zarrab-atilla

Zarrab olayı: Bedeli kim ödeyecek?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Reza Zarrab bugün tanıklığının ikinci gününde yine konuşmaya başladı. Dünden farklı olarak sivil kıyafetle, blazer ceketle katılmış –yargıcın verdiği izinle– ve bugün biraz önce itibariyle baktığımız zaman, 1) tehdit edildiğini söylüyor, 2) Hindistan’la yapılan birtakım para trafiklerini anlatmaya başladı. Dün davanın ilk gününde, Türkiye’yi birinci derecede ilgilendiren çok husus vardı; banka isimleri ve eski bakan isimleriyle, rüşvetlerle, milyon dolarların, milyon euroların konuşulduğu bir ifadeye başladı. Çok kendinden emin, rahat bir şekilde konuşuyor ve belli ki konuştukça konuşacak, daha bunun bir sonraki aşamasında çapraz sorgu olacak. Mehmet Hakan Atilla’nın avukatları herhalde kendisini sorgulayacaklar, iş iyice gelişecek ve ilk andan itibaren burada 17 Aralık 2013’teki olayın Amerika’da yargılanmakta olduğunu, Türkiye’de yapılmayan yargılamanın ABD’de New York’ta yapılmakta olduğunu söylemiştim dün, bunu görüyoruz. Dünkü açıklamasının ardından itiraf ya da tanıklık, ne derseniz deyin, iki eski bakanın adını verdi net bir şekilde ve bu bakanlarla ilgili Türkiye’de henüz herhangi bir hukukî adım atılmadı, atılacak mıdır? Çok emin değilim, daha önceki süreçlerde bütün bunların hepsinin üstü kapatılmıştı, biliyorsunuz.

Kılıçdaroğlu’na bedel ödetmek

Şimdi bir bedel var, bu bedel mahkemenin sonucu ne olursa olsun, ki bugün Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Mahkemenin sonucu ne olursa olsun, davanın sonucu ne olursa olsun biz yanlış yapmadık, ambargoyu delmedik” dedi ve bu açıklamasının bir başka yerinde de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Salı günü yaptığı açıklama, gösterdiği belgelerle ilgili olarak da “Bunun bedelini ödeyecek” dedi. Daha önce benzer şekilde “Bedel ödeyecek, bunun bedelini ödeyecek” dediği iki kişiyi hatırlıyorum; Can Dündar ve Enis Berberoğlu. Onların sonunu biliyoruz, önümüzdeki dönemde Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik de bugünlerdeki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı hemen bir soruşturma başlattı, soruşturma Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği belgelerle ilgili değil; bu belgelerin sahte olduğunu iddia eden şirket yetkililerinin başvurusuyla oluyor, dolayısıyla suçlanan kişi Kılıçdaroğlu oluyor.
Önümüzdeki günlerde Kılıçdaroğlu’na yönelik olarak daha sert birtakım uygulamalar gündeme gelebilir, tam kestirmek mümkün değil, ama şunu görmek mümkün: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bedelini ödeyecek” çıkışı, daha önceki süreçlerde sözü edilen kişilere yönelik olarak çok ciddi birtakım gelişmeleri beraberinde getirmişti, önümüzdeki günlerde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu hakkında da bir şeyler bekleyebiliriz, tam bunun sınırı nedir? Bilmek mümkün değil, ama buradaki husus şu: Bana göre Zarrab olayında ödenmesi kaçınılmaz olan bedelleri ödememek ya da ödendiğini göstermemek için bir anlamda içeriye yöneliniyor ve Kılıçdaroğlu olayı çok daha fazla öne çıkartılarak, Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği belgeler öne çıkartılarak, Zarrab olayı geride tutulmak isteniyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Zarrab konusunda söyledikleri de çok sert değildi; daha önce onun çok sert çıkışlarını biliyoruz, o kadar sert değildi. Birtakım parti yetkilileri ABD’ye suçlayıcı çıkışlar yapıyorlar, ama onların çok etkili olduğu söylenemez, tehditle itirafçı olduğu yolduğu yolunda, Türkiye’ye yönelik bir kumpas olduğu yolunda vs..

Zarrab olayının siyasi etkisini azaltma çabaları

Şunu düşünüyorum: Zarrab olayı çok ciddi bir olay; dün söylediğimi tekrar söylemek istiyorum; bu olay nedeniyle Türkiye’nin siyasî yapısı değişmez ama çok ciddi bir etkisi olacağı muhakkaktır. Bu etkiyi azaltmak için bunun bedelinin ödenmesini azaltmak için, CHP meselesi, Kılıçdaroğlu meselesi, Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği iddialar üzerinden bir medyanın da –ki medya büyük ölçüde hükümeti destekliyor, biliyoruz, siyasî iktidarı destekliyor– onunla beraber böyle bir kampanya başlayabilir. Buradaki bedel nedir? Dün biraz değindik, olayın bir ekonomik bedeli olacak, ceza gelecek; büyük bir ihtimalle bankalara — ki kamu bankası, Halkbank başta olmak üzere, bu cezayı ödeyenin de tabii ki banka yöneticileri değil biz vatandaşlar olacağını hep biliyoruz.
Bugün Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ilginç bir tweet attı, iktidarın gelecek cezayı ödemeye razı olduğu ve böylece olayı kapatmak istediğini söyledi. “Ama” dedi, “kamu bankalarının uluslararası itibar kaybının telafisi çok zor” dedi. Onun bu söylediğinden hareketle, ekonomik olarak olayın tek boyutunun ceza olmayacağını biliyoruz, Attila Yeşilada da bu konuda Türkiye’de en sözünü esirgemeyen ekonomi yorumcularındandır, Medyascope’ta yaptığı yayında da cezanın bir yerden sonra çok önemli olmadığını, bunun bedelinin ekonomik anlamda ağır olacağını söyledi, bu anlamda Feyzioğlu’yla örtüşüyor. Yani “Cezası neyse veririz ve olay kapanır” gibi bir şeyi yapmak çok mümkün olmayacak, öyle gözüküyor.

Erdoğan’ın kriz erteleme becerisinin sınırları

Ceza ne kadar olur? Nasıl bir anlaşmaya varılır ve başka ekonomik etkileri nasıl olur? Bütün bunlar hızlı bir şekilde anlaşılacağa benziyor, ama bence olayın siyasî bedeli var. Bu siyasî bedel, tekrar tekrar söylüyorum iktidar değiştirmeye yol açmayacak, ama bambaşka bir şeyi bize gösteriyor. Reza Zarrab olayı, benim burada uzun bir süredir dile getirdiğim siyasî iktidarın ve Tayyip Erdoğan’ın krizinin sınırlarını, krizi erteleme becerilerinin sınırlarını bize gösterdi. İzleyenler biliyordur, izlemeyenlere tekrar özetlemek istiyorum; bence AKP iktidarı ve Tayyip Erdoğan iktidarı uzun bir süredir –bence bunun miladı Gezi’dir–, ama daha yakın dönemde çok daha net bir şekilde görünür olan yönetememe kriziyle uğraşıyor ve bu krizi aşmak için yapması gereken, ülkenin demokratikleştirilmesi ve iktidarın başkalarıyla paylaşılması olacakken; tam tersine –özellikle 7 Haziran seçimlerinden sonra bunu gördük–, iktidarın tekelleşmesi yoluna gidiyor ve bence bu krizi çözmek değil, krizi ertelemek, ötelemeye yönelik bir gayret. Ve iç politikada sürekli düşmanlar yaratılarak, milliyetçi vurgu artırılarak ve onun dışında da siyasî iktidarın sözcülüğüne genellikle derinlikli insanlar yerine daha trol-lümpen olarak tarif edebileceğimiz insanların öne çıkartıldığı bir süreç yaşıyoruz.
Böyle belli yere kadar gitti, özellikle FETÖ meselesi bu anlamda AKP’nin ve Erdoğan’ın işini belli ölçülerde zorlaştırdı, belli ölçülerde kolaylaştırdı. 15 Temmuz kalkışması tabii çok zor bir olaydı, atlatıldıktan sonra 15 Temmuz bir anlamda Erdoğan’ın iktidarını tekelleştirmesinin ve krizi ötelemesinin çok kullanışlı bir argümanı haline geldi.
Ancak Zarrab olayında şunu görüyoruz; Zarrab olayı bize Erdoğan’ın ve siyasî iktidarın krizleri öteleme, üstünü örtme sınırını bize gösterdi. İçeride kolaylıkla atılabilen bazı adımlar dışarıda olmuyor, olamıyor. Sosyal medyada çok dolaşıyor, biliyorsunuz MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 17-25 Aralık’tan sonra yaptığı bir çıkış vardı; “Bu olaylar yurtdışına gider ve yurtdışında aynı savcı ve yargıçları bulamayabilirsiniz” şeklinde ve “yandaş” diye tabir etmişti, şimdi kendisi AKP ve Erdoğan’ın yanında yer alıyor, o ayrı bir husus. Onun söylediği olay bir anlamda gerçekleşiyor. Türkiye’de birçok olay, yargı tamamen siyasî iktidarın denetimine alınarak, medya büyük ölçüde kontrol edilerek, birçok sorun görünmez kılınıyor, birçok olayın hesaplaşması yapılamıyor ya da alâkası olmayan kişilerin üzerine pekâlâ yıkılabiliyor; ancak şu anda New York’ta yaşanan olay bunun sınırlarını gösterdi, bunun en azından küresel anlamda bir sınırı var, bunu çok net bir şekilde bize gösteriyor.

İktidarın kırılganlığı

Zarrab olayı başından itibaren siyasî iktidarın yönetememe durumunu bize gösterdi. Zarrab’ın Amerika’ya gitmiş olması, gider gitmez yakalanmış olması, yakalandıktan belli bir süre sonra işbirliği yapıyor olması. Aslında iddialı bir siyasî iktidarın bu kadar önemli bir kişinin Türkiye’den ayrılmasına izin vermemesi, hele hele ABD’ye gitmesine izin vermemesi, onu engelleyebilmesi, gidip tutuklanıyorsa da bir şekilde onu kurtarması ya da kendilerine zarar vermesinin önüne geçebilmesi gerekiyordu. Bunu yapamadı, çünkü böyle bir beceriye aslında çok fazla sahip değil. Türkiye’de yapamadığı şeyleri başka şekillerde örtebiliyor, ancak siyasî iktidar Zarrab olayında ne kadar kırılgan bir iktidar olduğunu bize gösterdi. Bu olay başlı başına bize gösteriyor. Ve Zarrab’ın –kaba tabiriyle– ötmeye başlamasıyla birlikte –ki neler söyleyeceğini tam bilmiyoruz, dün yeterince çarpıcı şeyler söyledi ama birkaç gün daha konuşacağa benziyor–, bıraksalar herhalde günlerce konuşacak durumda ve genellikle bu olay alttan alınmaya çalışılıyor; çünkü siyasî itibar kaybı vs. bütün bunlar bir yana, siyasî olarak Türkiye’yi yönetenlerin aslında bu kadar önemli bir krizi yönetemediklerini bize gösteriyor. Bu bence çok önemli bir husus, bunun özellikle altının çizilmesi lazım; bu krizin, Türkiye’de yaşanan yönetememe krizinin açık ve net bir şekilde çıplak gözle görülmesini New York’ta yaşıyoruz.
Olay dakika dakika oradan Amerikalı gazeteciler tarafından ve bazı Türk gazeteciler tarafından aktarılıyor, burada medyanın önemli bir kısmı görmezden gelse de, üstünü örtmeye çalışsa da dolaşıma giriyor; tabii çok fazla dolaşıma girmiyor ya da çarpıtılarak giriyor, ancak yine de merak eden insanların haberdar olabileceği bir durum söz konusu. Bu da bize olayın siyasî olarak bir faturasının olduğunu ve bu faturanın da AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önünde olduğunu bize gösteriyor. Tabii ki bu faturayı olduğu gibi ödemek istemeyecekler, bu faturayı başkalarıyla en azından paylaşmak isteyecekler, başkalarının önüne sürmek isteyecekler ve bu anlamda demin söylediğim gibi böyle bir olay hiç yokmuş gibi veya çok da önemli değilmiş gibi götürülmeye çalışılacak, ama olayın önemini hemen hemen herkes görüyor.

AKP-MHP ittifakı

İstese de istemese de, siyasî iktidar ne kadar çaba sarf ederse etsin, bu olay önemini bize ve dünyaya sürekli hatırlatıyor, böyle bir bedel var. Bu bedel neye yol açar? İktidar değişimine vs.’ye yol açma imkânı bence kesinlikle söz konusu değil; ancak önümüzdeki 2019’da siyasî iktidarın işinin hiç de kolay olmadığının işaretlerini çok net bir şekilde görüyoruz. Örneğin bugün yansıyan haberlerde, Ankara’daki gazeteci arkadaşlarımızın çıkarttığı haberlerde, mesela Reuters’te Ercan yazdı, CNN Türk’te de Dicle Canova’nın haberini gördüm, Meclis seçimlerine, milletvekili seçimlerine partiler ittifak yaparak girebilecek deniyor ve barajı indirmeden AKP’yle MHP’nin ittifakı esas olacak; diğer partiler böyle bir şeye giderler mi, gidebilirler mi bilmiyorum, ancak MHP’yle böyle bir ittifaka uygun yasal düzenlemeyi yapacakları söyleniyor, böyle bir ittifaka gitme yoluna yönelmesi aslında AKP’nin krizini gösteriyor bize. Bu, MHP’yi %10 barajından kurtarmanın ötesinde –normal şartlarda %10 barajını geçememesi AKP’nin işine yarar, çünkü MHP’nin etkili bir şekilde oy aldığı yerlerde ikinci parti ya da birinci parti, birçok yerde İç Anadolu’da, Doğu Anadolu’da, Karadeniz’de MHP’nin güçlü olduğu yerde MHP’ye oy vermeyecek seçmenin önemli bir kesiminin tercihinin AKP olacağını düşünebiliriz–, normalde MHP’nin barajı aşamayacağı duygusu MHP tabanında İyi Parti’ye muhakkak yarayacaktır, ama AKP’ye de bir yönelişi getirecektir. Ancak AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan MHP’yi bu durumdan kurtarmak istiyor, çünkü MHP’ye esas olarak başkanlık seçiminde ihtiyacı var, çünkü başkanlık seçimi garanti değil. Bu olay bile tek başına bize, birdenbire oraya çıkan ittifak meselesi, olayın, krizin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
Tekrar başa dönecek olursak, Zarrab olayının siyasî bedelini ödememek ya da ödendiğini kamuya göstermemek için Türkiye’nin içerisinde birtakım gerginliklerin yaşatılacağını düşünmek bana çok akla yatkın geliyor ve bu anlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik ettiği “Bedelini ödeyecek” sözünü çok ciddiye alıyorum, onu tekrar vurgulamak istiyorum. Kılıçdaroğlu’na bedel ödeterek –ki neyse o bedel, nasıl olacaksa? Bunun da geri tepme ihtimali olduğunu özellikle vurgulamak lazım–, her neyse, Kılıçdaroğlu’na bedel ödetmeye çalışarak aslında Zarrab olayının doğuracağı siyasî bedellerin ödenmesinden kaçınmak isteniyor diye düşünüyorum.
Kişisel bir notla bitirmek istiyorum; özellikle Youtube’dan izleyen izleyicilerin bir şeyi var, son günlerde dile getirdiği, biraz ağır konuştuğum yolunda, irticalen konuşuyorum ve öyle bir dönemden geçiyoruz ki, öyle bir konjonktürden geçiyoruz ki –Türkiye’deki koşullar herkesin malumu–, irticalen konuştuğum bu yayınlarda olabildiğince dikkatli olmaya çalışıyorum. Yoksa hızlı konuşmayı bilirim; ama ağır ağır, sakin sakin gitmekte yarar var, aceleye gerek yok, serinkanlı bir şekilde, sakin bir şekilde Türkiye’de bu koşullar altında gazetecilik yapmaya çalışıyoruz. Bunu herkesin dikkatine tekrar sunmak isterim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.