Medyascope.tv

Alain Bertho: Umutsuz öfkeden şehitliğe, radikalizmin İslamileşmesi

Olivier Roy’nın, “İslam’ın radikalleşmediği, radikalliğin İslamîleştiği” tespiti hem Fransa, hem Türkiye’de polemik arayışlarına yol açmıştı. Bu tespit Roy’nın 24 Kasım 2015 tarihli Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan “Cihadcılık bir kuşağa özgü nihilist bir isyandır” yazısında karşımıza çıkmıştı.(Medyascope.tv’de yayınlanan Türkçe çevirisini bu linkten okuyabilirsiniz.)

Polemik arayışları diyorum, çünkü bildiğim kadarıyla Olivier Roy bunlara cevap vermedi. Fransa’daki tepkiyi başka bir ülkedeki kayıkçı kavgası gibi değerlendirip sadece ülkemizdeki, özellikle laik hassasiyetli tepkiyi gösterenlere gelirsek; dertleri Olivier Roy değil, onun bu tespitlerini gayet yerinde bir şekilde aktaran Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez’le polemik arayışıydı.

Dolayısıyla polemik mevzuunu bir yana bırakıp biz yine fikrin izini sürelim:

Daha önce 4 Temmuz 2015’te Atlantico dergisinin Olivier Roy ile yaptığı bir söyleşiyi okuyanlar (Medyascope.tv’deki Türkçe linki), bu tespitin patentinin aslında Alain Bertho’da olduğunu daha ilk soruda fark etmişlerdi.

Ben de önce Regards dergisinin İlkbahar 2015 sayısında çıkan Alain Bertho ile yapılmış söyleşinin (aşağıdaki 1’inci başlık) ve bundan yaklaşık bir yıl sonra, aynı konu çerçevesinde, 24 Mart 2016’da Libération gazetesinde yayınlanan yeni bir yazısının (aşağıdaki 2’nci başlık) çevirilerini sunarak, düşünmeye niyetli olanlara katkıda bulunmak istedim.

1) Regards dergisinin İlkbahar 2015 sayısında yayınlanan Alain Bertho şöyleşi:

Radikal başkaldırı İslamîleşiyor mu?

Regards, 11 Mayıs 2015

Bu yılın başındaki Paris saldırılarını nasıl yorumladınız?

Bertho: 7 ve 9 Ocak saldırılarından birkaç gün sonra Underground’ı okudum. Esas olarak söyleşilere dayanan bu kitapta, Japon romancı Haruki Murakami, 1995’te Aum Tarikatı’nın Tokyo metrosunda düzenlediği ölümcül sarin gazı saldırısını anlamaya çalışmış. Bunun için sorular sorduğu kurbanların ve tarikat üyelerinin tek tek tanıklıklarını metin haline getirmiş. Çalışması, bu tür durumlarda olayın anlamı üzerinde uzlaşmaz iki öznel tecrübenin, kurbanların tecrübesinin ve cânilerin tecrübesinin ne derece rekabet halinde olduklarını gösteriyor. Gerçekte, kurbanların tecrübesi cevapsız bir niçin tecrübesidir. Tanıklıkların ve en uca vardırılmış acının döne döne tekrarlanması anlam üretmez. Bu fiziksel ve öznel acı tecrübesi, önümüzde açılan dönem üzerine önermelerin inşa edilebileceği hammaddedir. Fransa’da Ocak ayında gördük bunu; Mart ayında Tunus’ta da gördük. Artık “kelimelerin kifayet etmemesi”, hatta “sözün bittiği yer”e gelinmesi, olayın tam anlamıyla “düşünülemez” olmasındandır. Saldırı yüzünden yaşamları allak bullak, hatta mahvolmuş metro yolcularına hasrettiği kitabında, Haruki Murakami’nin bize gösterdiği de budur. Fakat eylemin anlamını oluşturan ve öncesi, esnası ve sonrasındaki öznel devamlılığını temin eden, fâili olanların ya da fâili olabileceklerin düşündükleridir. Sözü Aum Tarikatı üyelerine verirken Haruki Murakami’nin sorguladığı budur. Birkaç katil ile adlarına cinayetler işlenen çok daha mazbut Japonlar arasında bölünmüş bir idrakı sunar okumamıza. Eyleme geçiş her zaman müstesna da olsa, köklerinin nasıl ortak bir dünya görüşü ve tecrübesinde olduğunu gösterir bize. 7-8-9 Ocak 2015’i bütünüyle anlamak için bugün noksanlığını çektiğimiz unsurdur bu.

Alain Bertho

Paris-VIII Üniversitesi’nde antropoloji profesörü olan Alain Bertho, aynı zamanssa Paris-Nord Maison des Sciences de l’Homme müdürlüğünü üstlenmiş durumda.

Tablo nasıl tekrar oluşturulur, tamamlanır?

Bertho: Kendi payımıza, bu çalışmayı yapmalı ve Paris katliamlarınının anlamını bulmalıyız. Öznelliğimiz buna karşı çıktı, ki anlaşılabilir bir durum bu. Kanımızı dondurdu, şoka uğradık. Bu travmanın yasını tutmak için, cânilerinkiyle aynı olmayan bir anlatının kurulması lüzumu hâsıl oldu. Ama içimizde uyandırdığı dehşete rağmen, yine de eylemlerine verdikleri anlamı bulmak gerek. Terörist nitelemesi aşırı genel ve eylemin cinsiyle ilgili. Kişisel tecrübelerin, sadece polisiye ve askerî mantıkla yok edilmesi becerilemeyecek çağdaş ve ölüm saçan bir başkaldırı çehresiyle buluşması var karşımızda. Amedi Kulibali ve Kuaşi Kardeşler’in eylemleri, tıpkı Muhammed Merah’ınkiler gibi, tekil geçmişlerin, Fransız geçmişlerinin sonunda gelir. Tıpkı Suriye’ye gitmiş olan birkaç bin genç Fransız’ın geçmişleri gibi. Tıpkı yozlaştırıcı Batı’ya karşı açılmış bu savaşı bizim kadar dehşetle izlemeyen çok daha kalabalık kitlenin geçmişleri gibi. Aynı şekilde, Bardo cânilerinin içinden çıktıkları Tunuslu Selefiler, Aralık 2010-Ocak 2011 Devrimi’nin beşiği olan Sidi Bu Zeyd ve Kassarin’de bilhassa iyi yerleşiktir. Daha da kötüsü: İçlerinden çoğu bu devrimin aktörleri olmuştur ve o dönemde Selefi değildirler.

Geçmiş olaylar burada ve şimdi kök salmakta olanı anlamaya yardım edebilir mi ? Arap kültürüyle hiç alâkası olmayan, bazen de çok solcu çevrelerden gelen gençlerin İslam’ı benimsemesini nasıl anlıyorsunuz ?

Bertho: Münferit bir sekterlik hâdisesiyle karşı karşıya olmadığımızı; özellikle de “İslam’ın bir radikalleşmesi”yle karşı karşıya olmadığımızı; bunun daha ziyade, radikal başkaldırının İslamîleşmesi olduğunu anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Nasıl günümüzdeki Tunuslu Selefiler Bin Ali’ye karşı seferber oldukları sırada Selefi değilseler, Fransız cihad adaylarının çoğunun da mühtediler/din değiştirenler olduğunu, ya da Kulibali ve Kuaşi Kardeşler gibi sonradan dindarlaşanlar olduğunu biliyoruz. Onları eyleme iten saik ve düşüncelerdeki hakikat ille de ilâhiyatta, genel olarak İslam’da veya özel olarak Vahhabilik’te aranmamalıdır; taşıyıcısı oldukları siyasî önerilerin çağımızla bağlantısında aranmalıdır. Bu önerilerin merkezinde dünyanın ve çatışmaların mezhepleşmesi bulunuyorsa da, bugün bunun tekeli onların elinde olmaktan uzaktır. Bu mezhepçilik Fransa’da ya da başka yerlerde, hem sokakta (“Manif pour tous”)[1] hem hükûmetlerde, başkalarını da seferber etmiştir. Bizi buraya getirmiş olan asıl büyük olay kuşkusuz 20. yüzyılın sonunda komünist devletlerin ve komünizmin çöküşüdür; yavaş yavaş da, iktidarı kolektif dönüşümlerin kaldıracı haline getiren siyasetin modern çehresinin çöküşüdür. Aynı hareketin içinde devrimci umudu ve seçimle temsilin anlamını yitirdik. İçindeki geçmişin şimdiki zamanı anlamayı, şimdinin ise geleceği hazırlamayı mümkün kıldığı tarihsel zamanla muayyen bir halk bağını ve siyaset bağını da yitirdik aynı anda.

Bu bağın kopması ne gibi biçimler alıyor?

Bertho: Bugün yetişkin yaşa gelen tüm bir kuşağa, bâriz bir gerçeklik kendini dayatıyor: Ebeveynleri daha iyi bir yaşam için göç etmiş de olsalar, güzel yarınlar için militanlık yapmış da olsalar veya kendi “başarı”ları için uğraşmış da olsalar, girmiş oldukları yolun sonunda bir çıkmaz var. Bir devrim ya da toplumsal ilerleme umudu paylaşılmıyor artık; bireysel başarı umudu ise az. Gezegenimizin hiçbir şey tarafından durdurulamayan felaketine doğru, geriye sayım başlamış gibi. Finansın küreselleşmesiyle kamusal yaşamda, devlet yolsuzlukları ve hükûmet yalanlarının egemenliği altına girilmiştir. Bu koşullarda Cumhuriyet’in değerleri az biraz etsiz butsuz görünebilmektedir. Saplantılı bir bellek zorlaması, tarihsel anlatının yansıtılabilirliğinin yerini almıştır. Geleceğe yönelik ortak bir öznelliğimiz olmadığı için de geçmişin anlamını yitirmişizdir. Bütün bunları az çok biliriz. Ama bunun eklemlenmelerini ve sonuçlarını düşünmemiz gerektir. Artık ne geleceği ne umudu olan bir başkaldırı nedir? Bunu aklımızda tuttuğumuzda, cihadcı önerilerin öznel gücünü daha iyi anlarız. Önerilen tek gelecek ölümdür: Hem “kâfirlerin, Yahudilerin ve Haçlıların”, hem de yanlarında yetmiş kişiyi cennete sokabilen şehitlerin ölümü. Bunu aklımızda tuttuğumuzda, geçmiş ve kültürel miras kalıntılarının imhası etrafında IŞİD’in kopardığı reklamı daha iyi anlarız. Bu geçmiş bize geleceğimiz hakkında yalan söylediyse, daha da yalan söylemekten başka işe yaramaz.

Mesele şu ki, bu seçim en gericisinden, en hoyratından bir İslam’a doğru dönüyor…

Bertho: Gerçekten de… Madem söz konusu olan o, Selefilik yaşamda özgürlüğe hiçbir yer bırakmayan bir anlama dayanır. En totalizan versiyonlarından biridir İslam’ın. Çekici yönlerinden biri, mahremiyete hâkim olması, arzu ve zevkleri baskı altına alması, yaşamın tüm fiileri ve anları için kapitalizme ve “yozlaştırıcı Batı”ya karşı bir direniş eylemi çerçevesi önermesidir. Her başkaldırı örgütlenmesinde, mümkün bir kurtuluş çehresi ile bir mücadele zorlaması, bir disiplin ve bir etik vardır. Hem özgürleştirici hem zorlayıcı bu iki boyutu bir araya getiren yapıların çöküşünü yaşıyoruz. Bunun en büyük biçimi 20. yüzyılda komünizm oldu. Istıraba ve gündelik yaşama anlam verirken, yıkmayı da öneriyordu. Komünizmin, ama aynı zamanda üçüncü-dünyacılığın da çöküşünü izleyen o andayız hâlâ. 19. ve 20. yüzyılların siyasî dönemi sona eriyor.

Talep manevi veya dinî zeminde ifade edilmiyor sadece. Sarih siyasî biçimler de alıyor; mesela IŞİD’in İslam Devleti’yle.

Bertho: Bu radikal hareketin kendine verdiği İslam Devleti adında bir siyaset ve kadro talebi var. Kelimenin modern anlamında bir devletle alâkası yok: Ne huzuru, ne başkalığa saygıyı teminat altına alıyor. Aksine tamamen savaş ve ötekinin katli üzerine kurulu. Ne ulusal ne ülkesel; fakat evrenselci bir yönelimi var ve sürekli çoğalacak olan “biat edenler” oyunuyla çok-konumlu. Fakat ölüm saçan o radikalliğin hizmetinde bir dövüş gücü bu – Luc Besson’un “Beşinci Element” filmindeki kötücül güç gibi; kendisine saldırıldığında kuvvetlenen ve nüfuzu artan bir güç bu.

1970 yıllarında terörizme geçen aşırı politize olmuş aşırı sol ile bir talebi olmayan bu bireysel eylemler arasında bir paralellik kurulabilir mi?

Bertho: Sözünü ettiğimiz ve antropolog Arjun Appadurai’nin son kitabı The Future as Cultural Fact : Essays on the Global Condition’ın merkezine aldığı gelecek kategorisinin çöküşü, kuşkusuz yüzyıl başından beri tüm dünyayı etkileyen isyan dalgasının boyutlarından biri. Şu son yıllarda, Arap Baharı diye adlandırılan olaylar, Dünya Kupası’na karşı Brezilya’daki seferberlik, Taksim Meydanı’ndaki kentsel dönüşüm tasarısına karşı seferberlik gibi büyük toplu seferberliklerle sürdürüldü bu dalga… Yakın zamanda halklarla iktidarlar arasında yaşanan küresel çatışmalar kesiti, 1848’deki “Halkların Baharı”yla, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki komünist devrimlerle, 1968’le eşdeğer. Kesitleri iki şeye dönüşebiliyor: Ya örgütlü siyasî hareketlerde ve kurumsal perspektiflerde cisimleşen kalıcı bir başkaldırı ve umut çehresinin inşası, ya da umutsuzluğa ve azınlık şiddetine sapma. 1968’den sonra, Kızıl Tugaylar’ı, Baader Çetesi’ni, Japonya’daki terörist sapmaları gördük. Şu son on yıl boyunca, bir kuşak başkaldırdı. Hiçbir şey kımıldamaz gibi görünüyorken, bazılarının “2. evre”ye geçme kararı almalarına niye şaşıyoruz? Ocak ayındaki cânilerin hayat tecrübesi bu. 17 Eylül 2000’de, o sırada on sekiz yaşında olan Amedi Kulibali, on dokuz yaşındaki arkadaşı Ali Rezgui ile birlikte motosiklet çalmaktadır. Polis peşlerine takılır… ve ateş açar; Combs-la-Ville’deki bir park yerinde, arkadaşı Ali kollarında ölür. Görev kusuru üzerine hiçbir soruşturma yürütülmez. Grande-Borne’da iki gün süren bir ayaklanmaya neden olur bu. 2005’teki ayaklanmanın bütün aktörleri bugün neredeler? Ya onların yaptıklarını sempatiyle izleyenler? Hayatı ve siyaseti nasıl görüyorlar? Ocak’taki olaylara hangi gözle baktılar? 7 Ocak’tan önce de, 7 Ocak’ta da, 7 Ocak’tan sonra da dinlemedik onları. 8’i akşamı République Meydanı’na gitmedim, ama oturduğum Saint-Denis’deki belediye binasının önündeki toplaşmaya katıldım. Oradaki kadar müteessir bir kalabalığı nadiren görmüşümdür. Fakat aynı zamanda, “herkes”i bu kadar az gördüğüm de nadiren olmuştur. Bütün militan ağları içindeki herkes oradaydı muhakkak. Ama sıradan, meçhul kimseler, “sorunlu mahalleler” denen yerlerden o kadar az insan vardı ki. Ortak teessürümüze kendimizi kaptırmışken, şekillenmekte olan sessiz yarılmaya dikkat edebildik mi acaba?

11 Ocak’taki büyük gösteriyi nasıl yaşadınız?

Bertho: Karmaşık bir olay bu. Şaşakalmışlık üzerine kurulu olup bu kadar kitleselleşebilen bir seferberliği tarihte daha önce yaşadık mı bilmiyorum. Bunu biraz cenaze yürüyüşü gibi yaşadım; 68 Kuşağı’nın defin töreni gibi. Devlet de “11 Ocak Ruhu” adını verdiği şeye bu şaşakalmışlık üzerinde bir anlam kurabilmiştir. “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) deyişinde açığa kavuşturulması gereken en az iki şey vardır. Önce, “ben Charlie’yim” demek, “biz Charlie’yiz” demekle aynı şey değildir. Çünkü şaşakalmışlık öncesinde bir biz yoktur, teessürün paylaşılması ve toplaşmalarda oluşmuştur. Bu yüzden ideoloji bakımından esnektir. Bir de Charlie var. Zira üç kurban kategorisi olmuştu: “kâfirler” (Charlie), Yahudiler (kaşer market) ve “Haçlılar” (11. Bölge’deki polis memuru ve Montrouge’daki polis memuresi). Daha önce Muhammed Merah Yahudiler’e ve “Haçlılar”a saldırmıştı ve o kadar teessüre yol açmamıştı bu. Kulibali tek başına harekete geçse ve Kuaşi Kardeşler Charlie’ye saldırmasa katiyetle aynı seferberliğin yaşanmayacağına bahse girerim. Az bilinen ve az okunan bir gazeteye saldırılmasının etrafında bir şey düğümleniverdi ve onu çok daha meşhur basın organlarının belki ulaşamayacağı ortak özgürlüğün simgesi haline getirdi. Câniler bilmeden 60-70’li yılların bir tanıktepesine, çocukluk ve gençlik anılarına, başka bir çağın çocuksu başkaldırısının son izlerine de yüklenmişlerdi. Zira bir bakıma, lise öğrencilerinin öğretmenlerine dedikleri gibi, aynı zamanda, öldürülenler “tonton amcalar”dı da. Fakat ulus çapında bir yanlış anlamanın da payı var burada. Mayıs 68 mirasçısı bir ekip, muayyen bir tarzda, günümüzdeki hedefler nazarında miadı geçmiş muharebelerini sonuna kadar sürdürmüştü. Charlie’dekiler, İslam karşısındaki saygısızlıklarını, toplumun özgürleşmesini engelleyen kiliselere ve dogmalara karşıt çizgileri doğrultusunda görmüşlerdi. 21. yüzyılda Fransa’da İslam’a yüklenmenin, aynı zamanda, toplumsal bakımdan çektikleri acılara karşı koymak için İslam’ı etik bir destek noktası telakki eden, hüküm altındaki insanları rencide edeceğini ölçemediler.

“11 Ocak ruhu” etkilememiş sizi…

Bertho: Bir kez daha, olayın anlamını kim elinde tutuyor? Kim inşa ediyor onu? “11 Ocak ruhu”ndan iktidar bahsediyor. Tekrar söyleyeyim; teessürle oluşan konsensüs, söylenmeyen bir şey üzerine inşa edildi. Bir dakikalık saygı duruşu sırasında yaşanan olaylar, bu söylenmeyen şeyi fâş ettiler. Ve o sırada dışavurulan rahatsızlığa daha ziyade kulak vermek yerine, düpedüz “sesleri kestirildi”, herkes tarafından ayıplandılar, hatta yargıya havale edildiler. Böylelikle, paylaşılan teessürden mecburi teessüre geçildi. Cumhuriyet’in değerlerinin otorite yoluyla kafalara sokulacağı mı düşünülüyor? En azından bir kuşaktır, bu değerlerin aynı zamanda yerine getirilmemiş vaatler olduğu da iyi bilinmektedir. Bunları benimseme mecburiyeti fazladan bir şiddettir. Kurumsal dünyanın büyük zayıflıklarından biri, geçmişin değerleri yoluyla, aktarım yoluyla cevap verilebileceğini düşünmektir. Bir kuşağın hakiki değerleri, kendi tecrübesinin sınavına tâbi tuttuğu geçmişi tekrar işlerken kendi kurduğu değerlerdir. Aktarım yetmez buna. Değerlerin ayırıcı niteliği, tecrübeye etik bir anlam vermektir. Ne yazık ki kimileri için cihadı anlamlı ve çekici kılan da budur.

Suriye’ye giden buralı cihadcılar ile bir dakika sessizliğe itiraz edenler arasında ne gibi bir bağ var?

Bertho: Çeşitli ve kısmen birbirinden ayrılmış öznel güzergâhlar var karşımızda. Bir dakika sessizliğe itiraz edenleri cihad adaylarıyla, hatta cihad övücüleriyle bir tutmak kaba bir hatadır. Suriye’ye gidenlerin bile hepsi bireysel cinayet peşinde değil illâki. Bu en uç fiile geçişte akıldışı bir yörüngeden-çıkış payı var. Ama bir bağlam var, paylaşılmasa da birbirine yansıyan yaşanmışlıklar var. Başka dönemlerde de olduğu gibi, bu bağlam günümüzde ruhsal yörüngeden-çıkışları kutuplaştıracak, hatta deliliğe çağdaş bir anlam verecek kadar güçlü. La Grande Borne’daki gençler Amedi Kulibali’yi “kafadan iki tahtası eksik” diye teşhis etmektedir. Burada söz konusu olan nasıl bir öznel bağlamdır? Halk sınıflarının bir kısmının rahatsızlığını ya da acılarını hesaba katmayan, onları inançlarına göre ayırıp damgalayan siyasî, medyatik, kurumsal bir dünya karşısında paylaşılan bir tecrübe, bir şaşakalmışlık ve bir başkaldırı söz konusu. Nesnel bir “dışlanma” tecrübesinden fazla bir şey bu. Öznel bir yadsınmanın kolektif tecrübesi. Hissettiklerinin resmî varlığı yok.

Böyle yok sayılmanın sonuçları neler?

Bertho: Halkın bu tecrübesinin yıkıcı etkilerini azımsamamak gerekir: Onlar hakkında siyasetçiler ve gazeteciler tarafından sürekli anlatılan yalanların tecrübesi. Bu tecrübe bizzat hakikat mefhumu üzerine işaret noktalarını yok eder ve Alain Soral[2] ile arkadaşlarının meraklısı oldukları tüm söylentileri ve komplo teorilerini besler. Şayet “sistem” yalanla yönetiyorsa, bilimsel bile olsa her izinli söz, şaibe damgasını yemiş olmaktadır. Öte yandan, çekilen acının inkârı bütün mağduriyetlerin yarıştırılmasına yol açar. Bu açıdan, Dieudonné’nin[3] “sistem-karşıtı” kahraman olarak etkisi, münferit bir ahlâk sapmasından ziyade toptan bir belirti gibi görülmelidir. Fakat İslamofobi nazarında gösterilen genel kayıtsızlık, bunun kurbanı olanların çektiklerinin ötesinde bir Yahudi-düşmanlığının yeniden yükselişe geçmesine yol açmıştır. Crif (Fransa’daki Yahudi kurumlarının temsili konseyi) başkanının hoşuna gitmeyecek ama, Sarre-Union’daki Yahudi mezarlığına saldıran Müslümanlar değildi. Sonuç: Bugün İslamofobi artarken, Yahudi-düşmanlığı da yayılmaktadır. Ulusal Cephe’deki resmen İslamofobik aşırı sağın karşısında, bugün halk arasında “devrimci” olduğu söylenen, Yahudi-düşmanı bir başka aşırı sağın üreyeceği bataklık hazırdır.

Ya şimdi ?

Bertho: Bir dönem son buluyor… Bugün cihadcılığın benimsenmesi, mümkün bir başkaldırı çehresi. Bu facianın cevabı kesinlikle bir düzen çehresi değildir; cumhuriyetçi de olsa. Cevap başkaldırının alternatif ve çağdaş bir çehresinden gelecektir; geleceğin yadsınması, geçmişin yadsınması ve düşünceden nefret etme üzerinde konumlanmayan bir başkaldırı çehresinden. Önümüzdeki iki anahtar soru, mümkünle ve barışla ilgilidir. «Podemos» (“Yapabiliriz”), diyor İspanya’daki Iglesias’ın hareketi bize. İktidardaki finanslaşma bizi olasılık ve risk hesaplarına kıstırdığı vakit, onlar olmadan gelecek sözcüğünün boş laftan ibaret kalacağı mümkünleri açma aciliyeti vardır. Savaş ya da savaş (veya terörizm) tehdidi bir hükûmet etme biçimi haline geldiği vakit, bir güvenlik siyasetinden de dünyanın her tarafına hava saldırılarından da geçmeyen ortak bir barış perspektifine tekrar bir anlam kazandırma zamanıdır. 11 Ocak’taki göstericilerin bize bir söyledikleri de budur belki. Bu noktada seslerine kulak verildiğinden emin değilim.
NOT: Buradaki düşünceler, Paris 8 Üniversitesi’nde Sylvain Lazarus’la beraber yürüttüğümüz “Devletin çağdaş çehreleri karşısında seferberlikler” seminerinde gerçekleştirilmiş çalışmalara çok şey borçludur.

[1] Manif Pour Tous (“Herkes İçin Gösteri”): Fransa’da eşcinsel evliliğe ve eşcinsellerin evlat edinebilmelerine karşı çıkan Katolik Kilisesi ve sağ çevrelerin hareketlenmesi iken, Nisan 2015’te siyasî partiye dönüşmüştür (ç.n.).

[2]Alain Soral 1990’lı yıllarda Fransız Komünist Partisi’ne üye olduğunu söyleyen, 2000’e kadar medyada ve gösteri dünyasında arz-ı endam eyleyen, son olarak da kendini “Fransız nasyonal-sosyalisti” diye tanımlayan bir tiptir (ç.n.).

[3] 2. dipnottaki Soral’ın arkadaşı Yahudi-düşmanı komedyen (ç.n.).

*********************************************

2) Alain Bertho’nun 24 Mart 2016’da Libération gazetesinde yayınlanan yazısı:

Umutsuz öfkeden şehitliğe: Cihadcılık karmaşasını düşünmek

Olivier Roy’nın savunduğu haliyle “radikalliğin İslamîleşmesi” varsayımı polemik yaratıyor. Mayıs 2015’te Regards dergisiyle yaptığımız, daha sonra Mediapart’da da yayınlanan bir söyleşi vesilesiyle bu tahlili ilk öneren olsam da, bu formülasyonu savunmak için yırtınacak değilim. Bu tahlil, kavramsal olmaktan ziyade pedagojik olmak derdindeydi; bir sorunu çözmekten ziyade açıklamak. Kelimeler üzerindeki çekişmeler sonsuza kadar uzayabilir. Alt etmeyi de ikna etmeyi de beceremeden kendinizi tüketebilirsiniz. Bu çekişmeler öncelikle karşı karşıya olduğumuz facianın karmaşıklığını eski kelimelerle düşünme zorluğumuza işaret etmektedir. “Kelimeler kifayetsiz kalıyor…”, dehşetin önünde şaşakalmışlıkla sürekli tekrarlanan saptamadır. Birlikte bu noktadan yola çıkmamız gerekmektedir.

Elbette radikalleşme bir bavul-kelimedir. Toplumsal ve siyasî düzen açısından bugün potansiyel tehlikeler olarak teşhis edilen çok çeşitli öznel güzergâhlara ve muhtelif dönemlere işaret etmektedir. Bu bavula ayrım gözetmeden Doğrudan Eylem (Action Directe) de girer, AQMI (İslami Mağrip El Kaidesi) de girer; İtalya’daki Kızıl Tugaylar ve NO-TAV da, Bask milliyetçi hareketi ve ekoloji militanları da. Radikalleşme bir düşünce kategorisi olmaktan ziyade polisiye bir kategoridir. Dünyada ve ülkemizde cihadcılık davasına bağlanmanın teşhisinde yardımcı olmaz bize.

On beş yıldır artan bir biçimde, “küreselleşme” denen dünya finans düzeninin etkilerine ve bunu idare eden devletlere karşı başkaldırı, kızgınlık ya da öfke tezahürlerine tanık oluyoruz. Bu “radikal” öfke, bilhassa artan sayıda ayaklanmalar ya da dönemimizin markası haline gelen iç çatışmalarla dışa vuruyor kendini. 2009’da bu konuda bir kitap yazdım (2). Olayları başlatanlar çok çeşitli; fakat olup bitenlerin listesi kendini tekrarlıyor. Her yerde, kolektif eyleme geçiş 19. ve 20. yüzyıllarda icat edilmiş siyasî temsil biçimlerinin tükendiğini söylüyor bize.

Bu kızgınlık, komünizmin sonu ve devrimci varsayımın kapanmasından beri bir anlam arıyor kendine. 2001’de Porto Allegre’de başlatılan dünya sosyal forumları da, 2011’den sonraki Occupy Wall Street hareketi de bu ihtiyaca cevap vermedi. 2011’de Tunus ve Mısır’da “Arap Baharı” adı takılan ayaklanmalar bir devrimci yenilenme olduğuna inandırabildiler. Vahim hüsranlar takip etti onları. Bugün de umulacak hiçbir şey kalmaması hükmediyor ortalığa. On yıldır, medyadaki sessizliğin içinde çoğalan kundaklamalar bunun en açık işareti (3).

“No Future”ın ön safında

Bütün dünya çıplak. Toplumsal ıstırap, bir tarih ufkunun ve bir gelecek çehresinin kaybıyla şekillenen simgesel hoyratlığa tâbi. Bir tarihe kaydolan ve Devlet’i her kolektif dönüşümün merkezî hedefi ve aracı olarak gören modern siyasetteki tükenişin tüm kültürel sonuçlarına maruz kalıyoruz hepimiz. Siyasetin güçsüzlüğü, dünya çapında iktidar yolsuzluklarının sergilendiği gösteriyle atbaşı gidiyor. Hükûmetlerin sözlerinin gördüğü itibar kaybı ve bunun yaygınlaşmasıyla her yetkili sözünün gördüğü itibar kaybı, Habermas’ın belirlemesiyle “aklın kamusal kullanımı” olan kamusal alanı tahrip ediyor.

Siyaset geri çekildiğinde, din akın eder. Her yerde, bireysel yaşama da kolektif yazgıya da tekrar bir anlam verir. Siyasî tutku ve devrimci umutla bir süreliğine aşkınlık ihtiyacı kiliselerin dışında temin edilebilmişti. Bugün bu ihtiyaç yeni biçimlerle tekrar inançsallaşıyor. “Her kuşak yeni bir halktır,” diyordu Tocqueville. Gelen kuşak küreselleşmenin ilk kuşağıdır, komünizm-sonrası ilk kuşaktır, tarihsellik-sonrası ilk kuşaktır. Bu kültürel depremin en ön saflarındadır, alternatifi olmayan iktidarların ve hızlanan küresel ısınmanın çizdikleri “No Future”ın en ön safındadır. Öfkelerinin inançsallaşmaya meyletmesinden neden kurtulsun ki? Fransa’da, bu inançsallaşma 2005 ayaklanmalarının bir sebebi değildir, fakat bu ayaklanmaların siyaset dünyası tarafından musibet dolu idaresinin sonucudur.

Kolektif strateji

IŞİD dünyamızın ve dönemimizin canavarımsı bir evladıdır. IŞİD muhayyilelere ve en çağdaş uygulamalara yerleşiyor: kablolu görüntününkine, “youtube’cular”ınkine ve Facebook arkadaşlarınınkine. Hakikat başka yerde, Tanrı ise kablonun öbür ucunda. IŞİD öfkeye bir vazife, ölüme bir anlam, hayra ve şerre ilâhî bir meşruiyet öneriyor. Din değiştirmelerini anlatanlar “kendini yeniden inşa etmek”ten bile bahsedebiliyorlar. Nihayet, IŞİD ölüm saçan ahiret bilgisini/eskatolojisini yeryüzünde geleceğin ortadan kalkmasına yerleştiriyor. IŞİD’e götüren yollar toplumsal olarak çeşitli ve geniş ölçüde seküler. Ama çok sayıda cihadcı tarafından tasvir edilen “vahiy” ve bunu izleyen “intisap” (muayyen bir ölçüde, Müslüman kültüründen gençleri de kapsayan) onları otantik bir biçimde dinî olan ortak bir tutkuya sürüklüyor; kolektif bir stratejisi, teolojik bir külliyatı ve bir tarihi, modern cihad tarihi olan şehitlik tutkusuna.

Radikalliğin böylece “islamîleştiği”ni söylemek, ne o dinî tutkuyu, ne o stratejiyi ne de bunun tarihî yoğunluğunu azımsamaktır. Özellikle Fransa’da, tekil bir kuşak içindeki başarısının çağdaş koşulları üzerine güçlü bir varsayım koymaktır ortaya. Şehit cânilerin sâfî dinî mantıklarını bilmemiz gerekse de, gençlerin nerede, niçin ve nasıl umutsuz ve aşkınlıksız öfkelere böylece bir anlam bulduklarını anlamamız da gerekmektedir. Bunu anlamadığımız takdirde, katılım dalgasını elimizden bir şey gelmeksizin seyrederiz; cihadın mümkün ve trajik bir başkaldırı çehresi olmasını engelleyemeyiz.

(1) https://blogs.mediapart.fr/alain-bertho/blog/130515/une-islamisation-de-la-revolte-radicale, bu yazı “Kaosun Çocukları. Şehitler Zamanı Üzerine Deneme” (Les Enfants du chaos. Essai sur le temps des martyrs) başlıklı kitabımın kökenidir.


(2) «Le Temps des émeutes», Bayard, 2009.


(3) Annamaria Rivera, Il fuoco della rivolta. Torce umane dal Maghreb all’Europa, Dedalo, 2012.

Dernier ouvrage paru : Les Enfants du chaos – essai sur le temps des martyrs, La Découverte, 2016.

FransizKultur

Alain Bertho kimdir?

1952 doğumlu antropolog. Paris VIII Üniversitesi’nde profesör, Sosyal Bilimler Doktora Okulu (2007-2013), Paris Nord İnsan Bilimleri Evi (2013-…) ve Paris VIII Üniversitesi’ne bağlı Avrupa Etüdleri Enstitüsü’nde “Avrupa’da kentler ve yeni yönetişim alanları” konulu master programı yöneticisi. Mimarlık Şehir Şehircilik Çevre Laboratuvarı üyesi.

Yirmi yedi yıl bağlı kaldığı Fransız Komünist Partisi’nden 2004 yılında ayrılmıştır. 2008’de Sylvain Lazarus’la birlikte kurduğu Uluslararası Banliyöler ve Periferiler Gözlemevi’nde Brezilya ve Senegal banliyöleri üzerine araştırmalar yürütmüştür.

“Anthropologie du présent” (Şimdinin Antropolojisi) başlıklı internet sitesi (http://berthoalain.com/) 2007’den beri dünyada yaşanan ayaklanmaların günlük dökümünü tutmaktadır. Bu sayım çalışmasından yola çıkarak yazdığı kitabın adı “Ayaklanmalar Zamanı”dır (Le temps des émeutes, Bayard, 2009).

Entelektüel çalışmaları sosyolog Zygmunt Bauman ve filozof Giorgio Agamben’in çalışmalarına yakındır. Bu yazarların küreselleşme ve devletin çağdaş biçimi üzerine görüşlerini paylaşmaktadır. Ayrıca, küreselleşmede metropollerin ve toplumsal hareketlerin yeriyle ilgili sorunlar üzerine çalıştığından, çalışmaları sosyolog Saskia Sassen ve antropolog Arjun Appadurai’nin çalışmalarıyla entelektüel bakımdan kesişir. Bertho da onlar gibi, “militanlık” uğraşılarına çok önem verir ve su yüzüne çıkan ortak öznellik biçimlerine ileri safhada dikkat gösterir. Arkadaşı Toni Negri’nin özellikle “İmparatorluk” (çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 8. bas. 2015) ve “Çokluk” (çev: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, 2004) konularında Michael Hardt ile işbirliği içinde giriştiği çalışmalar da kaynakları arasında bulunur. Netice itibariyle bu entelektüelleri “çağdaşın nöbetçileri” diye nitelemektedir.

Bunlar da ilginizi çekebilir: