10 Aralık İstanbul katliamı üzerine

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/297528228″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Merhaba iyi günler. Cumartesi günü İstanbul’da yaşanan katliamla ilgili görüşlerimi dile getirmek istiyorum. Biz gazeteciler için böyle günlerde konuşmak, yorum yapmak her zaman için zor olmuştur. Bunu hayatımın değişik dönemlerinde bizzat yaşadım. Özellikle büyük saldırıların ardından, hep böyle anlar yaşanır. Herkes yorum bekler, değerlendirme bekler. Ama alelacele yapılan yorumlar risklidir. Her anlamda risklidir. Doğru bilgiden ve serinkanlı yorumdan uzak olabilir.
Normal şartlarda buna Cumartesi gecesi, evde Periscope üzerinden de bir şeyler söyleyebilirdim. Beklemeyi tercih ettim. Ama açıkçası bunun bir PKK saldırısı olduğunu tahmin etmiştim. Son dönemde özellikle Suriye’de, Türk Silahlı Kuvvetleri ile IŞİD savaşının tırmanması ile birlikte, az da olsa bir IŞİD ihtimali de vardı. İşin tuhaf tarafı, son dönemde Türkiye’de hangi saldırıyı kimin yaptığını kestirebilmek çok zor olabiliyor. Örneğin, en son Diyarbakır’da TAK tarafından üstlenilen –ki aslında TAK diye diye bir şey yok, birazdan bundan bahsedeceğim– eylemi, IŞİD kendi internet sitesinden üstlenmişti. Böyle olaylar da olabiliyor.
Şimdi, zorluk şu: Bu tür olaylarda, bu tür saldırı ve katliamlarda, genellikle hamaset, intikam duyguları, öfke ve hiddet öne çıkar. İnsanlar bunu gerçekleştiren kişilere ulaşmakta zorluk çektikleri için, onunla alâkalı olabileceğini düşündükleri kişileri hedef gösterirler. Hep böyle oldu. Özellikle Kürt sorunu bağlamında yaşanan şiddet söz konusu olduğu zamanlar bu hep böyle olmuştur.
Çok iyi hatırlıyorum, Türkiye’de bir dönem, PKK’nın Güneydoğu’da askerlere yönelik saldırılarının tırmandığı bir tarihte, –o sırada ben Vatan gazetesinde yazıyordum ve NTV’de çalışıyordum; bu konularda çok yoğun bir şekilde çalışıyor, yazı yazıp yorum yapıyordum– peş peşe gelen saldırıların ardından birkaç gün hiçbir şey yazamaz oldum, yazmak istemedim. Ve NTV’de de yayınlara bilerek çıkmadım.
“Sözün bittiği yer” gibi laflara inanan birisi değilim. Söz hiçbir zaman bitmez. Nitekim o zamandan bu zamana çok şey oldu. Sonunda bir gün, bunu daha fazla uzatmadım ve Vatan gazetesinde bir yazı dizisi ile, NTV’de Can Dündar’ın yönettiği “Neden” programında, PKK’nın silahlı yöntemlerle bitirilmesinin imkânsız olduğunu, bu saldırılara karşı yapılan açıklamaların hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmadığını söylemiştim. Bunu söylerken de, açıkçası o zamanlar biz gazeteciler için bugünkü kadar zor değildi, ama yine de belli bir riski vardı. İlginç olan, şöyle bir şey yaşadım, bunu paylaşmakta hiçbir sakınca görmüyorum: Benim bu yazı dizisinin ardından –yanılmıyorsam yazı dizisinin başlığı “PKK’yı Anlamak”tı–, NTV yayınlarının ardından, o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı olan İlker Başbuğ’un özel kaleminden beni aradılar ve Orgeneral Başbuğ’un benimle görüşmek istediğini söylediler. Çok şaşırmıştım, ama tabii bir gazeteci merakıyla gittiğimde, kendisiyle bayağı bir sohbet etmiştik. Daha sonra Cemaatçiler bu sohbeti yayın yapıp beni hedef gösterdiler, ama bu ayrı bir hikâye, bunu bir kenara koyalım.
O tarihte, gittiğimde şunu söylemiştim İlker Başbuğ’un subayına ya da yaverine, adı her ne ise. “Beni niçin çağırıyorsunuz? Ben sizin duymak isteyeceğiniz şeyleri söyleyen birisi değilim” dediğimde, “İşte bunun için çağırıyoruz” demişti, ki çok anlamlı gelmişti bana.
Artık böyle bir şansımız yok. Kimse, istemediği şeyleri duymak istemiyor. Herkes, ülkeyi yönetenler, özellikle biz gazetecilerden, kendi duymak istedikleri şeyleri söylememizi istiyorlar.
Bu sabah yapılan bir televizyon yayınında, adını vermek istemiyorum, arkadaşlarımızın, meslektaşlarımızın, bütün bu saldırılardan HDP’yi bir şekilde sorumlu tutmaları gibi, ya da sosyal medyada HDP’yi, başka kişileri, hatta CHP’yi bile hedef gösterenler oluyor. Basitlikler, ucuzluklar revaçta oluyor. Bunun dışında, serinkanlı bir şekilde değerlendirme yapmaya çalışan insanların sayısı çok azaldı. Zaten büyük bir kısmı hapiste. Bir kısmı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bir kısmının da gazetecilik yapma imkânı ellerinden alınmış durumda.
Şimdi böyle bir ortamda konuşmak çok zor. Ama zaten böyle bir ortamda konuşmak daha önemli. Zor olduğu için önemli. Aksi takdirde, ortalığı tamamen savaş çığırtkanlarına, savaş kışkırtıcılarına bırakmak; intikam çığlıkları atanlara, muhbirlere bırakmak söz konusu olur. Bunu yapmamaya çalışmak lazım. Elimizdeki imkânlar ölçüsünde, Türkiye’de savaşın değil barışın hâkim olacağı bir atmosferin gerçekleşmesi için –ki o anlamda çok umutlu olmadığımız açık– katkıda bulunmak lazım.
Bu uzun girişin ardından, öncelikle birkaç hususu vurgulamak istiyorum. TAK diye bir şey yok.
“Kürdistan Özgürlük Şahinleri” adı altında, katliamı internet sitesinden üstlenen bir yapı. Böyle bir yapı yok. Bu, PKK. Bunu uzun zamandan beri, yıllardır söylüyorum. En son Şubat ayında yine burada yaptığımız bir yayında, Ankara katliamının ardından, yine olayı TAK üstlendikten sonra söylemiştim. Bu, PKK’nın “kirli” işleri için kullandığı paravan bir isim. “Kirli”den kasıt ne? Diğerleri temiz olduğu için söylemiyorum. Ancak burada, bu yapılan saldırılarda, güvenlik güçlerinin dışında, sivil halkın zarar görme ihtimali çok yüksek, ki öyle oldu. Ankara’da yapılan iki saldırıda böyle oldu. İstanbul’da daha önce yapılan Vezneciler saldırısında da böyle oldu, Diyarbakır’daki en son saldırıda böyle oldu. Cumartesi günkü İstanbul’daki saldırıda da böyle oldu.
Burada şöyle bir söylem var: “Hedef polisti, ya da, daha önce Ankara’da olduğu gibi, askerî servis aracıydı, yok Çevik Kuvvet’ti, yok Emniyet Müdürlüğü binasıydı, orada sivillerin ölmesi irademiz dışındadır” vs. Bunlar çok büyük bir yalan ve ikiyüzlülük. Böyle bir şey olmaz. Siz, Vodafone Arena’nın orada 400 kg.lık bir patlayıcıyı bir araç içinde patlatıyorsanız, çok sayıda polisin ölüyor olmasının bir anlamı yok. Bu, yapılanı hiçbir şekilde meşru göstermez. Sadece ve sadece polisler ölmüş olsaydı da meşru değildi. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum. Yani, diyelim ki PKK öyle bir saldırı gerçekleştirecekti ki, Vodafone Arena’da ölenlerin hepsi polis olsun. Şu anda, hayatını kaybedenlerin 36’sı polis, 8’i sivil. Bu bile, bunu hiçbir şekilde, meşru, makul anlaşılır kılmaz. Savaş dediğiniz şeyi şehir merkezlerine taşıdığınız zaman katliam yapıyorsunuzdur. Bunun bir açıklaması yok. Bu terörizmden başka bir şey değildir ve kör terörizm olarak tanımlanan bir şeydir.
Sonuçta ne oluyor? Böyle eylemler ve saldırılar yapılıyor. Ondan sonra da TAK diye bir yapı açıklama yapıp saldırıları üstleniyor. Ve çok sert bir dil. PKK açıklamalarından daha sert, daha küstah bir dil. Ama mesela bu son yapılan açıklamaya baktığımızda, şöyle bir ayrıntı var ki bence önemli. Ölen intihar saldırganlarının kimlik bilgileri yok. Şimdi, eğer TAK diye bir yapı gerçekten söz konusu olsaydı, sadece ve sadece bu tür eylemler için bir araya gelmiş az sayıda insanın oluşturduğu bir yapı söz konusu olsaydı, bu kadar dar bir yapının içerisinde, böyle önemli bir saldırıyı yapan kişilerin kimliklerini bu yapının ânında biliyor olması gerekirdi. Fotoğraflarını, hatta varsa saldırı öncesinde gerçekleştirdikleri videoları yayınlıyor olması lazımdı. Böyle bir yapı olmadığı için, aslında Kandil’den hayata geçirilen saldırılar olduğu için, önce üstleniliyor, sonra da gelecek bilgiler ışığında, bu kişilerin, saldırıyı gerçekleştiren 2 ayrı kişinin kimlik bilgilerini kamuoyuna iletecekler.
İstanbul’da, daha önce Ankara’da, Türkiye’nin değişik yerlerinde bu kadar büyük çaplı, ince örgütlenmiş saldırıları, 400kg patlayıcı, araçlar vs. gerçekleştiren bir yapı. Tamamen illegal, yasadışı küçük bir yapının bunu yapabilmesine imkân yok. İnsanları nereden bulacağı meselesi var. Parayı nereden bulacağı meselesi var. Bütün bunlar çok daha geniş bir yapıyı işaret ediyor. Bu da PKK.
Bu TAK meselesini bir kenara bırakmak lazım. Artık bunun lafını çok da fazla etmemek lazım. Yani şöyle söyleyelim: Bazılarının gözünde PKK’nın yaptığı her türlü saldırı meşru. Ama TAK’ın yaptıkları eleştirilebilir. Böyle bir mantık yok, açıkçası bu ikiyüzlülük. Eleştirilecekse ya hepsi eleştirilir ya da hiçbirisi eleştirilmez. İyi polis-kötü polis oyunu yapılıyor. Buna kapılmamak lazım.
PKK niye böyle bir şey yapıyor? PKK topyekûn savaşı sürdürebilmesinin yolu olarak bunu yapıyor. Devlet de PKK’ya karşı topyekûn savaş üretiyor. PKK da buna aynı şekilde cevap veriyor. Sonuçta, bu yapılanların kendi savaş mantalitesi içerisinde birtakım argümanları olabilir. Ama bunların hiç birisi, bizleri, Türkiye’de demokrasiyi barışı isteyen bizleri, hiçbir şekilde ikna edecek açıklamalar olamaz. Bunlar hiçbir şekilde kabul edilecek açıklamalar değildir.
Buradan hareketle, Türkiye’de Türk-Kürt hareketini, belediye başkanlarını, parti yöneticilerini, milletvekillerini ve hatta daha da ileriye gidip sıradan Kürt yurttaşları, terörist ya da terörist işbirlikçisi olarak ilan etmek de hiç bir yere götürmeyecek. Maalesef bu yapılıyor.
İçişleri Bakanı’nın “intikam” açıklamasından sonra, HDP’lilere operasyon yapıldı. Irak’ta PKK’nın bulunduğu düşünülen yerlere hava saldırıları yapıldı. Bu bir yere kadar, savaşın devamı olarak anlaşılabilir bir şey. Ama HDP’ye yönelik baskınların nasıl bir anlamı var, kestiremiyorum. Zaten, HDP’ye çok uzun bir süredir baskılar uygulanıyor. İki eş genel başkanı dâhil olmak üzere, 10 milletvekili içeride. Belediyelerin neredeyse yarıdan fazlasına devlet el koydu. Belediye başkanları ve parti yöneticileri içeride. En fazla ne olacak? Zaten bugün görüyoruz, böyle çağrılar var: HDP kapatılsın, bütün HDP’liler tutuklansın vs. Devlet bunu da yapabilir. Ama bütün bunların hiçbir işe yaramadığını Türkiye Cumhuriyeti yakın tarihini bilenler biliyor. Bizler de, ben 31 yıldır gazetecilik yapıyorum, biliyorum. 31 yıllık gazetecilik hayatımda, devlet sürekli bize, “bitti, bitecek” diye tarihler verdi. Şimdi de, yanılmıyorsam İçişleri Bakanı, Nisan 2017 tarihini vermiş. Böyle bir şey yok, böyle bir şey olmayacak. Kimse kimseyi kandırmasın, kimse kimseyi böyle şeylerle avutmasın. Böyle bir şey yok.
Böyle bir şey olmayınca da, insanların nereye gideceği belli olmayan tepkileri oluyor. Dolayısıyla da, bu olayın ne olduğunu daha serinkanlı bir şekilde masaya yatırmamız lazım. Ama, Türkiye’de bir süredir; “artık Kürt sorunu diye bir sorun yoktur” dendiği andan itibaren; her türlü müzakere, görüşme, diyalog kapıları sonuna kadar kapatıldığı andan itibaren; Ahmet Türk, Selahattin Demirtaş gibi en makul isimler tutuklandıktan sonra; bunun imkânlarını çok fazla göremiyoruz.
Daha da önemlisi, yakın bir zamana kadar HDP’yi ve Kürt hareketini AKP’ye karşı mücadelesi için teşvik eden, onu resmen mayın sahasına itenlerin önemli bir kısmının, bugün, HDP’nin infazı için, ya da ona benzer hareketlerin infazı için devletten daha fazla devletçi pozisyonlara girdiği bir dönemden geçiyoruz. Olabildiğince serinkanlı olmamız lazım. Olmanın mümkün olmadığını biliyorum, ama yine de bunu söylemekte yarar var. Olabildiğince serinkanlı bir şekilde hareket etmeye çalışmamız lazım. Bu tür katliamlarla aramızdaki mesafeyi çok net bir şekilde koymamız lazım. Bunların hiçbir şekilde meşru olamayacağı, Güneydoğu’da ya da başka yerlerde yapılanların, yapılabilecek olanların, polis olsun ya da başka bir şey, gündüz ya da gece, tamamen savunmasız insanların hayatlarının böyle acımasızca ellerinden alınması, bir kısmının yaralı ve sakat bırakılması, bütün bir toplumun travmatik bir ortama sürüklenmesinin, anlaşılabilir, makul görülebilir hiçbir yanı yok. Bu anlamda, terör eylemlerine karşı çok net bir pozisyon almak lazım. Ama bunu alırken de, Türkiye’de barış ve demokrasiyi isteyebilmek lazım. Aksi takdirde, Türkiye’de yıllardır süren bu savaş, Türkiye’yi daha fazla yıpratır, daha fazla kayba yol açar ve kayıpların bir yerden sonra, hangi taraftan daha fazla olduğunun hiçbir anlamı olmaz. Bunu yapabilir miyiz? Aslında yapabiliriz, denendi. Yakın bir zamanda denendi. Şu ya da bu nedenle, artık bunun nedenlerini tartışmanın da bir anlamı kalmadı, başarılamadı. Ama bundan sonra yapılamayacağı anlamına gelmiyor. Şu aşamada çok mümkün olmadığının farkındayım. Ama özellikle biz gazeteciler, bu konuda görüş serdedenler, bu konuda haber yapanlar, olabildiğince serinkanlı bir şekilde, savaşan tarafların hiçbirisinin gazına gelmeden, onların tahriklerine kapılmadan, olabildiğince serinkanlı ve sakin bir şekilde, barış çizgisinden ve demokrasi temel hak ve özgürlükler çizgisinden olayları ele almaya çalışmamız lazım.
Bunun zor olduğunu biliyorum. Zor olduğu için daha önemli, daha cazip. Bunu yapmaya çalışmak lazım. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus