ama proxy üzerinden, yani İsrail’in kullandığı bazı gruplar taraflar üzerinden ve Türkiye’nin kontrol ettiği bazı gruplar taraflar üzerinden bir çatışmaya doğru gidebilir. Yani gidişat o yönde. Şimdi Tom Barrack’ın söyledikleri hakkında mesela bugün biraz önce sabaha doğru İsrail Savunma Bakanı şey dedi, ‘‘Tom Barrack doğru söylemiyor’’ dedi, ‘‘Mossad’ın başkanı Şeybani ile konuştuğunda ona dedik ki ‘Türkiye orada o radarları yerleştiremez, izin vermeyeceğiz’ ve ondan sonra o operasyonun devam etmesinden dolayı gidip artık vurduk. Yani Suriyeliler bizi dinlemedi’’ demeye getirmeye çalışıyor. Dediğin gibi yani Ebu Zuhur mesela aslında Türkiye’nin sınırının yaklaşık 60-70 kilometre güneyinde, İsrail’den çok uzak ama İsrail zaten ilk günden bir kırmızı çizgi çizdi orada. Dedi ki, ‘‘Suriye’de Suriye’nin güneyinde askeri varlık olmayacak ve genelde Suriye ordusunda bizim Suriye hava sahasını kullanmamızı engelleyen hiçbir güç ya da hiçbir kapasite olmayacak. Çünkü biz o hava sahasını kullanarak gidip İran’ı vuracağız, gidip Irak’taki Haşdi Şabi’yi vuracağız’’ vesaire vesaire. Şimdi oraya sen bir radar ve bir hava savunma sistemi koyduğunda artık Suriye sahasını kullanmak için bir koordinasyona geçmen gerekiyor ve bu koordinasyon her ne kadar Suriye ile olacaksa kesinlikle o hava savunma sistemi vesaire Suriyeliler çalıştırmayacak. Yani orada TSK çalıştıracak. Artık o koordinasyon ve izin alma TSK’den olacak. Onun için İsrail de ‘‘Buna izin vermeyeceğiz’’ diyor. Şimdi öbür tarafa baktığımızda Amerika’nın yani Tom Barrack’ın söylediği, Tom Barrack ‘‘İsrail haksız’’ demiyor, ‘‘Buna gerek yoktu’’ diyor, ‘‘Bu daha barışçı bir yolla çözülürdü’’ diyor. Ben Tom Barrack’ın söylediklerine pek takılmıyorum. Şu yönden, çünkü mesela Tom Barrack şey diyor, işte ‘‘Golan’ı İsrail işgal ediyor’’, aynı zamanda Trump Golan’ı resmen İsrail’e verdi. Yani şimdi ya Tom Barrack yanlış izah ediyor ya da Trump orada yalan söyledi o anlamda. Yani demek istediğim şu, Tom Barrack her zaman böyle daha çok Türkiye yanlısı, işte Körfez ülkelerinde Katar yanlısı vesaire açıklamalar yapıyor. Öbür tarafta bir kanat da var Amerika’da ki İsrail’in yaptıklarını haklı görüyor. Zaten Katz diyor ki, ‘‘Biz Amerika’yı ihbar ettik, yani Suriye’ye Ebu Zuhur’u vuracağız diye.’’ Şimdi haber verdik dediklerinde galiba Amerika’dan olumsuz bir duruş gelmemiş ki gidip vurdular. Yani Amerika ‘‘vurmayın’’ dememiş. Oradan da işte Kürtlerin bu sürece dahil olması; çünkü bana sorarsanız eğer bu Dürziler gibi Kürtlerle Şam arasında çatışmalar devam etseydi orada İsrail yine işte Kürtleri savunma ya da Kürtlerin bir katliama uğramaması vesaire yoluyla orada daha büyük hareketliliğe geçebilirdi ve hatta Kürtleri de kendi perspektifinden kendi hedefleri için kullanabilirdi SDG’yi.
Ruşen Çakır: Orada yalnız bir not düşeyim, sen demin de bahsettin, meşhur Halep olayından önce biliyorsun Paris’te Şam yönetimiyle İsrail’in bir toplantısı var ve ardından Halep olduktan sonra İsrail hiçbir şekilde topa girmedi.
Sarkis Kassargian: Evet. Zaten Washington Post da ona atıf yaparak ‘‘İsrail yanlış yaptı’’ anlamında bir şey söyledi. Çünkü İsrail hesaplamadı ki orada Kürtleri bırakırsan Kürtler de seni İran’da bırakır ya da seninle iş birliği etmez. Ben o makaleyi okuduğumda hemen Devlet Bahçeli’yi hatırladım açıkçası. Çünkü o şimdi daha çok anlaşılır oldu, Sayın Bahçeli’nin o zaman söylediği.
Ruşen Çakır: Bir de zaten şöyle bir şey var: Abdullah Öcalan sürecin başından itibaren yaptığı görüşmelerde, ki o görüşme notlarını bazen haberleştiriyoruz biliyorsun, oradalarda daha ilk andan itibaren sürekli bir İsrail faktöründen bahsediyor ve ‘‘Gazzeleşme’’ diye bir olaydan bahsediyor. Yani Halep’teki olayda da öyle, hani ‘‘Pirus zaferi’’ diyor bir de, ‘‘Kazanırsın belki ama aslında kaybedersin’’ diyor ve bölgede İsrail’in hegemonyasını kurmaya karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne iş birliği teklif ediyor. Çünkü İsrail’in aksi takdirde kendilerine yönelebileceğini söylüyor.
Sarkis Kassargian: Ben Gazze senaryosunu çok böyle Suriye’ye, Gazze’ye çok yakın görüyorum. Şu yönden, bir bakarsan genel anlamda Ruşen abi, yani Gazze’de Hamas vardı, Hamas direnişi. Herkes Hamas’ı destekliyordu, işte ‘‘Biz Hamas’ın arkasındayız’’, yani Türkiye’den gelen açıklamalar işte ‘‘Filistinli kardeşlerimizi yalnız bırakmayacağız, Gazzelileri katliama bırakmayacağız’’ vesaire vesaire. Bu Türkiye’ye özgü değil, yani Katar da aynısını diyordu, hem Arap ülkelerden birçoğu böyle diyor, doğrudan Hamas’la sorunu olmayan. Ama İsrail saldırıya geçtiğinde hiç kimse orada görünmedi ya da Hamas’ı hiç kimse hiçbir şekilde destekleyemedi. Niye? Çünkü orada İsrail bir soykırım söylemiyle çıktı, işte ‘‘biz katliama uğradık’’ vesaire ki artık ben İsrail’in kesinlikle o Hamas saldırısından haberdar olduğunu ama bırakıp da belli bir yere kadar ulaşması için bir plan yaptığını düşünüyorum. Ben o şekilde düşünenlerdenim, yani her ne kadar başka şekilde düşünenler olsa da. Şimdi sonunda ne oldu? Gazze kalmadı, Hamas evet, ‘‘Silahımızı bırakırız, işte biz siyasi, sosyal bir partiye dönüşebiliriz’’ vesaire vesaire. Şimdi Suriye’de artık bu cihatçı söylem daha da ön plana çıkmaya başladı İsrail’e karşı. Mesela beni korkutan eylemlerden birisi birkaç gün önce — videosu da var, istersen gönderirim, linke de koyabilirsin — şimdi Şam’da bir Şam Kalesi var, kalenin içerisinde bir turistik festival var, o turistik festivale işte savunma bakanı da katılıyor nedense, yani bilmiyorum. Çünkü turistik festivalde savunma bakanının bulunmasıyla hangi mesaj verilmek isteniyor? Şimdi orada savunma bakanıyla gelen, bakanla gelen bir grup asker Yahudilere karşı sloganlar atıyor, işte ‘‘yakacağız, öldüreceğiz’’ vesaire. Şimdi her zaman yani Suriye’dekiler bilirler, hatta bölgede de bilirler; bölgede Yahudilere karşı bir sorun yok. Yani hiç kimse, hiçbir Suriyeli İsraillilere karşı büyük tavır gösterirken ama bir kişi yalnızca Yahudi olduğu için onunla hiçbir sorun yaşamamıştır. Hatta Şam’da yaşayan Yahudiler var, yani evet sayıları çok azaldı ama var, Lübnan’da yaşayanlar var, Körfez ülkelerinde yaşayan Yahudiler var. Onlara mesela ben Suriyeli Yahudi diyorum, çünkü Suriyeliler onlar, sonunda dinleri Yahudi. Şimdi sen söylemini İsrail’den Yahudilere dönüştürürsen, yani bu söylem gittikçe daha yükselirse artık gel sana işte İsrail’e bir bahane daha, işte Yahudi antisemitizm, işte Yahudilere karşı soykırım vesaire. Ve korkum şu yönde: Öyle bir duruma geldiğinde Suriye, artık Suriye’nin yanında duran, yalnızca söylem nezdinde destekleyenlerin olması, yani sahada o desteğin karşılığının bulunmaması. Çünkü şöyle bir baktığımızda Esad döneminde mesela İsrail, Suriye ordusunu vuruyordu, yani ordu, işte havaalanları vesaire, ordu noktalarını, üslerini vesaire. Ne diyordu? ‘‘Ben vuruyorum ki İran burada yerleşmesin.’’ İran da ses çıkarmıyordu, yalnızca işte söylem nezdinde tehditler vesaire ama sahada hiçbir hareketlilik yoktu, İran’dan karşılık yoktu. Şimdi Esad gitti, Şara geldi, İran gitti, Türkiye geldi ama durum aynısı. Yine İsrail vuruyor, yine saldırıyor. Şimdi Ebu Zuhur’dan önce hatırlayacaksın Tifor’a saldırdı, aynı bahaneyle, aynı sebepten. Hama havaalanına saldırdı, aynı sebepten. Dera’da saldırdı, aynı sebepten. Güneyde genişletiyor o güvenlik bölgesini ve aynı bahaneyi veriyor, yine Suriye’yi vuruyor, Türkiye’nin burada yerleşmemesi için ve yine Türkiye’den yalnızca söylem nezdinde açıklamalar var ama sahada bir hareketlilik yok. Acaba nasıl ki Esad döneminde Suriye, İran ile İsrail arasındaki o çekişmenin sahasıydı, şimdi de Suriye mi o Türkiye-İsrail çekişmesinin sahası oldu? İşte o beni biraz böyle tedirgin ediyor.
Ruşen Çakır: Evet, zaten bütün mesele de orada. Yayının başlığını da oradan çıkartacağım zaten: ‘‘İsrail-Türkiye çekişmesinin gölgesinde Suriye’nin entegrasyonu.’’
Sarkis Kassargian: Evet, kesinlikle. kesinlikle.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Sarkis yayınımıza katıldığın için.
Sarkis Kassargian: Ben teşekkür ederim. Bir daha artık kendimi özletmeyeceğim bu kadar. Bir şey olduğunda hemen konuşuruz.
Ruşen Çakır: Eyvallah, çok sağ ol, çok sağ ol.
Sarkis Kassargian: Eyvallah.
Ruşen Çakır: Evet, Suriye’yi konuştuk. Suriye’nin entegrasyonunu ve buradaki Türkiye-İsrail çekişmesini konuştuk. Meslektaşımız Sarkis Kassargian anlattı. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.“








