Anneannemin çocukluğu Aydın’da geçmiş. 27 Mayıs’ta 11 yaşında. O günlerde, Aydın demek, Menderes demek.
Anneannemin babası da, nenem gibi öğretmen. Demokrat Parti’nin özellikle son senelerinde Cumhuriyet’i dörde katlayarak ceketinin cebinde eve getirip okurmuş. Demokrat Partili olmanın “vatan cephesinde” yer almak addedildiği, radyodan saatlerce vatan cephesine katılanların isimlerinin okunduğu tuhaf günler…
Demokrat Parti’nin büyük başarılarla geçen ilk yılları yerini otoriterliğe bıraktıkça sorunlar da büyümüştür. Gene de, anneannemin çocukluğunda, Aydın’da, Menderes bir kahramandır.
Anneannemin “sevinenler çok sevindi, üzülenler çok üzüldü” diye anlattığı 27 Mayıs, Yassıada duruşmaları aşamasına geldiğinde “sevinenlerin bile mahcubiyet duyduğu” absürt ithamlara, sözlere, ifadelere sahne oldu.
Yassıada duruşmaları başladığında Aydın’da herkes radyonun başına geçer, ses çıkarmadan mahkeme salonunu dinlermiş. Anneannemlerin komşusu Saniye Hanım camdan başını uzatır, “Şefkânım,” diye sokağı çınlatırcasına seslenir, Muğla şivesiyle, “Yesliada saatı başladı,” dermiş.
Duruşmalar, suçlamalar, nihayet idama varan kararlar… Bunların yankısı Aydın’da büyük olmuş, hiç unutulmamış. Anneannemin gençliğinde hatırladığı isimlerden biri, Adnan Menderes’in yakın arkadaşlarından Aydın Milletvekili Ethem Menderes. Adnan Menderes’le akrabalık bağı olmayan Ethem Bey, arkadaşını soyadını alacak kadar çok seviyordu. Gelgelelim, Ethem Menderes’in kaderi, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik’in “intiharı” üzerine bambaşka bir yöne evrildi. Namık Gedik, darbenin üçüncü gecesi, Harp Okulu’nda tutukluyken camı açıp aşağı atladığında, odada Ethem Menderes’ten başka kimse yoktu. Pek tabii ki o günden bugüne herkes istediğine inandı.
Ethem Menderes, Yassıada’dan sonra memleketine dönüp avukatlık yapmaya başlamışsa da anneannemin hatırladığına göre dükkânına ne giren varmış ne çıkan. Bir başına, saatlerce oturur, bir tek, Aydın’ın ilk kadın milletvekili Piraye Levent’in Kanaat Eczanesi’ne gider, onunla laflar, başka da kimseyle konuşmazmış.
Yassıada duruşmalarının savcısı Ömer Altay Egesel’in emekliliğinde bir seyyar satıcıdan limon almak istediği ama kendisini tanıyan satıcının ona limon satmayı reddettiği anlatılırdı. Öyle mi değil mi bilmiyorum, ama “sizi buraya tıkan güç böyle istiyor” sözüyle ve verdiği idam kararıyla tanınan Yassıada’nın hakimi Salim Başol’un emekliliğinde büyük bir yalnızlığa terk edildiğini dedem anlatırdı.
Dedemin pilot meslektaşlarından biri, süresi dolup da lojmandan ayrıldıktan sonra Salim Başol’un Çankaya’daki iki katlı evinin alt katının kiracısı olmuş. Salim Başol üst katta yaşadığı için kiracılığa komşuluk da eklenmiş. Bir gün, arkadaşı, dedeme, “inanır mısın, kimse yüzüne bile bakmıyor,” demiş bir dönemin en meşhur hakimi için. “Benden başka selam verip halini hatrını soran yok.”

Anneannem de dedem de “merkez sağda” olmaktan hiç vazgeçmedi. Özal, sonra Tansu Çiller… Türkiye’nin ilk kadın başbakanına bizim evden de oy çıkmıştı. Çiller’in Başbakanlık performansı hiç parlak değildi ama Başbakan olduğunda meşhur ettiği kuşburnuna bizim evde de “Başbakan çayı” denirdi. Dedem, “bir Başbakan çayı içelim,” dediğinde anneannem hepimize kuşburnu demlerdi. Sanırım, Çiller’den geriye olumlu anlamda bir “Başbakan çayı” kaldı.
Anneannem çay içmeyi çok sever. Günde kaç bardak çay içtiğini bilmez, saymaya kimse yetişemez. Sallama çayı ağzına sürmez, ne bergamot ne karanfil ne başka bir şey, kokulu çaydan nefret eder. Çayını demler, bazen kendi sevdiği ölçüde birkaç tür çayı harmanlardı. Çayı mutlaka koyu içerdi. Dedemin Libya’dan getirdiği bir Rabia çayı varmış, anneannemin en sevdiği çay oymuş. Bir de, Londra’dan gelen PG, yaprak çayı. Bunları yerli filiz çayla harmanlardı.
Öte yandan, çaydan başka bir şey de pek sevmez, içmezdi. Ama sevmediği bu çayları en lezzetli şekilde demlemekte de üstüne yoktu. Mesela, dedem bir demet adaçayı alır eve gelir, özellikle kış akşamlarında bir fincan içmek isterdi.
Anneannemin çocukluğunda, adaçayı, Kuşadası’ndan gelirmiş. Anneannem bir Aydınlı olarak hiçbir zaman Kuşadası demez, “ada” demekle yetinir. İşte adaçayının “ada”sı, Kuşadası.
Ben ıhlamura bayılırdım. Benim için büyük bir cezvede ıhlamur demlenirdi. Bir başka bardağın içinde balla limonu karıştırır, iyice demlenen ıhlamurun içine katardı. Seneler sonra, Ahmet Mithat Efendi’nin güzelliği dillere destan şair komşusu Fitnat Hanım’a bir bohçacı aracılığıyla gönderdiği mektubu okumuştum. Ahmet Mithat, “Ihlamur’da buluşalım,” diye yazdığı mektubuna “niçin Ihlamur?” yanıtını alınca ilk heceyi silmiş ve “lamur, Fransızcada ‘aşk’ demektir,” demişti. Şimdilerde ne zaman ıhlamur içsem aklıma Ahmet Mithat’ın bu hikâyesi gelir.
Kış akşamlarının bir başka vazgeçilmezi de salepti. Hazır salep bizim eve girmezdi. Kadıköy çarşısındaki aktarlardan salep alınır, anneannem onu sütle kaynatır, tarçın serperek getirirdi.
Bir de, dillere destan olsa da benim hiç içmediğim bir gazozu varmış anneannemin. Dayımla annem kana kana içerlermiş. Bu “mucizevi” lezzet aslında karmaşık bir formüle dayanmıyor. Portakal suyu sıkıp içine karbonat atarak “sarı cola” yaparmış. Dediklerine göre, lezzetine doyulmayan bir gazoz olurmuş.
Eh, şimdi bir “Başbakan çayı” demleyip biraz siyaset konuşabiliriz.







