AKP’de anayasa sıkıntısı: Murat Yetkin ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/299778641″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba iyi günler. Murat Yetkin’le, Hürriyet Gazetesi yazarı ve Hürriyet Daily News Genel Yayın Yönetmeni, telefonla bir yayın gerçekleştireceğiz. Murat çok önemli bir yazı yazdı “Anayasa sıkıntısı AK Parti’yi zorluyor” diye. Biz de zaten başlığımızı buradan verdik. Ama yayının sonunda kısaca Suriye de konuşmak istiyorum. Çünkü Murat’la biz dün Suriye konuşuruz diye sohbet ettik. Ama bugünkü yazısıyla beraber işin rengi anayasaya döndü. Murat merhaba.
Merhaba Ruşen.

Sıkıntı diyorsun, AK Parti’yi zorluyor diyorsun. İngilizce tabirle birileri, AK Partili bazıları wishful thinking diyebilir buna. Ama senin böyle biz pozisyonun yok. Gazeteci olarak objektif olarak değerlendiriyorsun. Olay hakikaten sıkıntı ve AK Parti’yi zorluyor mu? Yazıyı ben okuduğum için başlığın uygun olduğunu biliyorum ama, yazıyı okumamışlar için kabaca özetlersen, sıkıntı ne? Neden zorluyor?
Önce sıkıntı var mı yok mu sorusuna bir cevap arayalım. Ben boşuna yazmış olmadığımı izleyicilere, dinleyicilere anlatmış olayım. Bakın geçen hafta Sayın Başbakan öncülüğünde birkaç grup halinde AK Parti milletvekilleriyle anayasa toplantıları yapıldı. Sayın Başbakan’ın başkanlığı olmadan da başka milletvekilleri kendi aralarında yine anayasa toplantıları yaptılar. Denebilir ki “bunu taslağı vermeden önce niye yapmadılar da şimdi yapıyorlar?” O doğru. Onların cevaplaması gereken bir soru. Ama böyle bir acele vardı. Ve bir an önce Meclise sunmak, MHP hazır destek vermişken o rüzgarı kaçırmamak gibi herhalde kaygılar güdüldü. Bu toplantılarda Sayın Başbakan’ın gelen itirazlara karşı –ki itiraz geldiğini anlıyoruz- diyor ki “Milliyetçi Hareket Partisi ile anlaşmamız elimizi kolumuzu bağladı. Onların oyuna ihtiyacımız var. Ancak onlara sorularak değişiklik yapılabilir.” Bu mealde sözler basına, değişik gazetelere yansıdı, biliyoruz. Buradan şunu şey yapıyoruz: AK Parti grubunda eleştiriler var anayasa taslağına. Ve bu eleştiriler 330 oyunu, yani referanduma gitmek için gerekli oy olan 330’u tehlikeye düşürebilecek bir ihtimal sergiliyor. Ve Başbakan da bunun yükünü MHP’ye yıkmak istiyor. Sanki kendisi MHP itiraz etmese bunalrı hemen yapmak istiyormuş gibi. Ama bakın geçtiğimiz hafta bir görüşme yapıldı Sayın Yıldırım ve Sayın Bahçeli arasında. Bu görüşme sonrasında kulislerde Ekmeleddin İhsanoğlu maddesi diye isim takılan, yurt içinde doğmuş olma şartının kaldırılacağı yolunda bir beyanda bulunuldu. Olup olmayacağını göreceğiz. Neden Ekmeleddin İhsanoğlu? Çünkü Kahire doğumlu. Çünkü son cumhurbaşkanlığı seçiminde Sayın Erdoğan’ın karşısına CHP’nin ve MHP’nin desteklediği ortak aday olarak çıkmıştı vs. Öyle diyorlar, yorum bu kulislerdeki. Ama demek ki bir sorun var. Demek ki o sorun devam ediyor ki dün akşam bir görüşme daha yaptılar Sayın Yıldırım ve Sayın Bahçeli. Herhangi bir açıklama da yapılmadı bunun arkasından. Acaba bazı maddelerin geri çekilmesi, bazı maddelerin iptal edilmesi söz konusu olacak mı? MHP bu durumda destek vermeye devam edecek mi, etmeyecek mi? Bu soruların tamamı bugün itibariyle cevapsız. Oysa her görüşmeden sonra bir açıklama yapıyordu bu iki lider de.

Peki bir soru sorayım Murat izninle. Şu anda bir tasarı var ve bu tasarı komisyonda görüşülmeye başlandı. Hatta dün gece de ilk iki maddesi geçti. Bu tasarı her an bunu verenler tarafından istedikleri gibi değiştirilebilir mi teknik olarak? Yoksa bunun bir sınırı var mı?
Şimdi birkaç tane yöntem var Meclis açısından. Birincisi, Genel Kurul’da verilecek önergeler ve onların oylanması yönünde değişikliğe her zaman gidilebilir. İki, bazı maddeler Genel Kurul aşamasında çekilebilir yeniden görüşülmesi amacıyla. Bütün bunlar anayasal zeminde, Meclis İç Tüzüğü tarafından geçerli olan yöntemlerdir. Yani mümkün özetle.

Peki burada şöyle şeyler, sen de yazında söylemişsin. Milletvekili sayısı, yedek milletvekilliği, milletvekili seçilme yaşı gibi konular, bunlar kendi başlarına önemli olabilir ama esas bu anayasa değişikliğinin özü olan cumhurbaşkanlığı sistemi –ama aslında biliyoruz ki Türk tipi başkanlık diyelim- onunla doğrudan ilgili hususlar değil. Şimdi buradaki sıkıntı yaratan meseleler bu tür teferruatlar mı? Yoksa AKP’nin içerisinde gerçekten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın getirmek istediği yeni sisteme yönelik olarak da ciddi itirazlar var mı?
Şimdi olduğu anlaşılıyor. Dediğin gibi bu saydığın konular: Yedek milletvekilliği, milletvekili sayısının arttırılması, 18’e düşürülmesi, bunlar evet şu anda basına sızan ve yazılması istenen bu konular. Çünkü bunlar çok can alıcı konular değil. Esas can alıcı konular bu “güçlü başkanlık sistemi” denilen, MHP’yi mutlu etmek için “cumhurbaşkanlığı sistemi” diye isim konulan, sistemin özüne yönelik yani yargı-yasama-yürütme erklerinin, kuvvetlerinin ayrılığına yönelik konular. Malum Sayın Cumhurbaşkanı daha önce de ifade etti, yargı-yasama-yürütme erkinin ayrı olmasının çok katı çizgilere bağlanmasından yana değil. Yürütme, yani oyla iktidara gelmiş yürütme organı hükümet üzerinde yasama ve yargının –ki yasama da seçilmiş milletvekilleri ama-’inde yargının, yürütmenin tasarruflarının üzerinde çok etkili olmasını Sayın Cumhurbaşkanı istemiyor. Bunu ayak bağı olarak -kendi ifadesidir- söylüyor. Ama itirazlara bakıyoruz şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi içinden gelen, buralara vurgu var. Çok yüksek sesle telaffuz edilmiyor çünkü hiç kimse bunu kamuoyu önünde dile getirip
Sayın Erdoğan’ın tepkisini çekmek istemiyor açıkçası. Türkiye burası. Ama dün bir istisna ortaya çıktı. Dün Habertürk’te köşe yazarlığı yapan Ömer Dinçer –ki Ömer Dinçer yıllarca müsteşarlığını yaptı Sayın Erdoğan’ın, sonra Milli Eğitim Bakanlığı da yaptı- enteresan şeyler söyledi. Diyor ki: “Bu başkan yardımcılığı, cumhurbaşkanı yardımcılığı, herkes seçimle iş başına geliyorsa herhangi birisi olabilir bu. Meclis onayı da almamış olacak, seçimle de iş başına gelmemiş olacak. Sayın Cumhurbaşkanı’nın uygun gördüğü kişiler olacak. Diyelim ki Sayın Cumhurbaşkanı yurt dışında. Ona vekalet edecek kişiler ne Meclis onayından geçmiş, ne millet onayından geçmiş kişi olacak. Bu ciddi bir meşruiyet sorunu yaratabilir” diye sorguluyor. Kendi ifadesidir meşruiyet sorunu. Sonra aynı şekilde, aynı anda yapılması öngörülüyor anayasa taslağında milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin. “Bu da” diyor, “Kuvvetler ayrılığını zedeleyecektir. Çünkü başkana Meclis üzerinde bir üstünlük sağlamayı amaçlıyor” diye iddia ediyor. Ve bunun sonucunda da yazısını şey diye bağlamış: “Demokrasiyi korumak için denge ve denetim mekanizmasını güçlendirmek ve tek adama gidecek yolları kapamak gerekir.” Ömer Dinçer’in ifadesi “tek adam”.

Ömer Dinçer’in yazısı gerçekten çok önemli. Hatırlarsan ilk Başbakanlık Müsteşarı iken kamu reformu tasarısı hazırlamıştı değil mi? O dönem Türkiye’de hala güçlü olan askeri bürokrasinin vesairenin direnciyle bu rafa kaldırılmıştı. Çok ciddi bir tasarıydı. Bayağı bir ademi merkeziyetçiliği öngören bir tasarıydı. ama şöyle bir notu düşmek lazım: Ömer Dinçer’in bir süreden beri Cumhurbaşkanı Erdoğan’la –bir zamanlar yakınlardı, belediye başkanlığı zamanından beri yakınlıkları vardı- yolu ayrılmış durumda sanki. Öyle bir havası var.
Biraz uzaklaşmış görünüyor evet. Sayın Ahmet Davutoğlu’na çok yakın, hatta ev arkadaşlığı falan yapmışlar, o kadar yakın olduğu biliniyor. Ama şunun için ben bu vurguyu yapıyorum, şunun için önemsiyorum: Sayın Erdoğan’ı çok yakından tanımış, yakınında bulunmuş bir isim. Ama Dinçer’in de söylediği, diyor ki “Başka sorunlar da var.” Esas üç tane sorun var Ruşen. Onları söylememiz lazım. Bir tanesi: Adalet ve Kalkınma Partisi içinden bazı vekilleri diyor ki “Partili cumhurbaşkanına evet, olur, hiçbir sorun yok. Ama cumhurbaşkanının parti başkanı olmasına hayır.” Neden? “Çünkü” diyorlar, “Bu parti devleti.” Bu parti devleti de AK Partililerden duyduğumuz bir laf, şaka değil. Ondan sonra buraya yol açabilir. Bu da keza yürütme erkinin –o da cumhurbaşkanının elinde toplanıyor- yasama erkine, Meclise üstünlüğüne yol açabilir. Bir de şöyle bir senaryo var hep bu çerçevede, yani ilk madde çerçevesinde konuşulan: “Diyelim ki bir seçim oldu ve diyelim ki cumhurbaşkanının başkanı olduğu parti Mecliste çoğunluğu sağlayamadı, hükümet kuramadı. Cumhurbaşkanı bir anda muhalefet lideri konumuna düşecek. Hem hükümeti kurmakla da görevli yine o başbakan olmayacağına göre. Başbakan yok çünkü artık bu sistemde. Bu tabi inanılmaz bir kaosa, adeta gerçek üstü bir duruma yol açacak. Dünya tarihinde görülmemiş bir duruma yol açacak” diye konuşuluyor. Bir başkası da yine yasama ve yürütme arasındaki çelişki şeyinde… Yine bu çerçevede Cumhurbaşkanı’nın Meclisi fesih yetkisi tartışılan konulardan bir tanesi. Bu taslakta evet MHP oranlar üzerinde birtakım itirazlar yaptı. İşte üçte ikiye düşürtebildi, daha önce daha fazla istiyordu AK Partililer, iyice olamasın istiyorlardı. Ama son derece güç yine de. Mevcut halde de cumhurbaşkanının Meclis tarafından görevden alınması ya da yargıya taşınması durumu. Oysa taslağın ifadesinde cumhurbaşkanı canı ne zaman istiyorsa siyaseten ne zaman uygun görüyorsa Meclisi feshedip yeniden seçime götürebilir. Bu tabi son derece rahatsız ediyor, sadece muhalefet milletvekillerini değil, bazı Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerini de.

İçerik dışında, sonuna koymuşsun, çok ilginç bir şey: AK Parti’nin Kürt milletvekillerinin, MHP’yle bu kadar ittifak görüntüsünden rahatsız olduğu. Açıkça isimleri sen de tanıyorsun, biz de tanıyoruz geçmiş AK Partili Kürt milletvekillerini de, bugünküleri de. Bugün hala böyle bir irade beyan edebilecek –Kürt de olsalar- var mı hakikaten?
Kapalı kapılar ardında bunlar konuşuluyor. Çok doğru bir söz kullandın. Burada isim vermeyelim, çünkü isim vermek üzere almıyoruz bu bilgileri. Ama senin de benim de tanıdığım çok önemli Adalet ve Kalkınma Partisi isimleri burada var. Bir konu daha var ki bu gerçekten çok şey. Meclis’in fesih yetkisi, cumhurbaşkanın parti başkanı olması kadar önemli. Belki ondan daha sistemik bir önemde. O da bu taslakta cumhurbaşkanına –ki yürütme erki artık cumhurbaşkanının elinde toplanacak başbakan olmayacağına göre- HSYK’nın bütün üyelerine doğrudan ya da dolaylı olarak fiiliyatta atama şeyi vermesi. Bu tabi bütün hakim ve savcıların cumhurbaşkanı kontrolünde atanması şeyini getirecek. Ve yürütmenin yargı üzerindeki kontrolü diye yorumlanıyor çok önemli bazı AK Partili milletvekilleri tarafından. Bunlar bazı eski tüfek diye tarif edilen milletvekilleri, yani deneyimli siyasetçiler. Ne demek istiyorum? İzleyiciler arasında belki “Doğruyu mu söylüyorsun bak? Üç üye cumhurbaşkanı, üç üye Meclis tarafından atanacak” diyenler mutlaka vardır. Ama şöyle bir durum var: HSYK Başkanı, Adalet Bakanı. Arada başbakan yok. Adalet Bakanı doğrudan cumhurbaşkanına bağlı çalışacak. Cumhurbaşkanının atadığı, ve onunla çalışacak. Yardımcısı kim? Yardımcısı bürokrat, Adalet Bakanlığı müsteşarı. Sonra üç üyeyi zaten Cumhurbaşkanı kendisi atayacak mı? Atayacak. Diğer üç üyeyi Meclis mi seçecek? Meclis seçecek. Mecliste çoğunluğu olan partinin şu anda cumhurbaşkanı mı parti başkanı olacak? Evet. Dolayısıyla o Meclisin seçeceği üç üye de fiiliyatta, resmen değil, doğrudan değil ama dolaylı yoldan yine cumhurbaşkanı kim olacaksa –eğer o cumhurbaşkanı Mecliste çoğunluğu olan partinin de başkanı olacaksa- onun tarafından atanacak. Yani HSYK’nın çoğunluğu bizzat cumhurbaşkanı tarafından atanmış isimlerden oluşacak. Buna dediğim gibi sadece muhalefetten değil iktidar içinden de “Gün gelir bu silah bizi de vurur” şeklinde eleştiriler olduğu kulislere yansımış durumda.

Peki son olarak şunu da bir konuşalım: Anketler diyorsun çok çarpıcı, yüzde 45.5. Bu büyük bir fiyasko olur, hezimet olur.
Hayır, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin güvendiği anket şirketleri sonuçları resmen açıklamıyorlar. Sen de konuşuyorsundur muhtemelen doğrulayacaksındır benim bu söylemimi. Fakat yine Adalet ve Kalkınma Partisi kulislerine yansıyan şeyler her iki şirketin yaptığı anketin de 45 küsurları gösterdiği, virgül sonrası küsuratı değişik olmak üzere yolunda. Tabi bu yine Adalet ve Kalkınma Partisi açısından müthiş bir oy desteğidir. Yine tek başına iktidar olur. Hiçbir iktidar sorunu yaşamadan hükümeti kurar. Ama cumhurbaşkanı olmaya yetmiyor. Cumhurbaşkanı olmak için yüzde 50 oy artı 1 oy en az gerekiyor.

Anayasa değişikliğine de yetmiyor sonuçta.
Anayasa değişikliğine de yetmiyor. Dolayısıyla referanduma baktığımızda, herhangi bir referandum, gerek cumhurbaşkanlığı seçimleri olsun, gerek herhangi bir konudaki, anayasa konusundaki referandum olsun, yüzde 50 gerekiyor. 45 yetmiyor. Ama şu anda nasıl ikna ederiz şeyinde, ama esas ikna mercii MHP’den çok Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bünyesi içerisindeki birtakım sıkıntılar.

Evet Murat çok önemli söylediklerin. Bir şeyi sormak istiyorum. Bu hani referandum olmazsa seçime gideriz şeyi var, nasıl diyelim, şantaj mı diyelim? Hakikaten Türkiye’nin…
Ben bunu kullanmıyorum. Seçim seçimdir. Seçime gidilecekse de gidilir.

Hayır milletvekillerine yönelik, referandum için fire çıkarsa, anayasa referandumunda 330’u bulamama ihtimalinde Türkiye’nin seçime gitme şeyi. Görüyor musun sen böyle bir ihtimal?
Ben şu anda görmüyorum.

Yani 330’u bulurlar diye mi görmüyorsun? Yoksa bulmasalar bile seçim olmaz mı diyorsun?
Valla şimdi biliyorsun birkaç tur oylama yapılıyor anayasa değişikliği için. Dolayısıyla ilk turda çıkan sonuca göre bakarsın bazı maddeler komisyonda tekrar bakılsın denir. Değişik şeyler gündeme gelebilir. Çünkü oylanıp reddedilmesi durumunda 1 yıl –ister seçim olsun ister olmasın- tekrar Meclis gündemine getirilemez.

Evet. Murat en son olarak El Bab meselesini de bir konuşalım. Anayasadan oraya atlamak şey olacak ama önemli değil. Seninle dün bir sohbet ettik. Ve bu Amberin Zaman’ın El Bab’a uluslararası koalisyon, daha doğrusu ABD hava desteği verir yolunda bir değerlendirmesi olmuştu. Ama dün İbrahim Kalın çok net bir şekilde bunun verilmediğini ve bunun çok ciddi bir rahatsızlık konusu olduğunu söyledi. Sen ne görüyorsun? Uluslararası koalisyonun -daha doğrusu Washington’ın kabaca, öyle söyleyelim- IŞİD’e karşı TSK artı ÖSO’nun harekatına hava desteği verme ihtimali yüksek mi?
Bir lobi anlaşılan ABD yönetiminde Obama ve Trump arasında geçiş dönemi yaşanmasına rağmen hala ABD askerlerinin merkezi komutanlığı CENTCOM, planlarından vazgeçmemesi, yanlışta –bana göre yanlışta- ısrar etmesi, Türkiye’ye destek vermemesi, PKK’ya destek vermeye devam etmesi için bastırıyor. Görünen bu. Ama dün de İbrahim Kalın’ın açtığı kart, “arkadaş müttefikimsen çok meşru gerekçen yoksa –hava muhalefeti olur bilmem ne olur- benim istediğim desteği vermen gerekir- diyor. Yani bir tür empas var, karşılıklı olarak birbirini seçeneksiz bırakma şeyi var Amerika ile Türkiye arasında, iki NATO müttefiki arasında. Yani şeyin tabi, ne derler, destek verilmesi gereken yer Türkiye’nin İncirlik Üssü bir de. Destek istenen yer İncirlik Üssü. Deniyor ki “Sen burada üsleniyorsun IŞİD’e karşı, bu da IŞİD’e karşı, gel yap.” Ama biliniyor ki El Bab operasyonu sadece IŞİD’e karşı bir operasyon değildir. PYD’ye yani PKK’nın Suriye uzantısına da karşı bir operasyondur. Türkiye bence burada geçerli bir hamle yapıyor. Diyor ki “Arkadaş haydi bakalım safını belirle. Sen El Bab’da bana destek vereceksen IŞİD’e karşı veriyorsun.” Ama Amerika biliyor ki o destek aslında PYD’ye karşı da verilmiş oluyor. Bir yandan da Ruşen, Amberin’in mesajlarından okuyoruz ki birileri de hala “Hayır hayır kesinlikle PKK’nın arkasından çekilme” diye zorluyor. Ama tabi Trump yönetimi gelince ne olacak, nasıl bir tablo çıkacak bilemiyoruz.

Ama El Bab olayı çok acil bir durum. Ve Trump’ı bekleyene kadar orada çok…Sonuçta El Bab’ı herhalde TSK ve ÖSO alacaktır, öyle gözüküyor. Ama bayağı kayıplar, çatışmalar vs., hakikaten hava desteği semboliğin ötesine fonksiyonel bir destek talebi var anladığım kadarıyla.
Hava desteği Türkiye zaten kendisi veriyor. Rusya sayesinde veriyor, Rusya’nın kafasını öbür tarafa çevirmesi, görmezden gelmesi sayesinde veriyor. Ama burada Cumhurbaşkanı’nın hafta sonu söylediği “Bir sonraki hedef Menbiç olacak” sözü çok önemli. Onun üstüne İbrahim Kalın’ın “Hadi gel bize destek ol” şeyi var. Çünkü Menbiç IŞİD’in elinde değil. Menbiç IŞİD’in elinden alındı. Nasıl alındı? Amerika’nın desteğiyle, oradaki ağırlığını PYD’nin, PKK’nın oluşturduğu bir grup tarafından alındı. Dolayısıyla bir tür zorlama var. Ve bu zorlama Amerika’da da siyasi iradenin çok zayıf olduğu bir geçiş dönemi sırasında var. Evet CENTCOM komutanı hala başkan olarak Barack Obama’yı tanır, onun dediğini yapar. Ama bir yandan da sonuçta bürokratlardan söz ediyoruz. Anlatabiliyor muyum? Silahlı bürokrasi de olsa bürokrasiden söz ediyoruz. Bir yandan da “Trump gelince benim koltuğum ne olur, benim bu yetkilerimi nasıl kullandığım Senato tarafından sorgulanır mı…” Sen Amerika’da uzun yıllar görev yaptın. Ondan sonra bu soruları da eminim her general kendisine soruyordur.

İstersen burada noktalayalım Murat. Çok sağ ol, çok güzel bir yayın oldu. Artık sana Skype öğretelim, seni canlı görsün izleyicilerimiz.
Biraz gizemli hal devam etsin.

İyi hadi bakalım. Hürriyet Gazetesi yazarı ve Hürriyet Daily News Genel Yayın Yönetmeni Murat Yetkin’le AK Parti’deki anayasa sıkıntısını ve biraz da Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında El Bab konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizleri izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus