Bizim mesleğin en köklü ve amansız cilvelerinden biri, hayatın incelikli detaylarında kaybolma zevkinin yazı insanlarından esirgenmesidir maalesef…
Meslektaşlarının yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bir hüzünbaz İstanbul gecesinde işsiz kaldığı malumken, gönlünce çağdaş bakışlar savuramazsın günün giz perdesinin üzerine…
Bizim güdük Şark dünyamızda yazarlık, gündelik politikanın kavisleriyle “köşeyi dönelim şekerim” edebiyatının yavan patikasında kaybolur gider.
Zaten yazarın vazifesi nedir ki? Ev sahibini kira zammı yapmaması için korkutmak, okurun sevdiği kıza kur yapmasına olanak tanımak için bir iki aşk şiiri alıntılamak, emekli memurları gıdıklamak, maydanoz fiyatlarını denetlemek, son vergilerdeki anayasal hatalar üzerine ahkam kesmek, hafta sonları Laz fıkrası anlatmak…
“Şu parti iktidara gelsin” bezirganlığından yahut “Bizim parti bu kez kesin iktidarda yahu…” muhabbetinin amigoluğuna gönüllü yazılmaktan bizim gibi imtina edenler, teselliyi ya politikayı ıskalayıp hayatı kollamakta ya da gazeteci Naci Sadullah’ın şu cümlesinde bulurlar:
“Belki biz de haddinden fazla onurlu yaşadık…”
Politik gündemi yapısal ana hatlarıyla doğru düzgün bir çerçeve içine alma muhalefetinin iki gömlek büyük geldiği bir Türkiye’nin yazarıydı Naci Sadullah, devlet hastanesi kılıklı kocaman bir ahırda acı çekerek öldü.
Bu akşamın hüzzam makamındaki ağır havasını solumamız ise bambaşka bir matemin etkisiyle yaşanıyor. Üzgünüz, çok üzgünüz, biteviye üzgünüz, çünkü Alpay’ı yitirdik.
Kimin aklına gelirdi ki bu abidevi kişiliğin aramızdan ayrılacağı? Ama hangimiz ölüm denen hakiki vuslatı kolayca nakşedebildik ki kalbimize?
İçimde bitmek bilmeyen bir elem duygusu kovalayıp duruyor bu akşam kalbimi… Alpay da gitti… Bir zamanların afili sesi, nitelikli ve derin yaklaşımların sessiz şövalyesi, mesleğini evrensel standartlarda yapabilme meftunu bir özgün sanatçısı…
Basmakalıp kederlerin alabildiğine at koşturduğu hoyrat zamanlara anlam verebilen ender kişiliklerdendi Alpay… Onu anınca Ankara’yı anmamak olmaz. Karpiç’i, Süreyya’sı ve daha birçok mekânı ile Soğuk Savaş hengâmesinin dönmedolap gibi sallayıp durduğu o Ankara’yı… Ve, ellili yılların, sararıp solmuş anılarda kaybolan enteresan kişilikleri…
Çatı’da caz söyleyen Ayten Hanım, Karpiç’de “okuyan” Alpay, Süreyya’da bir gece vakti evlerine dağılmakta olan ellili yılların kodamanlarını bir kreşendosu ile dumura uğratan basbariton Vedat Gürten…
O Vedat Gürten ki, Pavarotti’nin titreşimleriyle gönlümüzü inlettiği “Catherine”i bir gün daha yaşamayacakmış gibi söylerdi, ve parfüm kokularıyla bezeli gecelerini genç diplomatların kollarında nazenin salınışlarla sürdüren alımlı hanımları gittikleri yoldan geri çevirmesini iyi bilirdi…
Yanında da en yakın dostu ve meyhane refiki bir yazar ağabeyimiz… Ravel’in Bolerosunu yazıyla anlatmak isteyip beceremediğini özenilesi bir açıkyüreklilikle söylemiş o ağabeyimiz… Hani, kendinden daha yeteneksiz yazarı çizeri konuk alıp onlarla beyaz şarap içmeyi çok seven o güzel adam…
“Yazının kalemi, müziğe ancak pencereden bakabilir” diyerek durumu “açık seçik” özetlemiş o büyük yazar…
Ve bir başka şairin şu öksüz soğuğu göğsüme çöken İstanbul gecesinde aklıma üşüşen dizeleri:
“Ne arzum ne emelim.
Yaralanmış bir elim
Ben gurbette değilim
Gurbet benim içimde.”
Alpay’ın Ankara’dan İstanbul’a uzanan efendice yolculuğunun adamakıllı ağırlığı altında ezilmek, yahut kalemin ancak müziğin penceresinde volta atabileceğini idrak etmek…
Sanatını sanatı için, ama toplum gerçeğinden soyutlamadan yapabilme yürekliliğini gösterebilen Alpay ve, onu dinlerken kendinden geçen rahmetli babacığım…
Fecri Ebcioğlu diye bir isim bilir misiniz? Ya Sevinç Tevs diye bir sanatçımız olduğunu? Oçi Çorniya türküsünü dinlediğinizde yüreğinizde bir burukluk çın çın ötmüyor mu?
Alpay’ın “Napoliten” şarkıları, bizim evi inleten Attilâ İlhan şiirleri, Caruso’nun “Catherine” yorumu… Bir kadeh viski, biraz yalnızlık, biraz buz, biraz keder… “Ayrılık Rüzgârı”nı terennüm ettiğimiz o soğuk gece, gülüşmelerin ve biraz içine kapanık yürüyüşlerin gürültüsü… Vedat Gürten’in kravatını gevşetmesi, boğazını temizleyip aryaya “koyulması”, Nurettin Artam’ın garsona seslenişi, hanımların paltolarını almak için bekledikleri vestiyerin önünden hemencecik ayrılmaları…
Bu şehir gece yine sensiz… Odamda çiçekler güneşsiz… Sabahlar uykusuz ve gereksiz… Sevgilim yanımda sen yokken…
Bundan seneler evvel, bir başka yazarımız, sayın Serdar Turgut -ya da izin verirse sevgili Serdar ağabey- anlatmıştı, ekim ayının 19. günü Alpay’ın konukluğunda yıllar önce aşkı gördüğü bir gece yaşadığını… Benim okuduğum yazı, bunun sene-i devriyesini anlatıyordu. Büyük harfle Yazı’ydı işte o.

Alpay yok artık…
Ne tuhaf, o gün benim dünyaya geldiğim gündü, bugün ise Alpay yok artık.
Onu çok seven babacığım da yok, “bir odada, karanlık bir odada Alpay’ı dinlemek isterdim, onu öteden beri çok severim zaten; o sessizce söyleyecek, ben kenarda onu dinleyeceğim, bir kadeh viski, az biraz buz, yeterli…”
Yazıya ömrünü adayanlar az biraz çatlak olur ya, onca derdin tasanın arasında ben de kendi derdimi yazdım, bağışlayın. Alpay’ı saygıyla anıyorum. Kaldı ki bu yazıyı ben kendim için değil, Sayın Turgut -ya da, laubalilik olarak almazsa- sevgili Serdar ağabey için yazdım.
Çünkü artık Alpay da yok.
Ve Türkiye daha az çekilir bir ülke artık.
Gene de Alpay’ın şapkasında viski kadehi, benim gözlerim yağmur damlalarında, Napoliten sarıyor geceyi, derken Vedat Gürten elini kravatına doğru atıyor, ve…













