Kayseri katliamı üzerine

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/298634402″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Cumartesi sabahı Kayseri’de bir katliam yaşandı. Artık Türkiye sürekli bombalı saldırılara, terör saldırılarına sahne oluyor. Bir önceki cumartesi akşamı İstanbul’da Beşiktaş-Bursaspor maçından sonra Vodafone Arena’nın önündeki Çevik Kuvvet polislerine yönelik olarak yapılan intihar saldırısını görmüştük. Bu cumartesi sabahı da Kayseri’de komando tugayındaki askerlerin, çarşı iznine giden askerlerin bindiği halk otobüsüne yine bir bombalı araçla saldırı oldu. 14 asker hayatını kaybetti. Cumartesiden bugüne iki gün geçti ve çok da fazla üzerinde konuşulmuyor. Artık böyle oldu. Kısa bir süre konuşuluyor, ondan sonra diğerleriyle beraber bu katliam, bu saldırı da diğerlerinin yanına ekleniyor. Bu, tabiri caizse, “terörle yaşamaya alışmak” diye söylenen abes önermenin bir şekilde fiiliyatta hayata geçtiğinin işareti. Bu iyi bir şey değil.
Kayseri olayının çok yönlü bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Ama Türkiye’de medyada bunun yapılabildiğini sanmıyorum. Yapılabileceğini de sanmıyorum. Burada Medyascope’ta kendimce birtakım hususların altını çizmek istiyorum. Ama bu çok katmanlı, çok farklı boyutları olan önemli bir saldırı idi, her ne kadar artık hamasetin dışında bu konuda çok fazla bir şey söylenmiyor olsa da. Öncelikle bu saldırıyı ilk duyduğumda aklıma 1993’teki -24 Mayıs 1993- Bingöl Katliamı geldi. Burada da usta birliklerine giden sivil kıyafetli askerlerin yolu kesilmişti Elazığ-Bingöl karayolunda. İçlerinden 33’ü katledilmişti. O olaydan birinci derecede sorumlu olduğu söylenen Şemdin Sakık bir süre sonra yakalandı ve itirafçı olarak cezaevinde duruyor. O olay çok büyük bir dönüm noktasıydı. Fiiliyatta tam bir ateşkes vardı. Ve bu olayla beraber o ateşkes de bozulmuştu.
Şimdi yaşadığımız olay tabii ki o kadar kritik değil. Yani bir konjonktürü değiştiren bir olay değil. Ama yine de savunmasız sivil askerlerin katledilmesi anlamında Bingöl Katliamı’nı akla getiriyor. Ama Bingöl Katliamı üzerinde konuşulduğunun onda biri kadar bile konuşulmuş değil. Mesela 10 Aralık’taki İstanbul’daki katliamın ardından bir günlük dahi olsa yas ilan edilmişti. Kayseri’de öldürülen askerlerin ardından bir yas da ilan edilmedi. Yine bildik çıkışlar yapıldı. Ama en önemli fark, bu sefer Kayseri’de başlayarak ve Türkiye’nin değişik yerlerinde HDP binalarına yönelik saldırılar yapıldı.
Ona gelmeden önce –ona döneceğim ama- şunu söylemek istiyorum: Bu saldırı PKK’nın diğer yerlerde yaptığı saldırılardan önemli ölçüde bir farklılık gösteriyor. Bu da tamamen coğrafi konumu. Daha önce askerlere yönelik saldırı, askeri servis araçlarına yönelik saldırılar yapmıştı son dönemde. Ama ilk defa büyük şehirlerde, Ankara’da, İstanbul’da yapmıştı. Ama ilk defa İç Anadolu’da, Orta Anadolu’da böyle bir saldırı yapıyor. Bu bir yönüyle her yerde saldırabileceği imajı, algısı yaratmak. Bir diğeri de tabii ki buralar, Kayseri örneğin, Türkiye’de milliyetçi muhafazakâr duyarlılığın –Türk milliyetçiliği anlamında– en yüksek olduğu yerlerden birisi. Burada AK Parti’yle MHP’nin toplam oyları herhalde yüzde 80’i falan aşıyordur. Yıllardır bu böyle. Özellikle MHP’nin çok güçlü olduğu bir yer geleneksel olarak. Her ne kadar son dönemde oyları AKP karşısında gerilemiş olsa da MHP’nin tarihsel olarak çok güçlü olduğu yerlerden birisi. Nitekim HDP binasına da üç hilalli bayrak açıldı. Burada Kayseri’de az sayıda da olsa Kürt bir nüfus var. Bunlar gettovari yerlerde yaşıyorlar. Dolayısıyla bir İstanbul, Ankara gibi değil. İstanbul, Ankara’da çok daha kalabalık ve çok daha karışık bir Kürt nüfus var. Ama Kayseri’de ya da diğer İç Anadolu, Doğu Anadolu illerinde Kürtler sayıca azlar ve yaşadıkları yerler üç aşağı beş yukarı belli. Dolayısıyla böyle bir saldırı burada yaşayan Kürtlere yönelik birtakım reaksiyoner saldırıları da teşvik edebilecek, önünü açabilecek, kışkırtabilecek bir saldırı.
Dolayısıyla PKK bu saldırıyla bir anlamda İç Anadolu’da Türk milliyetçiliğini kışkırtıp Kürtlerin üzerine saldırmalarına bir tür zemin hazırlamış oluyor. Bu yaşanmadı; ama daha önce yaşanmıştı. Türkiye’de değişik tarihlerde çok sudan sebeplerle dahi olsa Kürtlerin sayıca az olduğu yerlerde Kürtlere yönelik birtakım linç girişimleri yaşanmıştı. Ama çok daha Kayseri’deki olaya benzeyecek bir olay Erzurum’da yaşanmıştı. 90’lı yıllarında başında Güneydoğu’daki büyük bir saldırının ardından şehit cenazelerinin kalktığı Erzurum’da kalabalık bir grup Kürtlerin yaşadığı mahalleyi basmak istemişti. O zaman şu anda yaşamayan bir yerel din alimi, din hocası Erzurumlu Naim Hoca halkı yatıştırmada önemli bir rol oynamıştı. Ve orada Erzurum gerçekten direkten dönmüştü. 90’lı yılların başı diyorum, yani kaç yıl geçmiş? En azından 25 yıl geçmiş. Şu anda belki sokaklarda olanların bir çoğu o tarihte doğmamıştı. Şimdi böyle bir boyutu var Kayseri saldırısının.
Kayseri’deki saldırı açık açık Türkiye’deki Türk milliyetçiliğini sokağa çekme potansiyeli taşıyan bir saldırıydı. Nitekim bu tepki HDP binalarına yönelik oldu. Kayseri’de oldu, başka yerlerde oldu, İstanbul’un değişik yerlerinde oldu, Anadolu’nun, Ege’nin değişik yerlerinde oldu. Şimdi HDP’ye yönelik saldırıları aslında Eylül 2015’te yani 1 Kasım seçimleri öncesinde de görmüştük. HDP Genel Merkezi’ne de saldırı olmuştu. Birçok yerde, İç Anadolu’da ve değişik yerlerde HDP binalarına yine –Güneydoğu’da yaşanan çatışmalar nedeniyle özellikle– birtakım saldırılar olmuştu.
Ancak bu Cumartesi gecesi –ve ertesi gün de devam etti kısmen– yaşanan HDP’ye yönelik saldırılarla 2015 Eylül’ündeki saldırıların farklı olduğunu tahmin ediyorum. Eylül 2015’teki saldırılar daha merkezî, örgütlü saldırılardı bana göre. Her ne kadar bu konuda hiçbir şey ortaya çıkmadıysa da zaten hiçbir şeyin ortaya çıkmamış olması bunların örgütlü olduğunun da bir kanıtıdır. 1 Kasım seçimlerine Türkiye’nin daha gergin bir atmosferde girmesinin zemini HDP baskınlarıyla da sağlanmıştı. HDP binalarına Eylül 2015’teki saldırılar daha örgütlü, daha devletin bilgisi dahilindeki saldırılar olduğu kanısındayım. Ama bu son olaylar daha sivil. Sivilden kastım, olumlamak anlamında söylemiyorum. Daha halkın tepkisi, milliyetçilerin tepkisi şeklinde yaşanmış, denetlenmesi zor saldırılardı. Nitekim bu saldırıların ardından siyasi iktidar, iktidara yakın çevreler bu saldırıların yatışması için bayağı bir çaba sarf ettiler. Ve bunun Türkiye’yi çok karanlık yerlere götürebileceğini söylediler. Ki Eylül’deki saldırılarda hiç böyle çıkışlar görmemiştik. Arada çok ciddi fark var. Eylül’deki saldırılar çok sıradan, normal saldırılar olarak görülmüştü. Hiç kimseye hiçbir şey yapılmamıştı. Bu sefer de pek yapılmamış olabilir, ancak bu sefer en azından engellenmek istendi. Nitekim İstanbul’da Ümraniye’de dün bir polis de şehit oldu. Saldırganlara müdahale etmek isterken HDP binasından düşerek hayatını kaybetti. Bu ikisinin çok farklı olduğunu düşünüyorum, geçen yılki HDP’ye yönelik saldırılarla bu seferki saldırılar arasında. Çünkü bu sefer gerçekten Türkiye HDP saldırılarıyla ve birtakım tepkilerin sokağa taşmasıyla çok tehlikeli yerlere sürüklenebilir. Denetlenmesi mümkün olmayan yerlere sürüklenebilir.
PKK’nın bundan çok rahatsız olacağını sanmıyorum. Çünkü Kayseri saldırısı ya da Vodafone Arena saldırısı gibi saldırıların Türkiye’de toplumun farklı kesimlerinin birbirleriyle savaşmasını tahrik edici olduğunu herhalde en iyi kendileri biliyordur. Dolayısıyla bu saldırıları yaparken bu opsiyonu, bu ihtimali de akıllarında tutmuş, ondan sonra bu saldırılara onay vermiş olmaları lazım. Yani onların isteyeceği bir şeydir. Dolayısıyla PKK, Kandil’deki PKK yönetimi, HDP’yi ve Kürtleri, Kürt vatandaşları, özellikle birtakım yerlerde sayıca az bir şekilde ve bilinir bir şekilde yaşayan Kürt vatandaşları riske atmaktan çok geri durmuyor. Ve herhâlde bunun ardından devam edecek gelişmelerin kendi lehine olacağını hesaplıyor. Ama bunun Türkiye’nin lehine bir gelişme olmayacağı çok açık.
Artık Türkiye’nin içinde ve dışında çok sayıda çevre, Türkiye için o uğursuz iç savaş sözcüğünü telaffuz eder oldu. Bu çok korkunç bir şey. zaten bunun telaffuz edilmeye başlanması başlı başına işlerin hiç de iyi gitmediğinin işareti. Dolayısıyla Kayseri saldırısının bu anlamda önemli, kritik olduğunu düşünüyorum. Buna verilen tepkilerin yetersiz olduğuna eminim. Ama en azından sokaktaki taşkınlıkların, saldırganlıkların teşvik edilmediğini; çok büyük gayret gösterilmese bile en azında teşvik edilmediğini söyleyebiliriz. Ama bu saldırıların, Kayseri’de yapılan saldırının, diyelim ki yarın Konya’da, Erzurum’da ya da başka bir İç Anadolu ya da Doğu Anadolu ilinde tekrarlanması halinde işler daha da zorlaşacaktır.
Burada şöyle bir soruyla karşı karşıyayız: Kim bu gidişi durdurabilir? Şu anda bu gidişi durdurabilecek olan iki temel aktörün ikisi de –yani devlet ve Kandil yani PKK, örgüt de– bu gidişi durdurmaya yönelik hamleler yapmıyorlar. Devletten gelen açıklamaların büyük bir kısmı “misilleme yapmak, hesabını sormak, kökünü kazımak, intikam almak” şeklinde cereyan ediyor. Ki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 10 Aralık saldırısının ardından söylediği “intikam” lafının nasıl kötü sonuçlara yol açabileceğini HDP saldırılarıyla gördük. Yani siz devlet olarak intikam lafını gündeme getirirseniz, birileri de bunu kendilerine vazife edinebiliyor. Sokağa çıkabiliyorlar intikam alma iddiasıyla. Ve herkesin kendi intikamını almaya çalıştığı bir ülkede en son akla gelecek olan kavram da hukuktur. Ve bu ülke gerçekten kaotik bir yere doğru gider.
Şu aşamada hiçbir tarafın Türkiye’nin bu kötü gidişini engelleyecek bir manevra, bir adım attığına dair ortada bir işaret yok. Medyanın bu konuda oynayabileceği herhangi bir rol yok. Çünkü Türkiye’de gerçekten özgür, bağımsız, serinkanlı ve sağduyulu bir medya, habercilik faaliyet, ana akımda ve türevlerinde yapılmıyor. Alternatif olma iddiasında olanlarda da yapıldığını maalesef söyleyemeyiz. Siyasi partilere baktığımız zaman HDP zaten büyük ölçüde işlevsizleştirilmiş. Yöneticileri, eş genel başkanları ve çok sayıda milletvekilleri cezaevinde. Geri kalanların zaten kamuoyuna ulaşmasına imkân tanınmıyor. Ana muhalefet partisi bu konuda siyasi iktidarla beraber hareket etmenin dışında herhangi bir politika geliştirebilmiş değil. MHP zaten hükümetle, siyasi iktidarla yan yana. Hatta şu anda esas olarak hayatta olan siyasi iktidarın politikalarının esas olarak MHP politikaları olduğunu söyleyebiliriz. Böyle çaresiz durumdaki bir ülkede, her yaşanan saldırı, terör eylemi, her yeni katliam çaresizliği daha da arttırıyor. Ve buna verilebilecek yegâne cevap kısa süre içerisinde bunları unutmak oluyor.
Maalesef Türkiye son bir yıl içerisinde nice katliama, nice bombalı saldırıya, intihar eylemine tanık oldu. Artık bunların çetelesini tutmanın bile zorlaştığını görüyoruz. Hep bir günlük, iki günlük açıklamalar, sert çıkışlar. Ondan sonra klasik işte “sözün bittiği yerdeyiz”, şudur bunun, bunun ötesine gidilemiyor. Tam da işte böyle dönemlerde aslında serinkanlı bir şekilde ama bütün seçeneklerin ciddi bir şekilde ele alındığı özgür, çoğulcu bir tartışmaya ihtiyacımız var. Türkiye’nin bunu yapabilmesi lazım. Bunu yapamadığı takdirde Türkiye bu terör sarmalı içerisinde nereye gittiği belli olmayan kocaman bir ülke olarak yoluna devam eder. Söyleyeceklerim şimdilik bu kadar.
Bir takipçim sosyal medyada “Bu konuda bir sihirli formülünüz var mı?” diye sormuştu. O aklıma geldi. Ortada sihirli formül yok. Çatışma ortamlarının tek bir formülü vardır, savaştan çıkmanın tek bir formülü vardır: Barıştır. Barışı yapmanın yolu da görüşmedir, diyalogdur, müzakeredir. Türkiye bunu daha önce denedi. Şu ya da bu şekilde bunlardan vazgeçti. Ama bugünkü yaşadıklarından sonra Türkiye’nin tekrardan bu yollara başvurmaktan başka çaresi yok. Bu formül hiç de sihirli bir formül değil. İlk akla gelen formül. Bazen öyle anlar olur ki, ilk akla gelen şeyler bile sihirli olarak görülebilir. Sihirli dediğimiz şey aslında ilk akla gelen şeydir. Barışı hayata geçirmemiz lazım. Ama barış lafını, barış kavramını savaş için suistimal edenlerle yüzleşerek yapmamız lazım bunu. Barışı gerçekten savaşa karşı olanların seslendirmesi gerekiyor. Kendi savaşlarını yürütmek için barış kavramının arkasına gizlenenlere daha fazla yüz vermemek gerekiyor. Söyleyeceklerim bu kadar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus