Yeniden Pelikan Dosyası üzerine: İktidar savaşları ve Türkiye İslamcılığının büyük iflası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/303366382″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

 

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

 

Merhaba iyi günler. Geçen sene tam 1 Mayıs günü, “Pelikan Dosyası” adıyla internette uzun bir metin yayınlanmıştı ve bu metin, Adalet ve Kalkınma Partisi içerisindeki iktidar savaşlarının işaretçisiydi, habercisiydi. Kimileri bu metni ciddiye almadı, abuk sabuk buldu –ki abuk sabuk olduğu doğruydu– ama çok açık ve net bir metindi ve bir savaş ilanıydı. Savaş ilan edilen kimdi? Dönemin Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu ve onun etrafında hareket eden, onunla beraber hareket ediyor gözüken birtakım isimler — ki bunların bir kısmı doğrudan siyasetçi, bazıları da köşe yazarı, danışman gibi isimlerdi.

Kısa süre içerisinde Pelikan dosyasının hiç de öyle boşuna yazılmış, birilerinin kafadan uydurduğu bir metin olmadığı ortaya çıktı; çünkü Ahmet Davutoğlu hem genel başkanlığı hem başbakanlığı terk etmek zorunda kaldı, tasfiye edildi. Kim tarafından tasfiye edildi? Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından. O günden bugüne de Ahmet Davutoğlu ve çevresinde beraber hareket eder görünen isimlerin elimine edildiklerini görüyoruz.

Şimdi bugün niye böyle bir yayını tekrar yapıyorum? Çünkü yeni bir dalga geliyor ve bu dalga da tekrar o Pelikan Dosyası döneminde adları geçen ve zaman içerisinde etkileri azalmış ya da kenara doğru atılmış olan kişilere, dışlanmış kişilere karşı çok daha sert bir manevra geliyor diyelim. Dün, Etyen Mahçupyan’ın –o tarihte Ahmet Davutoğlu’nun danışmanıydı–, ki Pelikan Dosyası’nda en fazla dikkat çekilen ismin, hayattaki en yakın arkadaşlarından Hrant Dink’in ölümüne dahil olmakla suçlandığı abes bir Güneş gazetesi birinci sayfası gördük. Güneş gazetesi, Akşam gazetesiyle beraber çıkarılan bir gazete; yakın bir zamana kadar da Etyen Mahçupyan orada yazıyordu ve açıkçası Etyen Mahçupyan hedef gösterildi. Bu, çok ciddi bir yeni dönemin başladığını bize gösteriyor; zaten etkisizleşmiş olan, güçleri kırılmış olan bazı isimlerin iyice dışlanacağı bir süreç başlıyor. Ne olur, ne biter? Daha fazla başlarına ne gelebilir bu kişilerin? Ki Etyen Mahçupyan dışındakilerin isimlerini anmak istemiyorum, çünkü isim üzerinden polemik yapmaya yönelik bir değerlendirme arayışında değilim.

“Türkiye’de İslami hareketin serencamına baktığımız zaman, ilk bakmamız gereken yerlerden birisi kaçınılmaz olarak AK Parti’nin kendisi, Tayyip Erdoğan’ın kendisi”

Anlatmak istediğim esas mesele şu: Geçen hafta burada yaptığım “Türkiye’de İslamcılığın Büyük İflası, Bir Büyük İflas Olarak Türkiye İslamcılığı” yayınına çok tepki geldi> olumlu-olumsuz tepki geldi ve ben de o yayını devam ettireceğimi söyledim; çünkü çok karmaşık ve çok kapsamlı bir konu olduğunu söyledim. Bugün de bu son Pelikan Dosyası ile bunun tekrar bir nevi tazelenmesi üzerinden yaşadıklarımız ve yaşayabileceklerimizi, yine bu büyük iflasın bir göstergesi olarak görüyorum. O da nedir? Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi, Millî Görüş Hareketi’nin bir uzantısı olarak –devamı ya da değil, ama uzantısı olduğu kesin– ve esas olarak dindar muhafazakâr kadroların taşıdığı bir hareket olarak Türkiye’de iktidara geldi ve 2002 sonundan beri Türkiye’yi tek başına yönetiyor. Ve Recep Tayyip Erdoğan da bir süredir Ak Parti iktidarını tek başına büyük ölçüde kontrol ediyor, eskiden daha kolektif bir iktidar varken, şimdi daha ziyade tek bir kişinin iktidarına doğru evriliyoruz. Bu serüven, aynı zamanda Türkiye’de İslamcılığın da serüveni. Ak Parti tek başına İslamcı hareketin tamamını kuşatan bir hareket değil; Ak Parti’nin İslamcılıkla ilişkisi çok tartışmalı olabilir, ama Türkiye’de İslamî hareketin serencamına baktığımız zaman, ilk bakmamız gereken yerlerden birisi kaçınılmaz olarak Ak Parti’nin kendisi, Tayyip Erdoğan’ın kendisi ve bunun son yıllarda yaptıkları ettikleri.

Şimdi, Pelikan Dosyası’nda yazılan metinle –ki kimileri uyduruk demişti, ama bunun çok fonksiyonel bir metin olduğu ortaya çıktı–, Ahmet Davutoğlu gibi, sadece Ak Parti’de değil, Türkiye’de genel olarak İslami çevrelerde bir tür efsane olan bir ismin –daha bakan olmadan önce Stratejik Derinlik kitabıyla da günyüzüne çıkmıştı– siyasî kariyerinin böyle bir metinle neredeyse sonlandırıldığını gördük. Bu metnin kendisinin hiçbir İslamcı yönü yok; bu metni kaleme alan kimlerdir? Birtakım spekülasyonlar var, önemli değil; ama bu metnin taşıyıcılığını yapan insanların büyük bir kısmının da zaten İslamcılıkla, dindarlıkla hatta, bir alâkaları olmadığını biliyoruz. Üslûbu da böyle bir üslûp değil; üslûbu da daha gayri muhafazakâr çevrelerden bildiğimiz, daha seküler –aslında kabaca öyle söyleyebiliriz– öyle bir üslûbu var ve işin acayip tarafı da şu: Orada hedef alınan kişiler de –Davutoğlu’nu ve Davutoğlu’nun yanında olan isimlerden birkaçını saymazsak–, bunların çoğu da İslamcı değil; böyle bir garip bir durumla karşı karşıyayız. Yani Adalet ve Kalkınma Partisi etrafında bir iktidar savaşı, sert bir iktidar savaşı yaşanıyor; birileri birilerine çelme takıyor, birileri birilerini tasfiye etmeye çalışıyor, diğerleri de direnmeye çalışıyor, ama bir bakıyorsunuz bunların neredeyse %90-95’i İslamcılıkla hiçbir alakası olmayan, Millî Görüş’te ya da başka bir cemaatlerle, şunlarla bunlarla, dindarlıkla pek bir alâkası olmayan çoğu devşirme isimler.

Net bir iflasla karşı karşıyayız

Burada durup bakmak lazım; tabii ki yükselişte olan bir toplumsal harekete –İslamcılık gibi, milliyetçilik gibi, solculuk gibi–, bu iktidara giden harekete başka yerlerden katılımlar olur; ama bu katılan insanlar hem kendi geçmişlerinden bir şeyler taşırlar hem de geldikleri yerden bir şeyler alırlar; yani bir dönüşüm yaşarlar, kendileri bir dönüşüm yaşar ve aynı zamanda girdikleri yerde de birtakım birtakım dönüşümlere katkıda bulunurlar; ama her zaman için o hareketlerin ana gövdesi, o hareketlerin esas taşıyıcıları öteden beri o hareketin içerisinde olanlardır; sonradan gelenlere belli bir yer açılır, ama onlar hep böyle bir aslında kontrollü bir şekilde tutulur, çünkü tam bir güven inşa olmaz.

Özellikle İslami hareket içerisinde dışarıdan gelenlere karşı birtakım komplocu yaklaşımlar, komplo endişeleri hep vardır vs. Şimdi burada bir bakıyoruz: Bir süredir Türkiye’de İslamcı olduğu varsayılan bir hareketin iktidarının çekirdeğinde yer alanların büyük bir kısmının İslamcılıkla pek bir alâkası yok ve bu kesimler bir süre sonra birbirlerine düşüyorlar, tamam, ve birbirlerine düşerken kullandıkları argümanlar, metotların vs. hiçbirisinin de doğrudan — hani baktığınız zaman “evet İslamcılar zaten şu ülkede de böyle yapardı, bu ülkede de böyle yapardı, burada böyle yapardı, İslam hareketleri tarihinde çok sık karşılaştığımız bir durumdur” diyebileceğimiz pek bir şey yok.

Bu, tipik, dünyanın dört bir tarafında, tarihin dört bir yanında yaşanan, düz iktidar kavgaları ve büyük ölçüde de son derece düşük düzeyli iktidar kavgaları. Şimdi bu gelinen noktada, Pelikan Dosyası metninin kendisi, bunu kaleme alan insanların saikleri; bunun muhatabı olan insanların tepkileri, duruşları ve kavganın değişik aşamalarda geldiği noktalar ve bugün baktığımız noktaya, bugün gelinen noktaya ve bundan sonra yaşanabileceklere baktığımız zaman, net bir iflasla karşı karşıyayız. Tamam, ortada güçlü bir iktidar var, güçlü bir Recep Tayyip Erdoğan yönetimi var, bu giderek daha güçleniyor ve bu kavgaların ekseninde de tamamen “Reis” diye tabir edilen Erdoğan var. Bir Reis yanlıları var, bir de Reis’e karşı oldukları varsayılanlar var ve bunların arasında kavga var ama bu kavganın “Reis” olarak tanımlanan Erdoğan’ı savunma ya da eleştirme argümanlarına baktığınız zaman, tezlerine baktığınız zaman İslamcı tezler falan değil; genellikle baştansavma, komplocu vs. tezler, tamamen tek kişinin yönetimine hangi ölçülerde ve nasıl destek verildiğiyle ilgili bir tartışma var ve bu tartışma giderek artıyor.

Sürekli tasfiye

Yakın bir zamana kadar Erdoğan’ın alabildiğine güçlenmesine cansiperane şekilde katkıda bulunmuş olan bazı isimlerin sert bir şekilde tasfiye olduklarını ve daha da olacaklarını, başlarına belki de bir şeyler geleceğine tanık olacağız; ama şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz: Bugün onları tasfiye edenlerin de yarınları emniyette değil. Çünkü öyle bir sisteme dönüştü ki Türkiye’de siyasi iktidarın kendini yeniden üretmesi, kendini yeniden üretirken hem dışarısında hem de içerisinde yeni düşmanlar yaratıyor, yeni muarızlar yaratıyor ve onları tasfiye ede ede gidiyor. Şimdi bakıyorsunuz: Düne kadar birlikte hareket eden, hep birlikte başkalarına karşı mücadele eden insanlar birbirlerine karşı çok sert çıkışlar yapıyorlar ve tabii ki kullanışlı birtakım şeyler var, onların başında da “FETÖ’cü” geliyor; bu arada herkes birbirine FETÖ’cü vs. gibi şeylerle suçlayabiliyorlar.

Çok uzatmanın gereği yok, çünkü ortada yaşanan, ilkeler üzerinden yürüyen, ahlâki referansları olan bir mücadele değil; tamamen ilkelerden uzak, tek şeyi iktidar, daha fazla iktidar, ya da daha fazla iktidar kazanmak ya da var olan iktidarı muhafaza etmek. Burada iktidardan kastım sadece siyasi iktidar değil; ekonomik iktidar, birtakım itibarlar vs., ismini yürütmek, ismini muhafaza etmek gibi irili ufaklı iktidarlar var. Bu iktidarları korumak ve daha da geliştirmekten ibaret olan, çok bildiğimiz, yeryüzünün tarihi boyunca yaşanagelen ve genellikle alt düzeylerde sakil şekilde seyreden bir iktidar mücadelesine Türkiye’de tanık oluyoruz.

“İslam’ın, Türkiye’deki İslamcılığın iflas etmiş olması, onun iktidardan düşmüş olduğu anlamına gelmiyor ama iktidarını daha fazla sürdürebilmesinin zeminini kendi kendine yok ettiği anlamına geliyor”

Türkiye’deki İslami hareketin özellikle son 20-25 yılını, 30 yılını, –biraz daha geriye gidelim haydi– 50 yılını takip eden insanların İslami hareketin kendince yürüttüğü mücadelelerdeki seviyeyi, oradaki argümanların üslubu bilen insanlar için şu anda yaşadığımız şeylerin –ki ben en azından 30 yıllık bir dışarıdan gözlemci olarak az buçuk bildiğimi düşünüyorum– şu anda yaşananın İslamcılıkla ya da İslam’la bir ilgisi yok; ama hala bu siyasi iktidarın kabuğu İslam üzerinden tarif ediliyor hem kendileri hem dışarıdaki rakipleri tarafından; bu da çok ciddi bir kriz meselesi.

Sonuçta iflas çok açık ve net, ama siyasi İslamcılığın iflas etmiş olması, Türkiye’de çok bariz bir iflas yaşıyor olması, varolan siyasi iktidarın iflas ettiği ya da Tayyip Erdoğan’ın gücünü kaybettiği anlamına gelmiyor; bunları birbirinden ayırmak lazım. Geçen yayında iflastan bahsettim diye birtakım insanlar, AK Partili ya da AK Parti karşıtları, birtakım insanlar “14-15 yıldır ülkeyi yönetiyorlar, neyin iflasından bahsediyorsun?” diye bana itiraz edenler oldu. Bu, siyasal İslam’ın, Türkiye’deki İslamcılığın iflas etmiş olması, onun iktidardan düştüğü anlamına gelmiyor; ama iktidarını daha fazla sürdürebilmesinin zeminini kendi kendine yok ettiği anlamına geliyor, onu özellikle vurgulamak lazım. AK Parti’nin ve Tayyip Erdoğan’ın bu İslamcılığın kendisine sağladığı İslami argümanların, tezlerin kendisine sağladığı imkânlardan mahrum kalması durumunda iktidarını muhafaza edebilmesi de epey güç olacaktır. Evet söyleyeceklerim bu kadar. Bu iflas meselesini değişik meselelerle, başka yayınlarda sürdürmeyi şimdiden vaat edeyim ve burada noktayı koyayım. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus