Esad, Halep’i neden ve nasıl aldı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/297705560″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün Suriye’nin en büyük kenti Halep’te çok önemli gelişmeler yaşanıyor. Bir süredir yaşanıyordu ama, artık olay büyük bir insanlık trajedisine dönüşmek üzere. Çok sayıda sivilin –100 bin deniyor– şehirde mahsur kalma durumu var. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu sivillerin tahliyesi için koridor açılması ve ateşkes talep etti bugün. Ama bütün bunlar çok geç kalmış hususlar.
Şimdi; ne oldu, Halep’te neler yaşandı? Bir Suriye uzmanı değilim, ama bir gazeteci olarak yakından takip etmeye çalışıyorum. Bütün bu süreçte, 2011 yılında Mart ayında Suriye’de başlayan bir iç savaş var. Ve Halep buna 2012 Temmuz’unun ortasında, biraz geç dahil oldu. Ve hemen Suriye’deki iç savaşın ve de muhalefetin en önemli yeri haline geldi. Ve Halep gerçekten her şeyin merkezine dönüştü; iç savaşın en önemli merkezi haline geldi.
Muhalefetin çok güçlü olduğu Halep artık Esad rejiminin tekrar eline geçmek üzere; hatta geçtiği söyleniyor. Çok az bir kısmının kaldığı söyleniyor. Ama savaşın büyük ölçüde bittiği söyleniyor. Halep’ten gelen, Doğu Halep’ten gelen, henüz rejim güçlerinin girmediği yerlerden gelen son mesajlarda genellikle insanlar veda ediyorlar. Hayatlarından umudu kesmiş durumda olan çok sayıda insanın mesajları yayınlanıyor, sosyal medyada özellikle.
Peki ne oldu? Şöyle hızlıca gidecek olursak; ilk başta Arap Baharı’nın verdiği coşkuyla beraber, Suriye’de barışçı protestolar kısa süre içerisinde rejimin çok sert bastırmasıyla bir iç savaşa dönüştü. Ve Mart 2011’de başlayan bu iç savaşın çok kısa sürede sonuçlanacağı düşünülüyordu. Çünkü Libya’nın, Tunus’un ve en önemlisi Mısır’daki rejimlerin düşmelerinin ardından Suriye’deki rejimin de çok kolaylıkla düşeceği bekleniyordu.
Burada da şöyle bir akıl yürütme yapılıyordu: Suriye’de iktidarı elinde tutan Esad bir azınlığa yaslanıyor, Nusayri azınlığa yaslanıyor. Ama ülkenin çoğunluğunu oluşturan Sünniler, Müslüman Kardeşler vb. örgütlerin şemsiyesi altında kolaylıkla Mısır’daki gibi ülke yönetimini ele geçirirler diye bir beklenti vardı. Ve bu beklenti gerçekleşmedi. Birincisi, muhalefetin sanıldığı kadar güçlü olmadığı; ikincisi iktidarın da, rejimin de sanıldığı kadar zayıf olmadığı ortaya çıktı. Yine aynı şekilde Esad rejiminin sadece ve sadece Nusayrilere dayanmadığı da ortaya çıktı. Ama bir başka önemli husus da, Suriye’nin yıkılmasına bölgede İran’ın ve yine –bir ölçüde bölge sayılabilir ama büyük bir güç olarak– Rusya’nın izin vermeyeceği, sonuna kadar Suriye rejiminin yanında yer alacağı ortaya çıktı. Bu önemli bir husus.
Ama bir diğer önemli husus da muhalefetin, başta barışçı olarak gelişen muhalefetin hızla silahlanması ve silahlanmanın belli bir aşamasından sonra muhalefetin büyük ölçüde, ezici bir şekilde radikal İslamcı grupların eline geçmesi, işin içerisine El Kaide’nin girmesi, El Kaide vb. yapıların girmesi, ki daha sonra IŞİD’in ağırlığını koymasıyla beraber işin rengi büyük ölçüde değişti. Şöyle değişti: Özellikle IŞİD’in ortaya çıkıp Suriye’de çok ciddi bir şekilde varlık göstermesiyle beraber, dünyanın dört bir tarafında, özellikle sosyal medya üzerinden, IŞİD’in vahşet ve dehşet görüntüleri yayılmaya başlandı. Radikal İslamcı gruplara ve zaten El Kaide’ye karşı olan Batı’da –ki El Kaide’nin Suriye’deki uzantısı Nusra cephesi biliyoruz ve diğer grupların da onlara çok yakın olduğunu biliyoruz; hepsi olmasa bile büyük bir kısmı– bunlara karşı olan Batı’da Esad rejimini tercih etmeye doğru bir yöneliş oldu. Yani Esad rejimini ne olursa olsun yıkma beklentisi, rejimin kolay kolay yıkılamayacağı ortaya çıktıktan ve yıkılırsa yerine gelebilecek olanların ürkütücülüğüyle, korkutuculuğuyla beraber, Esad’a yönelik, rejime yönelik çok ciddi bir hareket gelmedi.
Muhalefete en büyük desteği veren Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Türkiye de belli bir aşamadan sonra İran’ın ve Rusya’nın olaya dahil olmasını karşılayamadılar. Çok önemli bir başka gelişme oldu. Çünkü şunu biliyoruz: Kimileri vekâlet diyor, kimileri vesayet diyor, proxy war diye kullanılan bir savaş türü var. Bu normalde şöyle: Aslında birbirleriyle savaşmak isteyen, birbirleriyle mücadele eden, ama birbirleriyle savaşı göze alamayan güçlerin başkaları üzerinden kendi savaşlarını sürdürmesi, vekâlet ya da vesayet savaşı olarak söylenen şey, proxy war. Suriye’de bunun örneği görüldü. Suriye’de özellikle İran’ın bölgedeki nüfuzunun artmasından tedirgin olan Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri, karşısına Sünni bir blok çıkarma telaşına kapıldılar. Ve bunun alanlarından birisi olarak da Suriye öne çıktı. Yani Suriye’deki rejimin yıkılıp yerine Müslüman Kardeşler vb. İslamcı grupların başını çektiği bir yönetimin gelmesi durumunda İran’ın bölgedeki yayılma siyaseti büyük bir darbe yiyecekti. Türkiye uzun bir süre mezhepler-üstü bir pozisyon almış olmasına rağmen, Suriye rejiminin kısa sürede yıkılabileceği zannıyla –ki o dönem Ahmet Davutoğlu’nun çok dahli vardır– bu mezhepler-üstü politikasını bırakıp Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin ortaya çıkardığı blok içerisinde yer alır bir konuma geldi. Ve o âna kadar iyi olan İran’la ilişkilerini de ciddi bir şekilde tehlikeye attı. İran’la ilişkileri bozulmaya başladı tabii ki; Rusya’yla ilişkiler bozulmaya başladı. İran kendi askerlerini, Devrim Muhafızlarını, bir de Lübnan’daki Hizbullah güçlerini hatta dünyanın değişik yerlerinden Şii birtakım gönüllüleri –ki Afganistan, Pakistan gibi yerlerden geldikleri söyleniyor– buraya yığarak rejime yardımcı olmaya çalıştı.
Buna karşı olarak IŞİD, Nusra gibi güçlerin Suriye dışından gönüllüler yığmasının önü açıldı. Ve bu anlamda Türkiye sınırlarının çok ciddi bir şekilde Suriye’ye gönüllülerin gitmesi için kullanıldığını biliyoruz.
İşin rengi esas olarak 2015 Eylül sonlarında Rusya’nın savaşa bilfiil müdahil olmasıyla değişti. Rusya çok ciddi bir şekilde Suriye rejiminin yanında, özellikle hava kuvvetlerini kullanarak yer aldı. Çok önemli saldırılar gerçekleştirdi. Katliamlar gerçekleştirdi. Özellikle Halep bundan birinci derecede olumsuz bir şekilde etkilendi. Bunun karşılığında uluslararası koalisyonun Suriye’de sadece IŞİD’e yönelik hareketleri olduğunu biliyoruz. Uluslararası koalisyonun IŞİD’e yönelik hareketleri de sonuçta Şam rejimini ve Rusya’yı birinci derecede rahatsız eden bir husus olmadı.
Türkiye uzun bir süre burada uçuşa yasak bölge yaratmak ve Batı’yı bu konuda ikna etmek için uğraştı. Ama buna ciddi bir şekilde destek bulamadı, bu amacına ulaşamadı. Dolayısıyla Suriye’de Rusya’nın da verdiği destekle beraber, savaşın içine hava unsurlarının çok güçlü bir şekilde girmesine karşı muhaliflerin yapabileceği hemen hemen hiçbir şey olmadı.
24 Kasım 2015’te Suriye sınırında TSK’nın Rusya’ya ait bir jeti düşürmesiyle işin rengi birazcık değişir gibi oldu. Bu yeni bir dönemin başlatıcısı gibi oldu. Ama buradan da gördük ki, sonuçta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yazdığı mektupla beraber –bu arada, mektubun tarihi 27 Haziran 2016– geri adım atan ülke Türkiye oldu. Rejimin yanında İran ve Rusya, muhaliflerin yanında –ki muhalifler çeşit çeşit, kimisi çok sert bir şekilde cihatçı gruplar, kimileri daha ılımlı gruplar– doğrudan hiç kimsenin, hiçbir devletin yer almadığı bir olayda gidişat, özellikle Rusya’nın devreye girmesiyle beraber rejimin lehine oldu. Ve mektubun ardından 4 Eylül 2016’da Putin’le Erdoğan’ın Çin’de görüştüklerini görüyoruz. Eylül sonunda da Halep’e yönelik operasyonların çok güçlü bir şekilde arttırıldığını görüyoruz. Bir yarma harekâtı denedi muhalifler. Beceremediler, başaramadılar. Ve ardından da çok ciddi bir şekilde Rusya’nın ve İran’ın desteğiyle beraber rejim Halep’i göstere göstere geri aldı, alıyor, bitmek üzere.
Burada önemli noktalardan bir tanesi, uçak düşürme olayından sonra Rusya’nın verdiği tepkilerin ardından Türkiye’nin Rusya karşısında geri adım atmasının çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. Tabii burada Türkiye’nin Suriye’deki önceliğinin artık rejim değişikliği değil de Kürtlerin güçlenmesini olabildiğince engellemek şeklinde değişmesi çok önemli oldu. Yani Türkiye orada PYD’nin kantonlarını birleştirmesini engellemek, PYD’nin uluslararası koalisyonla olan stratejik ittifakını sonlandırmaya çalışmaktan diğer konuları geri plana attı.
Bu arada Fırat Kalkanı operasyonuyla beraber Özgür Suriye Ordusu’nun güçlerini de yanına alarak onlara belli bir alan sunarak durumu kurtarmaya çalıştı. Şu anda ÖSO, TSK desteğiyle belli yerleri kontrol ediyor olabilir; Cerablus başta, El Bab alındı alınacak diye söyleniyor. Ama bunların hiçbirisinin bir Halep’in yerini tutmayacağı çok açık. Yani bu bir nevi, Halep gibi büyük bir yerden çekildikten sonra onlara başka bir alan sunmak. Ama bu şu anda Suriye rejimin ve Rusya’nın göz yumduğu, ama yarın nasıl davranacağını bilmediğimiz bir pozisyon.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bir kere çok büyük bir hesap hatası yapıldı. Rejimin çok hızlı bir şekilde düşeceği sanıldı. Ve Türkiye iç savaştan önce çok yakın ilişki içerisinde olduğu Suriye rejimiyle ilişkilerini tamamen koparttı. Eğer Türkiye böyle bir angajmanın içerisine girmeseydi, yani rejimi devirme angajmanının içerisine girmeseydi, daha eleştirel ama ilişkilerini de muhafaza eden bir konumda olsaydı belki de iç savaş bu kadar uzun sürmeyebilir ve bu kadar acı sonuçlara yol açmayabilirdi.
2011’den bu yana beş yıldan fazla zaman geçti; beş buçuk yıl, belki daha fazla, altıya yaklaşıyor. Ve çok büyük bir tahribat yaşandı. Ve bu tahribat bölge ülkelerinin hepsini çok yakından ilgilendiriyor. Türkiye özellikle mültecilerle beraber bu olayın, bu iç savaşın faturalarını çok ciddi bir şekilde ödüyor. Bunun nedenlerinden bir tanesi Türkiye’nin başından itibaren Suriye’de yanlış bir politika izlemesi. İkincisi, muhalefetin önünü açıp bunu sonuna kadar götürememek. Bir diğer husus muhalefetin rejim karşısındaki çaresizliğinin önüne geçmek için cihatçı grupların bunun yerini almasını, baştaki daha ılımlı olarak görülebilecek kesimlerin yerini cihatçı grupların almasının önünü açmak ve bu cihatçı grupların olaya hâkim olmasıyla beraber, IŞİD’in ve Nusra’nın çok fazla öne çıkmasıyla beraber, uluslararası kamuoyunda Suriye’deki muhalefete yönelik, rejimi devirmeye çalışan gruplara yönelik sempatinin hızla bir antipatiye, hatta korkuya dönüşmesi; tabii bu arada IŞİD’in terörü Batı’ya, Belçika’ya, Fransa’ya taşımış olması; hatta Batı’da yaşanan bireysel gibi görünebilecek birtakım saldırıları da üstlenmesi ve sürekli tehdit ediyor olması, IŞİD’in birdenbire El Kaide’den sonra Batı’nın birinci derecede öncelikli tehdidi haline gelmesi.
Bütün bunlar ve sonra Türkiye’nin –her ne kadar sonradan Cemaat’e fatura edilmek istense de– Rus uçağını düşürüp onun sonrasındaki faturanın ağırlığı karşısında ciddi bir şekilde geri adım atması. Şimdi bugün bakıyoruz, Halep’te yaşananlara Türkiye’de çok sayıda insan üzülüyor, dünyada da üzülüyor. Anlaşılır bir şey. Ancak Halep’te yaşanan olayın boyutlarını bir arada düşünmek lazım. Bu noktaya gelinmesinin nedenlerini hep birlikte ele almak lazım. B
ugün şu anda Halep’te yaşanan insanlık dramının birçok sorumlusu var. Bu sorumlular rejimden ve muhalefetten, hepsinin farklı farklı, kimine göre daha fazla kimine göre daha az sorumlulukları var. Ama her şeyden önce şunu unutmayalım: Rusya şu anda Halep’te yaşananlardan birinci derecede sorumlu. Ama Türkiye’den gelen açıklamalarda, yapılan bireysel ya da kolektif açıklamalarda genellikle Esad rejimi ve İran, hatta Hizbullah hedef tahtasına oturtulurken, Rusya’ya pek fazla bir şey söylenmiyor. Çünkü Türkiye artık Rusya’yla bir tür yeniden iyi ilişkiler geliştirme peşinde – ki Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyelik ihtimalini gündeme getirmesiyle bu çok daha net bir şekilde ortaya çıktı.
Bu inandırıcı değil. Eğer bugün Suriye’de, Halep’te yaşananlardan şikâyet ediliyorsa, bundan birileri suçlanıyorsa, muhakkak Rusya’nın da suçlanması lazım. Bence Rusya burada yaşanan insanlık dramlarından birinci derecede sorumludur. Esad rejimi de sorumludur, İran da sorumludur; ama oradaki radikal İslamcı, cihatçı gruplar da sorumludur. Bu cihatçı grupların önünü açıp daha sonra onları değişik çıkar hesapları nedeniyle yalnız bırakanlar da sorumludur. Ama her şeyden önce daha olayın başında bunun bu noktaya gelmesi, Suriye’deki muhalefetin cihatçılığa eşitlenmesine –ki cihatçılık derken IŞİD, El Kaide ve benzerlerini kastediyorum– izin verilmesi. Buna izin verenler birinci derecede sorumludur.
Burada hiçbirisini diğerine tercih etmek gibi bir yükümlülüğümüz yok. İşte, “Cihatçılar kötü, kafa kesiyorlar, dolayısıyla Esad rejimi iyidir”, böyle bir şey yok. Esad rejimi çok sayıda sivilin ölümünden birinci derecede sorumlu olan bir rejimdir. Geçmişte de böyleydi. Baba Esad döneminde böyleydi, oğul Esad döneminde de böyle sürdü. Ama onların despotik, otoriter bir yönetim olması, karşısına çıkan muhaliflerin iyi olduğu anlamına gelmiyor. Böyle acı bir kaderi var Suriye’nin. Suriye ve bölge ülkeleri de bundan birinci derecede etkileniyor.
Suriyeliler altı yıla yaklaşan bir iç savaşta tamamen bölgesel çıkarlar, iktidar hırsları ve kendileriyle doğrudan ilgisi olmayan değişik hesaplar nedeniyle bunun faturasını çok ağır bir şekilde ödediler. Ve bu faturayı ödemeye iç savaş sona erse de daha uzun bir süre devam edeceğe benziyorlar. Çok acı bir durum. Gerçekten Suriye halkı için, ayrımsız tüm Suriyeliler için üzülmemek, onların acısını paylaşmamak mümkün değil. İnsanî duruş budur. Ama bu arada buradaki olayın bütün siyasi sorumlularının hepsini de eleştirmekten geri durmamak lazım.
Kimse kalkıp bizi hafızasız sanmasın. Saatler veriliyordu, belki günler veriliyordu, bu işin çocuk oyuncağı olacağı söyleniyordu. Ve o ilk 2011 yılında verilen demeçlerle, yapılan açıklamalarla, olayı hafife almalarla bugün çaresizce yapılan çağrılar –işte, koridor açılsın vs. çağrıları– arasında dağlar kadar fark var.
Tabii burada tekrar söylemekte yarar var: Ahmet Davutoğlu belki de bu olayın birinci derecede sorumlularından birisi olarak siyaset sahnesinden –milletvekilliği sürüyor ama– çekildi. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere AKP yönetiminin tamamının ve şu anda iktidarı paylaşmıyor olsa da Ahmet Davutoğlu’nun da tabii ki çok ciddi bir şekilde bir özeleştiri vermesi gerekiyor. Tabii ki böyle bir şey yapmayacaklar, biliyoruz. Ama biz yine de söylemiş olalım. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus