Medyascope.tv

Ebubekir el Bağdadi’nin portresi: Din ve futbola tutkun, içe kapanık bir adam nasıl IŞİD lideri oldu?

ABD’nin önemli düşünce kuruluşlarından Brookings Enstitüsüsü, IŞİD’ın kurucusu Ebubekir el Bağdadi’nin hayatını mercek altına alan araştırmayı William McCants imzasıyla yayınladı. 1 Eylül 2015’de yayınlanan yazının orijinalini bu linkten okuyabilirisniz. Araştırmanın Türkçe çevirisini Melih Cılga gerçekleştirdi.

Ebubekir el Bağdadi’nin portresi: Din ve futbola tutkun, içe kapanık bir adam nasıl IŞİD lideri oldu?

İbrahim Avad İbrahim el Badri, Bağdat’ın kuzeyinde “Sünni Üçgeni” denilen bölgede, geçmişi antik dönemlere uzanan Irak şehri Samarra’da 1971 yılında doğru. (Sünni Üçgeni, yaklaşık olarak Bağdat, Ramadi ve Tikrit şehirlerini kapsayan bölge). Yerel bir camide hatim dersleri veren mütedeyyin bir adamın oğlu olan İbrahim, içekapanık, az konuşan, konuşsa da sesi pek duyulmayan biriydi. Bu dönemine tanıklık etmiş komşuları onu çekingen ve kendi dünyasında yaşayan bir çocuk olarak hatırlıyor. En sevdiği spor futboldu; mahalledeki arkadaşlarıyla maç yaparken birisi ona çarpıp yere düşürse bile sesini yükseltmez, duygularını içine atardı. Ama o yıllara ait fotoğrafları başka bir özelliğini daha ele veriyordu: Kalın, çatık kaşlarının altındaki kapkara gözlerinde gizlenen yoğun bir öfke.

Bagdadi1

Doğum: Irak / İşi: Irak ve Şam İslam Devleti lideri / Statü: Aranıyor

Başlangıçta İbrahim’in takma adı “mümin”di. Okul haricindeki zamanının çoğunu mahalledeki camide geçirir, dini kitaplar okurdu. Akşam eve döndüğünde ise, kardeşlerinden Şemsi’nin aktardığına göre, İslami kurallardan sapan bir davranışını gördüğü herkesi acımasızca eleştirirdi.

İbrahim el Badri’yi bugün bütün dünya IŞİD lideri Ebubekir el Bağdadi olarak tanıyor; inancından kuşku duyduğu insanları sadece eleştirmekle yetinmeyip cezalandırmak, hatta infaz etmek gücüne sahip olan Bağdadi. Takipçileri ondan bahsederken “Müminlerin Kumandanı” diyor; İslam’da sadece halifeler için kullanılan bir sıfat bu. Milyonlarca takipçisinin içerinde kimileri ona fanatikçe sadık, ama birçoğu da onun vahşi İslam anlayışına karşı çıkarlarsa başlarına ne geleceğini bildikleri için korkudan suspus olmuş durumda.

Bağdadi hiç tanınmazken 2014’te birden bire ortaya çıkıp düşmanlarının kafasını kesmeyi, hatta onları canlı canlı yakmayı emreden bir canavar olarak ünlendiğinden beri, hakkında yazılan birçok makale ve kitap onun radikalleşmesinin başlangıcını 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesine bağladı. Amerika’nın Irak’ı işgali mevcut bir ateşe benzin döküp yayılmasını sağlamış olsa da, aslında Bağdadi’nin radikalleşme süreci çok daha önce başlamıştı: Köktendincilik anlayışı, Saddam Hüseyin’in seküler totaliterliği ve Bağdadi’nin insanları denetim altında tutma arzusu gibi ilk bakışta alakasız gibi görünen faktörlerin bir araya gelmesinin tetiklediği bir süreçti bu.

Hatim indiren genç Bağdadi

Bağdadi’nin alt orta sınıfa mensup ailesi, sadece dindarlıklarıyla değil, gurur duydukları soyağaçlarıyla da tanınıyordu. Bağdadi’nin Sünni ataları, Samarra şehrindeki altın kubbeli Askeriye Türbesi’nde yatan ve aslında Şiiler tarafından kutsal kabul edilen on iki imamdan ikisi üzerinden, kendi soylarının da peygamber soyuyla bağlantılı olduğunu iddia ediyordu. Bağdadi’nin soyağacı, Irak’ta sık rastlanan Sünni ve Şii kimliklerin kısmen üst üste örtüştüğü pek çok örnekten biri. Bu kısmi örtüşmeden bile rahatsız olan ve Sünnilerle Şiiler arasındaki “ebedi” ayrımı vurgulamak isteyen El Kaide, ABD’nin Irak’ı işgalinden birkaç yıl sonra 2006’da Askeriye Türbesi’ni bombalayacaktı.

Bağdadi’nin babası Avad, yaşadıkları şehirde halkın dini hayatında aktif rol oynayan biriydi. Babasının hatim öğretmenliği yaptığı cami, aynı zamanda mahalledeki çocukları Kuran’ı ezberlemeleri için yönlendiren genç Bağdadi’nin bizzat kendi öğretmenlik deneyiminin de başladığı yer oldu. Etkili konuşma sanatı ve dini eğitim verme konusundaki ilk deneyimini böyle yaşamıştı. Kuran’ı yüksek sesle okudukça Bağdadi’nin dingin sesi canlanıyor, artık heceleri kuvvetli ve yankılanan bir ses tonuyla telaffuz ediyordu. Hatim sanatının inceliklerinde ustalaşmak için saatlerce, günlerce çalıştı.

Bağdadi’nin ailesinin dindarlığına rağmen, ailenin bazı üyeleri Arap milliyetçiliği çerçevesinde tüm Arap ülkelerini birleştirmeyi hedefleyen sosyalist Baas Partisi’ne katılmıştı. Baas liderleri, insanların özel hayatında kendilerini dine adamalarını hoş görseler ve hatta bazen teşvik etseler bile, dini siyasallaştıranları kendi iktidarlarına bir tehdit olarak gördüler, dini aktivizme her zaman karşı oldular.

Baasçılık 1960’ların sonundan beri Irak siyasetinde ve devlet mekanizmasında egemen durumdaydı. Haliyle devlet memuru olmak isteyen insanlar da, kişisel görüşleri ne olursa olsun, Baas Partisi’ne üye olmak zorundaydılar.

Bağdadi’nin amcalarından ikisi Saddam’ın güvenlik teşkilatında çalıştı, kardeşlerinden biri de orduda subay oldu. Asker olan başka bir kardeşi, 1980’ler boyunca sekiz yıl süren İran-Irak savaşında hayatını kaybetti. Savaş biraz daha uzun sürseydi ve gözlerindeki miyopluk yüzünden askerlikten muaf tutulmasaydı, belki Bağdadi de kardeşiyle aynı kaderi paylaşacaktı.

Üniversite öğrencisi Bağdadi

Saddam Hüseyin’in Irak’ında hayatta kalabilmek için insanlar çok farklı aidiyet çevrelerini bir arada yürütmek durumundaydılar. Bağdadi’nin ailesi de bu çok yönlü ilişkiler ağının tipik bir örneğiydi. Aileden bazı kişiler Baas Parti’ne üyeyken, bazıları da (belki babası bile) Selefilik hareketiyle bağlantı halindeydi.

Sünni İslam’ın radikal ve tutucu bir yorumu olan Selefilik inancı, bugün başta Suudi Arabistan ve Irak olmak üzere Orta Doğu ülkelerinde çok yaygın. (Suudi Arabistan’daki kraliyet ailesi, Selefilik’in Suudi kolunun kurucusu olan Muhammed bin Abdülvahhab’ın soyundan gelir. Abdülvahhab’ın 18. yüzyılda Musul’da eğitim aldığı ve düşüncelerinin 20. yüzyılda misyonerler aracılığıyla Irak’ta da yaygınlaştığı iddia edilir).

bagdadi2

Genç Bağdadi (Northern German Broadcasting)

Saddam Hüseyin, seküler devlete karşı olan ve şeriat yasalarını savunan Selefileri her zaman kendi iktidarına karşı bir tehdit olarak gördü. 1970’lerin sonunda Irak’taki Selefiler kendi cemaatlerini örgütlemeye başladığında, Saddam da onları yasadışı örgüt kurma suçlamasıyla tutuklayıp cezaevine gönderdi. 1980’lerde ise Selefiler üzerindeki baskıyı biraz gevşetti, çünkü Iran-Irak savaşı boyunca, Selefileri de içeren Sünni azınlığın desteğine ihtiyaç duymuştu. Ama savaş bittikten iki yıl sonra yani 1990’da Saddam binlerce Selefiyi bir taahhütname imzalamaya zorladı: Buna göre Selefiler, cemaatlerine yeni üye kazanmak için çalışma yürütmeyecekler, düşüncelerini Irak halkına yaymaya çalışmayacaklardı.

Bu sırada Saddam bir yandan da kendi adını vererek kurduğu Saddam İslam Araştırmaları Üniversitesi’nde kendine sadık Müslümanlar yetiştirmeyi planlıyordu. 1993’te “İnanç Kampanyası” adını verdiği bir programı hayata geçirerek, aslında kendi iktidarını perçinlemeyi amaçlayan bir “Müslüman açılımı”na girişti. Muhafazakâr dindarların sempatisini kazanmak amacıyla ülkedeki gece kulüplerini kapattı, kamusal alanda içki içilmesini yasakladı, hırsızlık suçlarında el veya ayağın kesilmesi gibi şeriat yasalarını yürürlüğe koydu. Bu ağır cezalarla bir yandan kendini “inançların savunucusu” olarak konumlandırıyor, diğer yandan da kendisine başkaldırmayı düşünenlerin gözünü korkutuyordu.

“İnanç Kampanyası” kapsamında Saddam üniversitelerde hatim ve Kuran çalışmaları yapılmasını da teşvik etti, 30 bin Kuran eğitmeni yetiştirilmesi için devlet bütçesinden fon ayırdı. İki yıl içerisinde 28 litre kan vererek, kendi kanıyla yazılmış bir Kuran hazırlattı ve bunu “Tüm Savaşların Anası” camiinde sergiletti.

Saddam’ın yeni Kuran eğitmenleri işe alma girişimi, Bağdadi’yi akademik kariyer yapmak konusunda teşvik etmiş olabilir. Lisede notlarının düşük olması sebebiyle (İngilizce dersinden neredeyse sınıfta kalacaktı) Bağdat Üniversitesi’nde hukuk bölümüne giremeyeceğini anlayınca, aynı üniversitede Kuran eğitimi almaya başladı.

Bağdadi 1996’da Bağdat Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Saddam İslam Araştırmaları Üniversitesi’ne girdi ve en sevdiği konu olan hatim dalında yüksek lisansa başladı. Hiç kuşku yok ki ailesindeki Baas parti üyesi olan akrabaları, çok seçerek öğrenci kabul eden bu elit üniversiteye girmesinde yardımcı oldular. Bağdadi’nin master tezi, hatim konusunda ortaçağdan kalma muğlak bir metni yorumlamaya dayanıyordu. Metnin farklı versiyonları arasında bir uzlaşma zemini arayan ama metnin içeriğini sorgulamayan, yaratıcı hayal gücüne de pek yer vermeyen bu proje, Bağdadi gibi bir dogmacı için mükemmel bir ödevdi. 1999’da master eğitimini tamamladı ve hiç zaman kaybetmeden aynı üniversitede Kuran incelemeleri alanında doktora yapmaya başladı.

Bagdadi3

Şii’ler için en önemli camilerden biri olan El-Askerî Camii ve türbesi, Bağdat’ın yaklaşık 125 km güneyinde bulunan Samarra kentinde yer alıyor. (Wikipedia)

Master eğitimi sırasında amcası İsmail el Badri, Bağdadi’yi “Müslüman Kardeşler” (İhvan) hareketine katılmaya ikna etti. Şeriatla yönetilen devletler kurmayı hedefleyen ulus-ötesi bir hareket olan “Müslüman Kardeşler”, kendi içerisinde hem liberal hem de muhafazakâr üyeler barındırdığından, birçok ülkede siyasi değişime temkinli bir yaklaşım sergiliyor, faaliyetlerini sistem içerisinde kalarak yürütüyordu. Bağdadi’nin ilk başta tanıştıkları da dâhil olmak üzere, Bağdat’taki “İhvan” mensuplarının çoğu, devletlerin şeriat düzenine geçmesini isteyen, ama bu olmadığında başkaldırmayı da düşünmeyen “barışçı” Selefilerdi. Ama Bağdadi kısa sürede onlardan uzaklaştı ve azınlıktaki radikal Selefilere yanaştı. Bunlar, İslam inancına ihanet ettiğini düşündükleri devlet yöneticilerini devirmek gerektiğini söylüyor ve kendilerini “cihatçı Selefiler” olarak adlandırıyorlardı. Bağdadi’nin ağabeyi Cuma da bu grubun içerisindeydi. Bağdadi’nin akıl hocası olan ve 1980’lerde Afganistan’da Sovyetler’e karşı savaşmış “İhvan” üyelerinden biri olan Muhammed Hardan da oradaydı.

Böylece Bağdadi Müslüman Kardeşler’in içerisinde cihat yolunu öneren teorisyenlerin kitaplarını okumaya başladı. “Eyleme geçen değil, sadece konuşan” insanlardan oluştuğunu düşündüğü ana akım “İhvan” siyasetine tahammül edemiyordu artık. 2000 yılına geldiğimizde Bağdadi “İhvan” içerisinde bir kavga başlatmaya çoktan hazırdı.

Futbol yıldızı Bağdadi: “Bizim Messi”

2000-2004 dönemine dair Bağdadi hakkında bildiklerimiz daha çok onun özel hayatıyla ilgili gayet yüzeysel bilgiler. İki eşi ve altı çocuğu olduğu tahmin ediliyor. İlk eşi Esma dayısının kızıydı. İkinci eşi İsra ile muhtemelen 2003’teki Amerikan işgalinden sonra evlenmiş olması gerekiyor. Diğer muhafazakâr Müslümanlar gibi Bağdadi de eşlerinin sokağa çıkmasına pek izin vermez, kendisi de asosyal bir hayat yaşardı. Zamanının çoğunu Bağdat’ın yoksul Tobçi mahallesinde Hacı Zeydan camii yakınlarındaki küçük apartman dairesinde ailesiyle geçirirdi. Bu camide mahallenin çocuklarına hatim dersleri verir ve o gür sesiyle ezan okurdu.

Bu cami aynı zamanda onun diğer tutkusunu da hayata geçirdiği yerdi: Futbol. Caminin bir futbol kulübü vardı ve Bağdadi yıldız oyuncuydu; mahalledekiler onu “bizim Messi” diye bilirdi. Takım arkadaşları Bağdadi’nin gol atamayınca hemen sinirlenip öfkelendiğini de hatırlıyorlar.

bagdadi5

Gençler Bağdadi’nin doğum yeri Samara’da bulunan Büyük Cami etrafında furbol oynarken. (Alamy)

Gol kaçırmasının yanı sıra, gündelik hayatta İslam kurallarına uymayan herhangi bir davranış görmesi de Bağdadi’nin öfkelenmesine yetiyordu. O günlerden bir komşusunun aktardığına göre, bir gün bir düğünde kadınların ve erkeklerin birlikte dans ettiği gören Bağdadi bu duruma çok öfkelenmiş ve müdahale ederek dansı durdurmuştu.

Amerikalılar Bağdadi’yi tutukluyor

2003’ün sonlarında Amerikalılar Saddam’ın ordusunu dağıttıktan sonra, Bağdadi “Ehli Sünnet vel Cemaat Ordusu” isimli bir militan grubun kurulmasına yardımcı oldu. Bu grup kuzey ve orta Irak’ın birçok yerinde Amerikan askerlerine karşı silahlı mücadele yürütecekti.

Şubat 2004’te Bağdadi Amerikalıların “arananlar listesi”nde bulunan bir arkadaşını ziyaret etmek için gittiği Felluce’de tutuklandı ve güney Irak’taki Camp Bucca hapishanesine gönderildi. Hapishane kayıtlarına “sivil tutuklu” diye yazılmıştı, yani Amerikalılar onun bir cihatçı olduğunu henüz bilmiyorlardı.

Hapiste kaldığı 10 ay boyunca Bağdadi militan tarafını gizledi ve kendisini dini faaliyetlere adadı; Cuma hutbelerini üstlendi, diğer mahkûmlara din dersleri verdi. Bir koğuş arkadaşı “Bağdadi sessiz sakin birisiydi, ama belli bir karizması vardı, karşınızdakinin önemli bir insan olduğunu hissediyordunuz” diye hatırlıyor o günleri.

Tabii orada da futbol sahasındaki yeteneğini konuşturacak, hem mahkûmları hem de gardiyanları kendine hayran bırakacaktı. “Bizim Messi”den sonra, Camp Bucca hapishanesindeki yeni lakabı “Maradona”ydı.

Bağdadi hem Sünni mahkûmlarla hem de Amerikalılarla iyi ilişkiler geliştirmeye çalışıyor, mahkûmlar arasında bir anlaşmazlık olduğunda kendisini arabulucu olarak kamp yönetimine kabul ettirmeye uğraşıyordu. “Ne zaman kampta bir problem çıksa, Bağdadi tam ortasındaydı. Hapishanenin lideri olmak istiyordu. İstediğini elde etmek için “böl ve yönet” politikasını uyguluyordu ve bu taktik işe yarıyordu” diyor o günleri hatırlayan bir mahkûm.

bagdadi45

Bağdadi, ABD ordusunun Irak’ı taaruzu sırasında 2004 tutuklanarak Buka Kampı’na gönderilmişti. (Northern German Broadcasting)

Bucca’daki 24 bin mahkûmun çoğu Saddam’ın ordusunda ve istihbarat teşkilatında çalışmış Sünni Araplardan oluşuyordu. Amerikalıların Baasçıları temizleme harekâtı sonucunda, Saddam yenilince onlar da yenilmişlerdi. Onlardan boşalan yeri de o güne kadar bastırılmış olan Şii çoğunluğun yükselişi doldurmuştu. Böylece Sünni Araplar hapse girdiklerinde belki henüz cihatçı olmasalar bile, çıktıklarında hepsi çoktan birer cihatçıya dönüşmüştü. Amerikalıların gözü önünde, radikal cihatçı manifestolar mahkûmlar arasında elden ele serbestçe dolaşıyordu ve Amerikalılar da olan biteni hiçbir şey anlamadan seyrediyordu.

Yeni bir mahkûm geldiğinde, içeride eski mahkûmlardan aldığı “eğitim” ve beyin yıkama sonucunda, bir saatli bombaya dönüşmüş olarak dışarı çıkıyordu. Hapishanedeki en ateşli eğitmenlerden biri de kuşkusuz Bağdadi’ydi ve onun başlattığı ateş on yıl bile geçmeden Ortadoğu’nun büyük bölümünü yakıp kavuracaktı.

Bağdadi’nin Bucca’da arkadaşlık kurduğu eski Baasçıların bir kısmı, sonradan onunla birlikte IŞİD saflarında yükseldi. “Eğer Irak’ta o Amerikan hapishanesi olmasaydı, bugün IŞİD diye bir şey olmazdı. Bucca bir fabrikaydı, hepimizi orası üretti, bizim ideolojimizi biçimlendirdi” diyor o günleri hatırlayan ve The Guardian’a röportaj veren bir mahkûm. Mahkûmlar o hapishaneden “akademi” diye bahsediyorlardı ve Bağdadi de oradaki 10 ayı boyunca “öğretim üyelerinden” biri olmuştu.

8 Aralık 2004’te tahliye edildiğinde Bağdadi çoktan bir çekirdek kadro ve “adres defteri” sistemi oluşturmuştu kendine: Tahliye edilen her mahkûm, iç çamaşırının lastiğine dışarıda bağlantıya geçeceği kişinin telefon numarasını yazıyordu.

Sırdaş Bağdadi

Bağdadi’nin tahliyesinden sadece iki ay önce uluslararası terör örgütü El Kaide, Ebu Musab el Zerkavi yönetimindeki küçük bir cihatçı milis grubunu kendi bünyesine katarak Irak şubesini açmış ve başına da Zerkavi’yi getirmişti.  Aslen bir Ürdünlü olan Zerkavi, El Kaide’nin imkânlarını kullanarak Irak’taki Sünni azınlık ile Şii çoğunluk arasında bir iç savaş başlatmayı ve böylece Sünnileri kendi örgütüne çekmeyi planlıyordu. Ortalığı yeterince kan gölüne çevirebilirse, hayalini kurduğu İslam devletini kurmak için pek fazla bir engel kalmayacağını düşünüyordu. El Kaide’nin yöneticileri Zerkavi’nin bu vahşi planını gönülsüzce de olsa onayladılar, çünkü Irak’ta Amerikalılara karşı yürütülecek isyanda desteğe ihtiyaçları vardı. Fakat kısa süre sonra Zerkavi gerçekleştirdiği saldırıların şok edici video kayıtlarını yayınlamaya başlayınca, geniş Müslüman kitlelerin bu boyuttaki bir vahşete tepki gösterdiğini ve örgüte yabancılaştığını fark eden El Kaide yöneticileri, başlangıçta Zerkavi’ye destek verdikleri için pişman oldular.

Bağdadi henüz Bucca hapishanesindeyken mutlaka Zerkavi’nin örgütündeki cihatçıların bazılarıyla tanışmış ve kendisinden bile daha radikal olan bu insanların cazibesine kapılmış olmalı. Tahliyesinden sonra Bağdadi El Kaide üyesi olan bir akrabası aracılığıyla örgütün Irak şubesiyle bağlantı kurdu. Örgüt temsilcisi ise Bağdadi’yi bir yandan Suriye’nin başkenti Şam’a gidip örgüt adına bir şeyler yapmaya, diğer yandan da yarım bıraktığı doktorasını tamamlamaya ikna etti. Cihatçı örgütlerde akademik formasyona sahip öğretim üyelerinin sayısı azdır. Bu yüzden El Kaide yöneticileri Bağdadi gibi gelecek vaat eden bir akademisyeni Suriye’ye göndererek, onu Amerikalıların erişim alanının dışında tutmanın iyi bir fikir olduğunu düşünmüşlerdi.

Bağdadi’ye verilen Şam görevinin içeriği, Irak El Kaidesi’nin online propaganda sorumlusu olarak çalışmak ve örgütün ultra-muhafazakâr marka kimliğiyle uyumlu bir online iletişim faaliyeti yürütmekti. Şam’daki görevi boyunca Bağdadi hem Irak’taki akraba çevresinin hem de diğer cihatçı örgütlerdeki bağlantılarının desteğini almış olmalı, çünkü asli görevinin yanı sıra birçok yabancı cihatçının gizlice Suriye’den Irak’a geçmesine de yardımcı oluyordu.

Bu sıralarda Suriye devlet başkanı Beşar Esad, Suriye’den Irak’a doğru yaşanan bu yabancı cihatçı trafiğinin farkındaydı tabii, ama Irak’ı işgal ettiği için Amerika’yı cezalandırmaya katkıda bulunmak güdüsüyle, bu trafiğe göz yumuyordu. Ama Esad 2011’den itibaren bu trafiğin ters yönde akmaya başlayacağını ve yabancı cihatçıların bu kez kendisine başkaldıran Suriye vatandaşlarına katılmak için geleceğini bilmiyordu kuşkusuz.

2006 yılında Irak El Kaidesi, Amerikan işgaline karşı savaşan cihatçıları kapsayan bir çatı örgütlenme oluşturmuştu. Bağdadi’nin grubu bu çatıya ilk katılanlar arasında yer aldı. Kısa süre sonra Zerkavi bir İslam Devleti kuruluşunu ilan etme niyetini açıkladı, ama bunu yaparken açıkça merkezi El Kaide’nin talimatlarına karşı çıkmış oluyordu, çünkü örgüt bir devlet ilanı için Amerikalılar çekilinceye ve yeterli halk desteğini sağlanıncaya kadar beklemek taraftarıydı.

Haziran ayında bir Amerikan hava saldırısında Zerkavi öldürülünce, onun yerine geçen Mısırlı cihatçı Ebu Eyüp el Mısri de Zerkavi’nin planına sadık kaldı ve Ekim ayında İslam Devleti’nin kurulduğunu ilan etti; Irak El Kaidesi’ni tasfiye ettiğini ve askerlerinin artık İslam Devleti’nin askeri olduğunu açıkladı. El Mısri bu yeni yapılanmanın lideri olmasına rağmen kendisine “savaş bakanı” unvanını uygun bulmuş, vitrindeki lider olarak aslında yetkisiz birisi olan Iraklı Ebu Ömer’i “emir” olarak atamıştı.

Bu yeni yapılanmanın liderleri her ne kadar kapalı kapılar ardında Usame bin Ladin’e sadakat yemini etmiş olsalar da, halkın önüne çıktıklarında sanki El Kaide’den bağımsızmış gibi davranarak, kendi “İslam Devleti” hayallerini satmaya çalışıyorlardı. Dışarıdan bakanların bu örgütün gerçekten bağımsız bir devlet olduğunu zannetmesini, hatta halifeliğin yeniden kurulduğuna inanmasını bekliyorlardı. Merkezle aralarındaki bu kavram karmaşası, bir süre sonra iki örgüt arasında ciddi çatışmalara yol açacaktı.

Akademik referansları sayesinde Bağdadi bu yeni İslam Devleti tarafından Irak’ın bazı “vilayetlerine” diyanet işleri sorumlusu olarak atandı. Gerçi henüz ortada sınırları belli bir devlet ya da vilayet olmadığı için, Bağdadi’nin pratikteki sorumluluğu yine propaganda faaliyetlerini yürütmek, örgüt askerlerinin İslam’a uygun yaşamalarını denetlemek ve herhangi bir yerde bir suç işlendiğinde şeriatta öngörülen cezaların acımasızca uygulanmasını sağlamaktı.

Bu taşra görevine kısa bir süre ara veren Bağdadi, 13 Mart 2007’de doktora tezini savunmak için Bağdat’a geldi. Tez konusu yine Kuran ve hatim üzerine ortaçağdan kalma bir metnin (bu kez bir şiirin) yorumlanmasıydı. Sonuçta tezi “çok iyi” bulunarak kabul edildi ve Kuran Bilimleri doktora derecesini aldı.

Bağdadi hem bu akademik başarısı hem de İslam Devleti’nin diyanet işleri denetçisi olarak gösterdiği performans sonucunda el Mısri’nin dikkatini çekmeyi başardı. El Mısri onu Şeriat Komitesi denetçiliği görevine atadı ve 11 kişilik Danışmanlar Konseyi’ne aldı. Konsey her ne kadar vitrindeki emir Ebu Ömer’e danışmanlık yapıyormuş gibi görünse de, gücünü yabancı cihatçılardan alan ve aslen Mısırlı olan el Mısri tarafından yönetiliyordu. Bağdadi’nin yeni üye olarak katıldığı bu konseyin diğer üyeleri ise Iraklı emir Ebu Umar’ın karar süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmasını sağlamak peşindeydiler.

Kamp Bucca hapishanesindeki tecrübesine dayanan Bağdadi, çatışma halindeki bu iki taraf arasında arabulucu olmaya soyundu hemen. El Mısri tarafından atanmış olmasına rağmen, kısa sürede Ebu Ömer’in de güvenini kazandı ve üç kişiden oluşan İslam Devleti Koordinasyon Komitesi’ne atandı. Artık İslam Devleti’nin askeri kumandanlarını seçme, denetleme ve işten atma yetkisine sahip üç kişiden biriydi. Ebu Ömer’in büyük patron Usame bin Ladin’e yazdığı mesajları kaleme aldı, ayrıca İslam Devleti’nin yöneticileri arasındaki yazışmaları koordine etti.

Her şey yolunda giderken bu yazışmalardan bir tanesi Nisan 2010’da Irak resmi güvenlik güçlerinin eline geçince, çorap söküğü gibi hızla ilerleyen bir soruşturma sonucunda Amerikan ve Irak askerleri bir operasyon düzenleyip Ebu ömer ve el Mısri’yi Tikrit’te saklandıkları bir evde ablukaya aldı. İslam Devleti’nin bu iki tepe yöneticisi teslim olmaktansa kendilerini havaya uçurmayı tercih etti.

Bu ölümlerin ardından İslam Devleti yeni bir emir seçmek durumunda kalmıştı ama Amerikalıların bir baskın daha yapmasından korktukları için Danışmanlar Konseyi bir türlü bir araya gelip seçim yapamadı. Bu noktada, arka plandaki büyük patron Usame bin Ladin devreye girdi. Danışmanlar Konseyi’ne talimat vererek şimdilik geçici bir emir seçmelerini, asıl adayların isimlerini ve niteliklerini içeren bir listenin de kendisine gönderilmesini istedi.

Emir Bağdadi

O sırada İslam Devleti’nin askeri konsey başkanı olan Hacı Bekir, yeni emir seçilmesi sürecini manipüle etmek için uygun bir fırsat bulduğuna inanıyordu. Eskiden Saddam’ın ordusunda albaylık yapmış olan Bekir, yeterince dindar bir geçmişi olmadığı için kendisinin emir olamayacağını biliyordu. Bu yüzden, seçilecek emiri arka plandan yönetecek adam olmaya karar verdi. Gözüne kestirdiği “kolay yönetilebilir” emir adayı da genç Bağdadi’den başkası değildi.

Hacı Bekir İslam Devleti’nin vahşi yöntemlerini sürdürme taraftarıydı ama bu konuda hep El Kaide merkezinden eleştiri geliyordu. Belki Bağdadi’yi emir seçtirebilirse, onun da bu konuda kendisini destekleyeceğini ve El Kaide yönetimine mesafe koyabileceğini hesaplamıştı. Sonuçta Bekir, bin Ladin’in seçimle ilgili talimatlarını hiçe sayarak Danışmanlar Konseyi’nin 11 üyesine de mektup yazıp diğer tüm üyelerin Bağdadi’yi desteklediğini iddia etti. Tabii ki Bağdadi’nin peygamber soyundan geliyor olma iddiasını, Kuran okuma konusundaki ustalığını ve örgüt içerisindeki idarecilik becerilerini de pazarlamaktan geri kalmadı.

Danışmanlar Konseyi 9’a 2 oy çokluğuyla, 39 yaşındaki Bağdadi’yi İslam Devleti’nin yeni emiri seçti. O ana kadar herkesin İbrahim el Badri olarak tanıdığı bu adam, ismini Ebubekir el Bağdadi olarak değiştirdi.

Yeni emirin onayıyla (ve tabii ki şükran duygularıyla) harekete geçen Hacı Bekir, İslam Devleti içerisinde Bağdadi’nin otoritesine karşı çıkabilecek herkesi ortadan kaldırmaya girişti. Örgüt üyelerince “gölgelerin prensi” ve “Emir’in özel bakanı” olarak adlandırılan Bekir, tıpkı Saddam döneminde yaptığı gibi, kimi zaman korkutma kimi zaman da doğrudan suikast yoluna başvurarak muhalifleri “etkisiz hale getirdi”.  

İslam Devleti’nde güç artık yabancı mücahitlerden Iraklılara geçmişti. Yeni komuta kademesi Bağdadi ve Bekir gibi Kamp Bucca’nın eski mahkûmlarından oluşuyordu. Bekir gibi birçoğunun da Saddam’ın ordusunda ya da istihbarat teşkilatında çalışmışlığı vardı. Otoriter bir devleti yönetmek için gayet kullanışlı bir kadroydu bu.

İktidarını sağlama alan Bağdadi ve perde arkasındaki danışmanı Bekir, İslam Devleti’nin zayıflamaya yüz tutmuş imajını ve gücünü yeniden canlandırmaya girişti. Yaşadıkları askeri yenilgiler ve baskınlar sonucu 2008’den beri iyice yeraltına inmiş olan örgütü yeniden ortaya çıkarmaya ve bir halifelik kurmak için gereken toprak parçasını ele geçirmeye kararlıydılar.

2011’de Suriye’de huzursuzluğun büyümeye başlaması, Bağdadi’nin arayıp da bulamadığı fırsatı karşısına çıkardı. Barışçı bir başkaldırıya şiddet enjekte etmek isteyen Bağdadi, Suriyeli adamlarından birini oraya göndererek İslam Devleti’nin gizli bir şubesinin kurulmasını sağladı. Sonradan “El Nusra Cephesi” olarak tanınacak bu şube, İslam Devleti örgütünün yöntemini izleyip sivillere saldırarak işe başladı, kaos tohumları ekmeyi amaçlayan terör eylem planını uygulamaya girişti. Bağdadi’nin umudu, yaratılan bu kaos ortamından faydalanıp İslam Devleti’nin el koyacağı ilk toprak parçasını ele geçirmekti.

Suriye devlet başkanı Beşar Esad ise sivillere yönelik bu saldırıları rejimi protesto eden diğer eylemlerle aynı kefeye koyarak, barışçı protestocuların da aslında teröristten farklı olmadığını söylemeyi tercih etti. Bu arada El Nusra bir muhalif örgüt olmaya doğru evrilirken, Sünni sivilleri öldürmemek için daha özenli davranmaya ve Esad’ı devirmek isteyen diğer Sünni muhaliflerle de işbirliği geliştirmeye başladı. El Nusra’nın taktiklerindeki bu değişimin arkasında El Kaide’nin yeni lideri Eymen el Zevahiri’nin tavsiyeleri vardı. Mayıs 2011’de Amerikalılar Usame bin Ladin’i öldürünce, El Kaide’nin yeni lideri Zevahiri olmuştu. Zevahiri bir İslam Devleti kurmadan önce halk desteğini sağlamak gerektiğine inandığı için, El Nusra’ya diğer muhaliflerle işbirliği yapmayı tavsiye etmişti.

Ama Bağdadi sadakat yeminiyle bağlı olduğu Zevahiri ile aynı fikirde değildi. Onun bakış açısına göre İslam Devleti zaten vardı, tek eksikleri Suriye’de bir toprak parçasını ele geçirip devleti gerçek kılmaktı. El Nusra’nın diğer muhaliflerle işbirliği yapması bu planı engelleyecekti.

bagdadi6

IŞİD’in geçit töreni

Bağdadi, 2013’ün baharında El Nusra’daki adamlarına bu stratejisine uygun davranmalarını emretti, ama reddedildi. Öfkeye kapılan Bağdadi, İslam Devleti’nin ismini “Irak Şam İslam Devleti” (IŞİD) olarak değiştirdiğini, El Nusra’nın da bu devletin bir parçası olduğunu ilan etti. El Nusra’nın lideri ise Bağdadi’nin otoritesini reddettiğini, doğrudan Zevahiri’ye bağlı olduğunu açıkladı. Zevahiri El Nusra liderinin sadakat ilanını kabul edip Bağdadi’ye de sadece Irak’la ilgilenmesini emredince, Bağdadi de bunu reddetti, çünkü Suriye’yi de kendi denetimi altında tutmak istiyordu. Bağdadi’nin yönetimindeki IŞİD, El Nusra’nın da dahil olduğu diğer Sünni muhalifleri geri iterek Suriye’nin doğusundaki toprakları ele geçirmeye başladı.

Şubat 2014’e geldiğimizde artık Zevahiri’nin önünde IŞİD’i El Kaide örgütünden atmaktan başka seçenek kalmamıştı, öyle de yaptı. IŞİD ise El Nusra’ya karşı yürüttüğü mücadelede avantajlı duruma geçmişti. Hem Suriye’nin doğusundaki topraklara el koymuş hem de El Nusra kadrolarındaki yabancı cihatçıların önemli bölümünü kendine çekmişti; çünkü bu insanların önceliği Esad’ı devirmek değil, kendi İslam devletlerini kurmaktı.

Kısa süre sonra IŞİD’in yeni topraklarını nasıl yönettiğine dair haberler medyada görünmeye başladı. Eskiden Bağdadi şeriata uygun cezalandırma yöntemlerini yalnızca ellerine esir düşmüş talihsiz insanlar üzerinde uygulayabiliyordu, çünkü henüz egemen oldukları bir toprak yoktu. Ama artık Bağdadi, Rakka başta olmak üzere Suriye’nin doğusunun önemli bölümünü elinde tutan bir “hükümetin” lideriydi ve talimatlarını yüzbinlerce insana dayatabilecek durumdaydı. Bağdadi bölgede yaşayan Hristiyanlara eğer “koruma vergisi” ödemezlerse ölüm cezası alacaklarını söyledi. Hırsızlıkla suçlananların elleri kesilmeye, zina yapanlar kırbaçlanmaya veya recmedilmeye başlandı. El Kaide liderleri bile bu tür şeriat cezalarının daha hoşgörülü ve yumuşatılmış biçimde uygulanmasını tavsiye ediyorlardı. Ama Bağdadi için dini yasaları tüm sertliğiyle uygulamak, yeni devletinin “İslami” niteliğini meşrulaştırmanın ve yerel halkı itaate zorlamanın bir yoluydu. Tıpkı Saddam gibi Bağdadi de din adına uygulanan şiddeti aslında siyasi hedeflerine hizmet eden bir araç olarak kullandı.

Bağdadi aynı şekilde iktidarına karşı çıkan Müslümanları da mürtet olmakla itham etti. İşbirliği yapmamakta direnen Sünni aşiret mensuplarını ve esir aldığı Suriye rejim ordusu askerlerini infaz ederek toplu mezarlara attı. Kendisine karşı çıkmayı düşünenlere etkili biçimde mesaj gönderiyordu.

Suriye’nin doğusunda iktidarını güvenceye alan Bağdadi şimdi Irak’ın batısındaki topraklara gözünü dikmişti.

Bağdadi “Halife İbrahim” oluyor

IŞİD 2014’ün başından beri Irak’ın batısındaki işgalini düzenli biçimde genişletmişti. Bölgede yaşayan Sünniler Bağdat’taki Şii ağırlıklı hükümete kızgındı, Amerikalılar gittikten sonra yeniden kurulan güç dengelerinde kendilerine yer verilmemişti ve Irak ordusunun dışında tutulmuşlardı. Batı Irak’taki Sünni aşiretler 2013’ün sonunda Bağdat’taki hükümete karşı savaşmaya başladığında, Ebubekir el Bağdadi de adamlarına bu aşiretleri desteklemelerini emretti. Böylece dindar fanatikler, aşiretler ve Baasçı sekülerler,  Bağdat’taki Şii hükümeti devirebilmek için yan yana savaşmaya başladılar. 2014’ün kışı ve baharında IŞİD ve işbirlikçileri, Felluce ve Ramadi’ye baskınlar düzenledi. Militanlar kendilerine direnen polis ve askerleri yakalayıp vahşice infaz etmekle yetinmeyip bunu bir de videoya çektiler. Bu korkunç görüntüler Irak güvenlik güçleri arasında hızla yayıldı.

Haziran 2014’te Musul’a saldıran IŞİD ve müttefikleri, hemen hiç zorlanmadan şehri ele geçirdiler. Seyrettikleri videolardaki vahşi infazların kendi başlarına da gelebileceğinden korkan Irak askerleri ve yerel polisler, savaşmadan şehri bırakıp kaçtılar.  

Bu kolay zaferle birlikte IŞİD, Suriye’nin doğusundan Irak’ın batısına uzanan en az 500 km genişliğinde bir bölgeyi denetimine almış oluyordu. Haziran sonlarında IŞİD sözcüsü halifeliğin yeniden kurulduğunu ilan etti ve Bağdadi de başına yeni bir sıfat ekleyerek asıl ismine geri döndü: Halife İbrahim.

Sözde halife birkaç gün sonra Cuma hutbesini okumak için Musul’da minbere çıktı. 2010 yılında IŞİD’in başına geçtiğinden beri ilk kez halkın karşısına çıkıyor ve kamuoyuna görüntü veriyordu. Tarihteki eski Abbasi halifelerini çağrıştıran siyah bir kıyafet vardı üzerinde. Onlar da peygamberin soyundan geldiklerini iddia etmiş ve İslam’ın saf haline dönmeyi vaat ederek iktidara gelmişti.

“Sizleri yönetmek için atandım, ama içinizdeki en iyi ben değilim. Eğer doğru işler yaptığımı görürseniz beni takip edin. Eğer yanlış işler yaptığımı görürseniz, bana akıl verin ve bana yol gösterin. Eğer Allah’a itaat etmezsem, o zaman siz de bana itaat etmeyin.” Bağdadi’nin Cuma hutbesindeki bu sözleri, İslam’ın ilk halifesi Ebubekir’in halife seçilince yaptığı konuşmanın farklı sözcüklerle ifade edilmiş haliydi.

Musul’un ele geçirilmesi, o ana kadar isteksiz duran Amerikan hükümetini artık müdahale edilmesi gerektiğine ikna etti ve Amerikan uçakları IŞİD mevzilerini bombalamaya başladılar. Buna misilleme olarak IŞİD de elindeki Batılı esirleri kafasını keserek infaz etmeye başladı. Ölüme giden Batılı esirlere turuncu kıyafetler giydirilmesi, on yıl önce Irak’taki Amerikan hapishanelerinde Iraklı mahkûmlara aynı renk kıyafetler giydirilmesinin intikamı anlamına geliyordu. İnfazların videoya çekilip yayınlanması geleneği de Ebu Garip hapishanesindeki işkence görüntülerinin 2004’te ifşa olmasından sonra, Irak El Kaidesi’nin kurucusu Zerkavi tarafından başlatılmıştı. Bağdadi tıpkı kafa kesmeler gibi tutsak kadınların seks kölesi olarak kullanılmasını da dini gerekçeler sunarak haklı gösteriyordu.

Meşhur Cuma hutbesinden birkaç ay sonra, Kasım 2014 ve Mart 2015’te medyada yer bulan iki haberde Bağdadi’nin Amerikan hava saldırılarında öldürüldüğü veya ağır yaralandığı iddia edildi, ama o Mayıs 2015’te yayınlanan bir videoda boy göstererek hayatta olduğunu kanıtladı. Eğer Bağdadi bu hava saldırılarında ya da bir sonrakinde ölmüş olsaydı ne olurdu, sorusuna verilebilecek cevap, onun IŞİD’deki rolüne nasıl bir anlam atfedildiğiyle alakalı bir konu. Kimilerine göre Bağdadi, dindar bile olmayan birtakım eski Baasçılar veya güç peşinde koşan haydutlar tarafından manipüle edilen karanlık bir karakter sadece. Kimine göre de, tarihsel bir misyonun peşinden giden daha sistemik ve kurumsal bir yapının içerisinde işini yapan küçük bir dişli.

En azından bu farklı görüşlerin buluştuğu asgari müşterek şu: Yaptıklarının tek sorumlusu Bağdadi’nin kendisi değil. Kendi günahlarının yanı sıra başkalarının günahlarını da taşıyor; belki Saddam Hüseyin’in, belki George W. Bush’un, belki eski rejime sadık kalmış bir grup Baasçı’nın günahları. Eğer birgün öyle ya da böyle Bağdadi ortadan kalkarsa, problem çözülmeyecek, sadece yeni bir “sözde lider” Bağdadi’nin yerini alacak.

Bagdadi

Bağdadi bir cuma vaazı verirken (AP)

Öte yandan, Bağdadi’nin biyografisindeki bazı somut gerçekler onun sıra dışı derecede yetenekli bir adam olduğunu gösteriyor. Düzene başkaldıran bir grubun kurulmasına yardım etmiş, bir yandan örgütün diyanet işlerini idare ederken bir yandan doktorasını tamamlamış, hem arabuluculuk hem de rakiplerini sindirme yeteneği sayesinde IŞİD’in acımasız siyasi çekişmelerinden kazançlı çıkmış bir adam. Her ne kadar örgütün perde arkasındaki gerçek beyninin “gölgelerin prensi” lakaplı Hacı Bekir olduğu iddia edilse de, IŞİD’in Suriye’de ele geçirdiği toprakların güvenceye alınması ve Irak’a doğru hızla genişlemesi, Hacı Bekir’in Ocak 2014’te öldürülmesinden daha sonra gerçekleşti. New York Times’ın geçenlerde yazdığı gibi, başına bir şey gelmesi ihtimaline karşı bazı askeri yetkilerini seçilmiş adamlarına devretmeye başlamış olsa bile, dini konulardaki uzmanlık ve siyasi kurnazlık açısından kimse kolayca Bağdadi’nin yerini dolduramaz.

Bağdadi hayatı boyunca aşırı dini fanatizm yolunu izledi. Kimi zaman bir düğünde dans eden insanlara müdahale etmek gibi küçük örneklerle, kimi zaman da toplu infaz talimatları vermek gibi büyük örneklerle, her zaman kendi görüşlerini diğer insanlara zorla kabul ettirmeye çalıştı. Pekala bir üniversitede profesör olabilir, öğrencileriyle fikir tartışmaları yapabilirdi. Ama bir zamanlar lakabı “mümin” olan sessiz ve içine kapanık çocuk, büyüdüğünde vahşi ve karanlık dini vizyonunu tüm dünyaya dayatmaya çalışan “müminlerin kumandanı” oldu. “Mücahitlerin yürüyüşü Roma’ya ulaşıncaya kadar devam edecek” demişti geçen yıl. Eğer Bağdadi’nin hayatından bir ders çıkarılacaksa, onun gibi adamların güçlenmesine imkan veren bir kaos yaratmanın ne kadar tehlikeli olduğundan bahsetmeli bu ders.

Bunlar da ilginizi çekebilir: