Ece Tekbulut yazdı: Yapay zekâ imparatorluklarının yükselişi ve muhtemel çöküşü

Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt, teknoloji geliştiriciliğini bıraktığından beri yapay zekânın “düşünce lideri” olmaya çalışıyor. Bunu da sosyal bilimci akademisyenlerle birlikte kitap ve makale yazarak yapıyor. Schmidt imzalı yazıların fikrî omurgası çoğunlukla bu akademisyenlerin yıllarını verdiği çalışmalardan besleniyor; Schmidt’in katkısı ise “teknolojinin içinden gelen adam” olarak bu fikirleri teknoloji dünyasının gündemine taşımak. Bunun en bilinen örneği, Henry Kissinger’la birlikte yazdığı The Age of AI ve Genesis kitaplarıydı. Şimdi sırada, imparatorlukların yükselişi ve çöküşü üzerine çalışan Stanford’lu tarihçi Niall Ferguson’la yaptığı çalışmalar var. Schmidt ve Ferguson son olarak Oxford Internet Institute’tan araştırmacı Lisa Klaassen’le birlikte, “Empires of AI” (Yapay Zekâ İmparatorlukları) başlıklı bir yazı kaleme aldı. Burada savundukları tez, bugünü anlamlandırmak için kayda değer.

Yazarlara göre ABD ve Çin, yapay zekâ teknolojisinin yalnızca teknik liderleri değil; birer yapay zekâ imparatorluğu. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki asıl mesele, teknolojide birbirini geçmekten çok, kimin kendi imparatorluğunu ayakta tutabileceği olacak. Ferguson, Klaassen ve Schmidt’e göre yakın gelecekte bu yapay zekâ imparatorluklarının içeriden çöktüğünü de görebiliriz, ABD ile Çin arasında emperyal bir savaşa da tanık olabiliriz.

Yapay zekâ: Emperyal bir teknoloji

Yapay zekâ imparatorluklarının
Yapay zekâ imparatorluklarının yükselişi ve muhtemel çöküşü

Yazarların yapay zekâyı emperyal bir teknoloji olarak tanımlamasının birkaç nedeni var. Bunların başlıcaları şunlar:

Merkez–çeper ilişkisi. İmparatorluklar, baskın bir merkezî otoritenin geniş bir alana yayılmış toplulukları hükmü altına aldığı ve onlardan faydalandığı siyasi örgütlenmelerdir. Yazarlara göre yapay zekânın gelişimi ve yayılması bu tanıma uyuyor. Teknolojinin geliştirilmesi, kontrolü ve kazancı ABD ve Çin’deki bir avuç şirkette toplanmış durumda. Çeper için bu teknolojik atılıma dahil olmak, merkezin altyapısına muhtaç olmak demek. Bu yüzden çeper bu teknolojiyi kullandıkça bağımsızlaşmıyor, merkeze daha da bağımlı hâle geliyor.

Aynı zamanda hammadde de çeperden geliyor. Örneğin Kongo ve Endonezya’nın madenleri kullanılıyor, Kenya ve Filipinler’deki işçiler verileri düzenleyip etiketliyor. Ortaya çıkan ürün ise bu ülkelere pahalıya geri satılıyor. Yazarlar bunu “plantasyon ekonomisinin” bir başka türü olarak tanımlıyor.

Kaynak sorununun geri dönüşü. Sınırlı kaynaklara erişmek ve onları denetlemek, imparatorlukların hem varlık nedeni hem de başlıca mücadele alanıydı. Yapay zekâ, kıt kaynaklara erişim ve onları yönetme sorununu yeniden gündeme getirdi. Gelişmiş modeller artık devasa miktarda enerjiye, madene, çipe ve sermayeye ihtiyaç duyuyor. Bu da yeni teknolojiyi jeopolitik bir meseleye dönüştürüyor. Devletler, farklı ülkelere yayılmış tedarik zincirlerini güvence altına almak ve kaynaklara erişimi kontrol etmek için rekabete giriyor. Dolayısıyla enerji, maden ve çip tedariki, ulusal güvenlik ve uluslararası güç mücadelesinin bir parçası hâline geliyor.

Şirket-devletler. 17. ve 19. yüzyıllar arasında İngiliz Doğu Hindistan Şirketi gibi özel kuruluşlar nasıl bir devlet gibi davranıyor; kendi parasını basıyor, kendi silahlı güçlerini yönetiyor, yerel yöneticilerle pazarlık ediyorduysa bugün büyük yapay zekâ şirketleri de benzer davranıyor: Devlet başkanlarıyla doğrudan pazarlık ediyor; arazi, enerji, sermaye ve yasal serbestlik temin ediyorlar.

Sonuç olarak, yazarlara göre yapay zekâ, geleceğe dair bütün vaatlerine rağmen bizi eski imparatorluk düzenine geri götürüyor. Merkez, yani ABD ve Çin, teknolojiyi, kazancı ve kuralları elinde tutuyor. Çeper ise bu teknolojiyi kullandıkça merkeze bağımlı hâle geliyor ve kıt kaynaklar için rekabetin yaşandığı bir alana indirgeniyor.

Emperyal olay örgüsü

Yazarların imparatorluk vurgusu yapmasının asıl nedeni, imparatorlukların nasıl çöktüğüne dikkat çekmek ve buradan bugün için olası senaryoları türetmek. Çin ve ABD söz konusu olduğunda sık sık sorulan “Kim daha güçlü?” sorusunun yerine “Bu gücü kim sürdürebilir?” sorusunun altını çiziyor ve birkaç olası çöküş mekanizması sayıyorlar.

Mali tükenme. Niall Ferguson’un kendi adını taşıyan “Ferguson Yasası”na göre, bir ülke kaynaklarının daha fazlasını savunmaya ayırmak yerine borç faizi ödemeye ayırıyorsa uluslararası gücünü kaybetmiştir. Belirttiklerine göre ABD bu eşiği 2024’te geçti. Çin’de ise kamuya açık veri bulunmasa da teknoloji ve altyapı yatırımlarının önemli bir kısmını devlet borçlanmasıyla finanse ediyor; ülkenin kamu borcunun yüksek olması çok muhtemel. Yapay zekânın getireceği verimlilik artışının bu gidişatı tersine çevireceği umuluyor; ancak teknolojinin bugünkü maliyetli yapısı düşünüldüğünde, böyle bir kâr ve verimlilik sıçraması gelmeyebilir. Dolayısıyla tam tersi, zaten mali açıdan zorlanan ülkeler için bu yatırımlar sürdürülemez hâle gelebilir.

İçeriden isyan. İşsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik, kişisel verilerin kullanımı, enerji ihtiyacı ve veri merkezlerinin yol açtığı talan, halkı ayaklandırabilir ve bu yapay zeka imparatorluklarının içeriden sarsılmasına neden olabilir. Yazarlara göre bir başka olasılık da makinelerin isyana kalkışıp darbe yapması.

Silahlanma yarışı ve savaş. Silahlanma yarışı, iki ya da daha fazla devletin birbirine karşı askerî üstünlük kurmak için daha fazla silahlanması ve tehdidi tırmandırmasıdır. Bu tırmanışlar savaşla sonuçlanabilir. Yazarlara göre büyük güçler arasındaki en olası savaş senaryosu Tayvan. Amerika’nın yapay zekâ tedarik zincirinin kilit halkası olan çip üreticisi TSMC, Çin kıyısına yalnızca 145 kilometre kadar uzaklıkta. Pekin, ABD’nin öncü modellerdeki üstünlüğünü bir güvenlik tehdidi olarak görebilir ve ABD’yi zayıflatmak için Tayvan’a saldırabilir.

Bu farklı çöküş senaryoları sonunda bir politika önerisine bağlanıyor. Soğuk Savaş döneminde nükleer silahlanma yarışının tehlikeleri hissedildiğinde Rusya ve Amerika “détente” (yumuşama) denilen bir döneme girmişti. Bu dönemde Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT), Antibalistik Füze (ABM) Antlaşması ve Stratejik Silahların Sınırlandırılması (SALT) antlaşmaları imzalandı; böylelikle nükleer silahların yayılmasını ve stratejik silahlanma yarışını sınırlamaya yönelik uluslararası kurallar ve karşılıklı yükümlülükler oluşturuldu. Yazarlar, Çin ve ABD’nin yapay zekâ silahlanma yarışını sınırlamak için benzer mutabakatlar arayışına girmesini öneriyor.

Ne eksik?

Bence önümüzdeki dönemde teknoloji devlerinin liderlerinden bu nükleer antlaşma benzetmelerini ve çağrılarını sıkça duyacağız. Bunun nedeni, bu çerçevenin yukarıda anlatılan emperyal yapıya meydan okumaması, aksine onu pekiştirmesi. Yazarların teşhisiyle önerisi arasında dikkat çekici bir boşluk var. Teşhiste merkez–çeper ilişkisi, plantasyon ekonomisi ve şirket-devletler anlatılıyor. Öneride ise geriye yalnızca iki büyük güç arasında bir mutabakat kalıyor. Kongo’nun madenleri, Kenya’nın veri işçileri ve merkezin altyapısına muhtaç kalan ülkeler bu tabloda artık bir sorun olarak görünmüyor; istikrarlı bir düzenin olağan parçası sayılıyorlar. Böylece metropol ile yörüngesi arasındaki bağımlılık ilişkisi, gelecek için kabul edilebilir bir düzene dönüşüyor.

Böyle bir senaryoda, çeperdeki ülkeler için son dönemde giderek daha fazla tartışılan yapay zekâ egemenliği kavramı önem kazanıyor. Yapay zekâ egemenliği, ülkelerin yalnızca yabancı teknoloji şirketlerinin sunduğu sistemleri kullanmakla yetinmeyip kendi teknolojik kapasitelerini geliştirebilmeleri ve yapay zekânın nasıl yönetileceğine ilişkin kuralları belirleyebilmeleri anlamına geliyor. Bu, çeperdeki ülkeler için teknolojik bağımlılıklarını azaltmak için önemli. Ancak yüksek yatırım maliyetleri, altyapı yetersizlikleri ve nitelikli insan kaynağı eksikliği düşünüldüğünde, bu egemenliğin ne ölçüde mümkün olduğu büyük bir soru işareti.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş