Türkiye’de İran karşıtlığının nedenleri ve geleceği

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/298213548″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

 

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

 

 

Merhaba, iyi günler. Bugün Türkiye’de son dönemde, özellikle Halep’in tekrar Esad rejiminin eline geçmesiyle beraber görünürleşen İran karşıtlığı ve tırmanışı, yayılması üzerine görüşlerimi aktarmaya çalışacağım. Ama önce kişisel bir not düşmek istiyorum. Bugün Ayşenur Arslan Halk TV’deki canlı yayınında, gazetecilik hayatına veda ettiğini, gazeteciliğe veda ettiğini söyledi. Bu koşullar altında, baskı koşulları altında daha fazla sürdürmek istemediğini söyledi. Bunun en önemli nedeninin, tetikleyici hususun, konuğu Hüsnü Mahalli’nin gözaltına alınıp tutuklanması olduğunu biliyoruz. Ayşenur Arslan benim 1985 Mayıs ayında, Nokta dergisinde gazeteciliğe başladığım zaman, bu meslekteki ilk şefimdir. İlk yöneticimdir. Kendisiyle çok güzel işlere imza atmıştık. Dönem dönem aynı yerlerde çalıştık ama hep örnek aldığım, takdir ettiğim bir gazeteci meslektaşımdır. Kendisiyle konuştum. Kararında ciddi olduğunu da öğrendim. Çok üzücü.
Maalesef Türkiye’de iyi gazeteciler bu alanı terk ediyor. Terk etmek durumunda kalıyor. Önemli bir kısmı cezaevinde. Ülkeyi terk etmek zorunda kalan çok sayıda meslektaşımız var. Bunun bir an önce düzelmesini diliyorum diyeyim. Ama çok da umutlu olmadığımı, umutlu olamadığımızı biliyoruz.
Evet, İran meselesine gelecek olursak, Ayşenur Arslan’la başladık, öyle devam edelim. Biz o tarihlerde, Nokta dergisinde İslâmcılıkla ilgili ilk haberleri yapmaya başladığımızda, Türkiye’de laiklik yanlısı kesimlerde çok büyük bir İran aleyhtarlığı, düşmanlığı vardı ve İran’ın Türkiye’ye devrim ihraç etmek istediğini ileri sürerlerdi. Ve Türkiye’deki birçok olaydan, yaşanan kötülüklerden, suikastlardan vs. İran sorumlu tutulurdu. Örneğin, Uğur Mumcu’nun katledilmesi üzerine yapılan gösterilerde, cenazede, İran aleyhtarı sloganlar atıldığını biliyoruz. Bu çok yerde tekrarlanmıştır. İstanbul Cağaloğlu’ndaki İran Başkonsolosluğu ya da Ankara’daki İran Büyükelçiliği’nin önü değişik vesilelerle protesto gösterilerine sahne oluyordu. Yani, İran karşıtlığı Türkiye’de ve aslında dünyada da İslâmcılık karşıtlığı gibi bir durumdu. Ve bu tür çıkışlar da tabii Türkiye’deki İslâmi çevreleri rahatsız ediyordu.Şimdi bir süredir İran konsolosluklarının önünde, Büyükelçiliğin önünde İslâmcı iddialı kişiler var ve İran’ı protesto ediyorlar.
Konu çok açık: Suriye. Suriye’de, özellikle de Halep’te yaşananlar. Çünkü biliyoruz ki, Suriye rejimi baştan itibaren en büyük desteği İran’dan aldı. İran kendi askerlerini, devrim muhafızlarını yolladı. Onun dışında da, Lübnan Hizbullahı’nın Suriye’ye müdahil olmasını sağladı. Daha da ileri giderek dünyanın değişik yerlerinden; Pakistan’dan, Afganistan’dan, başka yerlerden Şii birtakım gönüllüleri toplayıp, Suriye’de rejimin yanında tavır almasını sağladı. Bu ama bugünün meselesi değil. Bu Suriye’deki iç savaşın belli bir aşamasından itibaren yaşanan bir mesele. Ama bugün ortaya çıkıyor. Daha doğrusu tepkiler bugün dile geliyor.
Burada açıkçası şunu söylemek lazım; bu tepkiler hiç samimi değil. Eğer samimi olsaydı, Türkiye’de sistemli bir şekilde, özellikle Suriye savaşıyla beraber, İran aleyhtarlığının İslami kesimlerde net bir şekilde olduğunu görürdük. Siyasi iktidarda açık İran karşıtlığı olduğunu görürdük. Bunları pek görmedik. Buna karşılık pek tabii Türkiye’de cihatçı çevrelerde, cihatçılığa yakın çevrelerde, yani El Kaide’ye, Işid’e yakın çevrelerde İran aleyhtarlığı vardı ama bu çok fazla rağbet görmüyordu. Marjinal kalıyordu. Çünkü bir yerden sonra İran aleyhtarlığı sadece bir İran Devleti aleyhtarlığı olmakla kalmıyor, bir Şiilik aleyhtarlığı haline geliyor. Ve bu Şiilik aleyhtarlığı, aradaki çok büyük farklara rağmen, kolaylıkla Türkiye’de bir Alevi karşıtlığına da dönüşebilecek çok hassas, tehlikeli bir husus. Bu konuda çok dikkatli davranıldığını biliyorum; ama birdenbire Halep’in düşmesi, daha önceki yayınımızda söylediğimiz gibi, bir fiyasko, Türkiye’deki İslâmcıların bir fiyaskosu olduğunu net bir şekilde gösterdi bize. Bu fiyaskoyla yüzleşmek yerine, burada yapılan hatalarla yüzleşmek yerine, işin kolayına kaçılıp olay tamamen İran’ın üzerine yıkılmak isteniyor.
Tabii ki Suriye’de yaşananlarda İran’ın birinci derecede dahli var. Ama sadece İran’ın dahli yok. Aynı şekilde Rusya’nın da dahli var. Özellikle Halep’in rejimin eline tekrar geçmesinde, Rusya’nın hava saldırılarının birinci derecede önemi var. Ama Türkiye Rusya’yla son dönemde, Temmuz sonundan itibaren, Eylül ayında Çin’deki Putin-Erdoğan görüşmesiyle de artık görünürleşen bir yakınlaşmaya girdiği için, Rusya’ya nedense pek ses çıkarılmıyor. Şunu da biliyoruz, Türkiye’de İslâmcılık artık büyük ölçüde, cihatçı grupları bir kenara bırakırsak, –ki onların ilişkileri de tam net değil– Türkiye’de İslâmcılık siyasi iktidarın, Ak Parti iktidarının ve özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kanatları altında gelişiyor. Ona rağmen bir İslâmcılık Türkiye’de kalmadı. Bunu çok net olarak biliyoruz.
Şimdi Türkiye’de İran aleyhtarlığı hep böyle var mıydı? Bu konu çok önemli bir konu. Türk-İran ilişkileri çok önemli bir konu ve maalesef bu konuda çok ciddi çalışmalar yapıldığını söylemek mümkün değil. Var tek tük çalışmalar, ama çok ciddi çalışmalar yapıldığını söyleyemeyiz. Biliyoruz ki bölgede devlet geleneği olan iki önemli ülke Türkiye ve İran. Birçok ülke, devletle, devletleriyle, bağımsız devletleriyle, kendi ayakları üzerinde durmayla 20. yüzyılda tanıştılar. Hatta 20. yüzyılın ortasında ortaya çıkmış devletler var. Ama Türkiye ve İran öteden beri imparatorluk geleneğinden gelen devletler ve böyle bir gelenekleri var. Ve bu gelenekler, miras aldıklarını bugüne bir şekilde taşıyorlar. Bir tarafta Osmanlı, bir tarafta Pers diye söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu iki ülke öteden beri bölgenin en önemli iki ülkesi. Daha ileride tabii ki daha geç devletle tanışmış olmakla beraber Mısır, bir de İsrail. Yani Ortadoğu dendiği zaman bu dört ülkenin hep birlikte, bir şekilde birbirleriyle ilişkisi çok önemli olmuştur. Türkiye ile İran’ın ilişkileri öteden beri hep bir rekabet düzeyinde geçmiştir. Birtakım gerginlikler olmakla beraber yüzyıllardır savaşmayan iki ülkeden bahsediyoruz. Sınırları değişmemiş iki ülkeden bahsediyoruz. Bu çok önemli bir husus. Bunu hiç kimsenin aklından çıkarmaması gerekiyor. Türkiye de İran’la en çok sorunların olması beklenen tarihlerde bile, örneğin İran devriminin ardından, İran’ın devrim ihracı politikalarının aleyhe olduğu ve Türkiye’ye de yansıdığı bilindiği tarihlerde bile, Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler, birtakım tatsızlıklar olsa bile, çok büyük gerginliklere hiçbir şekilde sahne olmadı. Hatta belli bir aşamadan sonra Türkiye’nin üyesi olduğu Batı ittifakı, İran’la çok ciddi sorunlar yaşamasına rağmen, Türkiye Batı ile beraber İran’a aynı sertlikte karşı çıkmadı. İran’a yönelik ambargo meselesinde bunu gördük. Özellikle AKP iktidarında nükleer mesele ile ilgili İran köşeye sıkıştırılmak istenirken, Türkiye’nin çok ciddi bir şekilde bu konuda İran’ın elini kolaylaştıracak girişimler yaptığını, örneğin Brezilya’yla beraber bir hayli etkili bir rol oynadığını biliyoruz. İran’ın bölgede bir nevi kıskaca alınma operasyonlarında,Türkiye bir anlamda İran’ın nefes alabildiği az sayıda yerlerden birisiydi.
Ama Türkiye ile İran’ın arasında her zaman sorunlar vardı. Özellikle Kürt sorunu bağlamında, her iki ülkenin de ayrı ayrı Kürt sorunu olmakla beraber, İran’ın öteden beri PKK ile ilişkilerinde, PKK ile kurduğu ilişkilerin Türkiye’yi sık sık rahatsız ettiğini de biliyoruz. Ama iki ülke arasında çok ciddi ekonomik ilişkiler olduğunu da biliyoruz. Türkiye, hep İran’la rekabet içerisinde ama dostane bir şekilde yolunu sürdürdü. Necmettin Erbakan’ın Refahyol döneminde, başbakan olduğu tarihte, ilk yaptığı ziyaretin İran’a olduğunu, hatta kendisine bu konuda derin devletten birtakım uyarılar gelmesine rağmen bunlara itibar etmediğini de biliyoruz. Aynı şekilde biraz önce de söyledim, Washington’dan, özellikle Bush döneminde gelen çok güçlü baskılara rağmen, Türkiye’nin İran’la ve hatta sonra Suriye ile ABD için şer ülkeleri olarak görülen bu iki ülkeyle ilişkilerini hep belli bir ortalamanın üzerinde bir düzeyde tuttuğunu, bir yakınlıkta tuttuğunu biliyoruz.
Bu iş nerede bozuldu? Bu iş Suriye ile bozuldu. Aslında Irak’ta birazcık bozulma başlamıştı, çünkü Irak’ta çok net bir şekilde Şiilerin, Şii Arapların iktidarı baskın bir şekilde elde etmesiyle beraber, yani el koymasıyla beraber diyelim, Türkiye bundan çok ciddi bir şekilde rahatsız oldu. Ama uzun bir süre yine de Irak’ta Türkiye, mezhepler-üstü politikasını sürdürmeye çalıştı. Ama iş Suriye’ye gelince işin rengi değişti. Türkiye burada Suriye’deki rejimin hızlı bir şekilde devrileceğini sandı. Aslında buna gelmeden önce Türkiye çok iyi ilişkiler içerisinde olduğu Esad yönetimini, demokrasiye geçme yolunda ikna etmeye çalıştı. Ahmet Davutoğlu’nun saatler süren, sarayda toplantısından sonra, Esad’ın buna yanaşmaması üzerine, Türkiye’nin tamamen bağlarını kopardığını ve Esad rejiminin yıkılmasına angaje olduğunu biliyoruz. Ve o andan itibaren, Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerinin kopmasıyla ve Suriye karşıtı, Esad rejimi karşıtı pozisyon almasıyla beraber, Türkiye-İran ilişkileri de kademeli bir şekilde açılmaya başladı. Ama iki ülke de hiçbir zaman çok net, çok açık, çok sert bir çatışma içerisine girmedi. Bu noktada iki ülkenin de, özellikle İran’ın çok güçlü bir diplomasi geleneğinden geldiklerini de akılda tutmak lazım. Sonuçta her türlü gerginlik, her türlü çıkar çatışmasının üstü en azından diplomatik bir dille örtüldü. Birtakım çatışmalar ertelendi, yumuşatıldı vs.
Şimdi Türkiye ile İran’ın, Suriye üzerinden baktığımız zaman, Türkiye ile İran arasındaki rekabette net bir şekilde İran’ın galip Türkiye’nin mağlup çıktığını görüyoruz. Bu iki kere iki eşittir dört. Yani İran çok riskli bir şey yaptı. Kendi askerlerini, devrim muhafızlarını, üst düzey komutanlarını yolladı. Kendi denetimi altındaki birtakım Şii güçleri yolladı. Çok risk aldı ama orada Esad rejiminin, yıkılacağı var sayılan Esad rejiminin yıkılmamasında Rusya’yla beraber çok etkili bir rol oynadı. Buna karşılık Türkiye, Esad rejimini yıkma iddiasının, beklentisinin, hayalinin gerçekleşmeyeceği gerçeğiyle karşı karşıya duruyor.
Burada çok önemli bir fark var Türkiye ile İran arasında… İran böyle yerlerde devlet olarak birtakım örtülü ya da açık askeri operasyonlar, istihbarat operasyonları yapabiliyor. Yani kendi ülkesindeki birtakım güçleri buraya yollayabiliyor. Esad rejiminin yanına, Esad’ın ordusunun yanına katabiliyor. Dünyanın dört bir tarafından gönüllüler alıp onları eğitip, silahlandırıp buraya yollayabiliyor vs. Çok aktif bir şekilde bunu yapabiliyor çünkü eninde sonunda bir de şöyle bir kolaylığı var. Orada bir devlet var. O devlet ile işbirliği yapıyor. Buna karşılık Türkiye’nin kendi demokratik geleneği içerisinde bu tür şeyleri yapması İran’a kıyasla çok çok zor. Ve Türkiye’nin örgütlü, kurumsallaşmış bir muhatabı yok. Yani İran Esad rejimine, Suriye Devleti’ne yardım ederken, Türkiye paramparça olmuş olan birtakım muhalifleri bir araya getirip, onları eğitip, disipline edip sonra da iyi-kötü gücü olan bir devleti yıktırmaya çalıştı. Ve burada çok büyük bir dengesizlik vardı.
Bu dengesizliği aslında başından itibaren görüp, Türkiye’nin bu maceraya girmemesi gerekiyordu. Ama girdi. Bir yanlış hesap yapıldı. Heyecanla, çok büyük hayallerle girildi. Tabii o dönemin, Arap Baharı’nın getirdiği atmosferle, bir gazla girildi. Ve hepimiz biliyoruz, birkaç gün içerisinde olacağı, birtakım camilerde namazların kılınacağı söylendi; ama bunların hiçbirisi olmadı. Şimdi geldiğimiz noktada tekrar baktığımız zaman birtakım insanların, birtakım İslâmcı bilinen kişilerin, AKP’yle ilişkisi şu ya da bu, içinden insanlar da var, onun çeperinde yer alan insanlar da var. Mesela, Molla rejimi, İran emperyalizmi gibi laflar okuyorum. Yani Molla rejimi lafı, yıllar önce Türkiye’de laiklik yanlısı kesimlerin İran’a yakıştırmak istedikleri bir laftı. Bugün Türkiye’de İslâmcı iddialı kişiler tarafından kullanılıyor. İran emperyalizmi diyorlar mesela. Ve Yavuz Sultan Selim’i rahmetle, minnetle ananlar var. Bunun neden anıldığını biliyoruz. Ve olay İran aleyhtarlığının ötesinde bir yere doğru gidiyor ve adım adım bir Şii aleyhtarlığına doğru seyrediyor, ki bu çok tehlikeli bir şey. Türkiye eğer böyle bir noktaya gelirse hakikaten mahvolduk demektir. Şu anda yaşadığımız durumun çok parlak olmadığını biliyorum. Ama bir eksiğimiz Türkiye’de mezhep gerginliği. Eğer buna, bu oyuna gelirsek, Türkiye çok ciddi bir yere savrulur.
Aslında bu mezhep karşıtlığı meselesi, genel olarak İslâmcı hareketlerde çok yeni bir olgu. Öteden beri, Sünni İslâmcıların ya da Sünni İslâmi yapıların, Şii kesimlere karşı hep bir mesafesi olagelmiştir. Ama bu bir Şii düşmanlığı, Şiileri tekfir etmek, Müslüman saymamak, kanlarının helal olduğunu söylemek vs. bu çok daha yakın bir dönemde, özellikle Irak işgaliyle beraber, Ebu Musab ez- Zerkavi’nin, El Kaide içerisinde geliştirdiği bir yöntem ve Irak’ta insanlar sırf Şii oldukları için toplu halde katledildiler. Ve bunun meşru olduğunu iddia etti Zerkavi. Ve o gelenek bugün IŞİD tarafından ve Suriye’deki diğer birtakım cihatçı gruplar tarafından sürdürülüyor. Özellikle Suriye’deki iç savaşın ilk yıllarında biliyoruz, sırf Sünni olmadıkları için insanların öldürüldüklerini ve bunların videolarının iyi bir şeymiş gibi sosyal medyada yayınlandığını biliyoruz. Ama bunlar çok aşırı uçların yaptığı şeylerdi. Şimdi bu aşırı tavırların merkeze doğru gelmekte olduğunu görüyoruz. Bu cihatçı ideolojinin, dünyada ve Türkiye’de, –konumuz Türkiye– Türkiye’deki İslâmi yapıyı kuşatma ihtimalini gösteriyor ki, çok tehlikeli bir şey. Türkiye eğer bu türden mezhep düşmanı ya da Şii düşmanı ideolojilerin bir şekilde etkisi altına girerse, bu aslında çok küresel bir eğilimin olduğunu da bize gösterir. Ki çok büyük bir alarm işaretidir. Şu noktada, henüz o noktada olmadığımızı söyleyebilirim, gerçekçi olarak baktığımızda… Ama çok tehlikeli, bunun çok tehlikeli olduğunu ve bu tür olaylarda hızla birtakım eşiklerin hızla aşılabileceğini söylemek istiyorum. Bu çok önemli bir husus.
Şimdi şöyle bakmak lazım. İran hep aynı İran. Kimileri diyor ki, mesela Humeyni döneminde İran böyle değildi. Hayır, Humeyni döneminde de böyleydi. Diyorlar ki, Humeyni döneminde İran’ın bir ümmetçi perspektifi vardı; ama son dönemde İran bir milliyetçi perspektiften, İran milliyetçiliği perspektifinden gidiyor. Ya da Şii perspektifinden, Şiicilik yapıyor, deniyor. Ki biliyoruz, İran anayasasının temelini oluşturan velayet-i fakih kavramı yani din adamlarının ülkeyi yönetmesi kavramı, Humeyni’nin Şii Caferiliğin içerisinden geliştirdiği bir yorumdur. Yani İran’da rejim başından itibaren Caferilik üzerine, Şiilik üzerine inşa edilmiş bir rejimdir. Ve İran, Humeyni döneminde de, sonrasında da hep, her zaman için ulusal çıkarlarını herşeyin önünde görmüş bir ülkedir. Kimi durumda birtakım İslâmi davaları, argümanları kendi ulusal çıkarlarını savunmak için enstrümantalize etmiş bir yerdir. Yani, dün İran böyle değildi, sonra bozuldu gibi şeylerin bence hiçbir inandırıcılığı yok. Çünkü, ben İran devrimi üzerine okuduğum, 1980’li yıllardan itibaren okuduğum kitapların, özellikle yurtdışında çıkmış, İngilizce ve Fransızca kitapların hemen hemen hepsinde, devrimin milli yönünün, özellikle İran’daki rejimin, aslında öncelikle İran ardından İslâm olduğu yolundaki yorumlara defalarca tanık oldum. Ve genel eğilim de zaten buydu. İran’a bakıldığı zaman hep İran’daki bir devlet geleneğinin uzantısı olarak görülmüştü İran Devleti de… Ne kadar İslâmi olursa olsun. Dolayısıyla bu tür açıklamalar tamamen bir züğürt tesellisi.
Yani İran sonradan bozuldu falan değil. Şöyle bir şey oldu; İran’ın çizgisi hep aynıydı. Konjonktür çok ciddi bir şekilde değişti, özellikle Suriye’de yaşananlarla beraber. Ve İran’daki devletin, rejimin temel kaygısının milli olduğu çok daha net bir şekilde gözüktü. Bunu o tarihte görmek istemeyenler, naif bir şekilde İran’ı bir İslâm, İslâmcılık perspektifinden, ümmetçilik perspektifinden okumaya çalışanlar, dün yaptıkları yanlışla yüzleşmek yerine, bütün yanlışı, değişimi sadece İran’a atfediyorlar.
Şimdi uzun bir süredir yaşanan bir tartışma var. Şii Hilali denen, İran’ın bölgedeki nüfuzunu, özellikle Şiiler üzerinden güçlendirmesi. Körfez ülkelerinde bu var. Afganistan’da, Pakistan’da bu var. Ve Irak’ta bu var, Suriye’de bu var. Ve İran’ın bölgede çok ciddi bir şekilde yükselen bir güç olduğunu – zaten belli bir gücü vardı–, yükselen bir güç olduğunu ve özellikle ABD’yle yapılan son nükleer anlaşmayla beraber, önündeki büyük bir engelin de kalkmış olduğunu görüyoruz. Tabii ki Trump’la beraber nükleer anlaşmanın geleceğinin ne olacağı tartışması ayrı bir konu ama şu aşamada böyle. Buna karşılık bir dönem bölgenin yükselen gücü olan Türkiye’nin, ki Türkiye özellikle hem Müslüman hem demokrat bir ülke olarak yükselen, şöyle söyleyelim; soft power, yumuşak gücüyle yükselen bir ülkeydi. İran büyük ölçüde, askeri istihbaratıyla, vs.’siyle bir bölgesel güçtü. Türkiye ama soft power’ıyla, ekonomisiyle, genç nüfusuyla, Batı ile kurduğu ilişkiyle, Avrupa Birliği’ne üyelik süreci içerisinde olmasıyla ve demokrasisiyle, çoğulculuğuyla bir cazibe merkeziydi, bölgesel güçtü. Ama Türkiye’nin AB ile olan serüvenini büyük ölçüde askıya almış olması, Türkiye’nin demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve çoğulculuk konusunda sürekli geriye doğru gitmesi, gerilemesi, net bir şekilde demokrasiden otoriterliğe doğru adım adım kayıyor olması, Türkiye’nin gücünü, bölgesel güç olma iddiasını çok ciddi bir şekilde zayıflattı.
Tabii ki hâlâ Türkiye çok büyük bir ülke, çok güçlü bir ülke her şeye rağmen. Hâlâ bölgede birtakım roller oynayabiliyor, ama İran’la kıyaslandığı zaman Türkiye bölgesel iddialarda gerçekten İran’ın gerisinde kalmış durumda. Bunlarla yüzleşmek yerine, yapılan hataları görüp buralardan geri adım atmak, hatalardan geri adım atmak yerine, –yani nedir? En basiti Türkiye’nin İran’a karşı en büyük avantajı demokrasisiydi. Avrupa ile, batı ile olan ilişkileriydi. Türkiye bunları güçlendirmek yerine– şimdi İran’la bir sertleşmeyi Türkiye’ye telkin etmeye çalışanlar var. Bunun çok tehlikeli ve çıkmaz bir yol olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak Türkiye ile İran bölgede hiçbir şekilde çok ciddi bir çatışmaya girmezler. Her iki ülkede de bu konuda sağduyunun ve tarihsel deneyimle ortaya çıkmış olan sağduyunun baskın çıkacağını düşünüyorum. Ama şu anda kendi hatalarını görmek yerine, sadece ve sadece İran’ı suçlayarak kendi hatalarını örtmek isteyenlerin yaptıkları tahribat, çok ciddi olabilir. Bu özellikle de Türkiye’yi gereksiz yere, durduk yere bir mezhep tartışmasının, mezhep gerginliğinin içerisine sürükleyebilir. Bu konuda sağduyulu olmak gerekiyor.
Konuşacak aslında çok daha fazla şey var. İran’daki Şiilikle, Türkiye’deki Anadolu Aleviliği arasındaki farklar vs. bütün bunlar çok önemli. Ama her şey bir yana, Türkiye mezhepler-üstü politikasını –ki bir zamanlar Türkiye’nin bölgede önemli bir güç olmasında da çok etkiliydi bu– – mezhepler-üstü politikasına bir an önce geri dönmesi ve bunu Irak’a, Suriye’ye ve başka yerlere de taşıması ve tabii ki kendi içerisinde de Alevi sorununu barışçıl bir şekilde, özgürlükçü bir şekilde çözmesi gerekiyor. Aksi takdirde zaten kötü bir halde olan Türkiye’nin , daha da kötü, daha beter bir hale dönüşmesi kaçınılmaz olur. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar