Enzo Traverso: “Ama bir yenilgiler tarihidir sol!”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sonya Faure’un 27 Ocak 2017’de Libération’da çıkan söyleşisini Haldun Bayrı Türkçe’ye çevirdi.

Düşünce tarihçisi Enzo Traverso’ya göre Fransız solunun yenilenmesi Sosyalist Parti’den gelmeyecek. Sol, kendini tekrar icat etmek için temel boyutlarının birinden beslenmeli: Melankoli enerjisinden. Kazanmayı bilen yeni sağ hareketler ise “post-faşist” hareketlere doğru evriliyorlar. Trump bunlardan biri mi?

Enzo Traverso, iki kanatlı bir tablonun birbirine bakan ve birbirini tamamlayan unsurları gibi gördüğü iki kitap yayımlıyor art arda. “Faşizmin Yeni Çehreleri”nde (Les Nouveaux visages du fascisme, Textuel, Şubat 2017), düşünce tarihçisi, Trump’tan Le Pen’e, yabancı korkusu yayan yeni popülist akımların oynak tabiatını açığa vurmak için “post-faşizm” kavramını tanımlıyor. “Sol Melankoli, Saklı Bir Geleneğin Kuvveti”nde ise (Mélancolie de gauche, la force d’une tradition cachée, La Découverte, Kasım 2016), solun kendini yeniden icat etmek için neden özündeki melankoliden beslenmesi gerektiğini açıklıyor. İtalya doğumlu, eski Fransız akademisyen, eski aşırı sol militanı, bugün ABD’de Cornell Üniversitesi’nde profesör olan Enzo Traverso, solun yeniden inşasından popülizme meyledişe, Fransa’daki siyasal hırsları küresel tartışmaların ortasına tekrar oturtuyor.

Enzo Traverso
Enzo Traverso

Soldaki önseçimleri nasıl tahlil ediyorsunuz?
Fransız solunun yenilenmesinin Sosyalist Parti’den geleceğini düşünmüyorum. Jeremy Corbyn’in ya da Bernie Sanders’ın su yüzüne çıkışlarında net bir şekilde gördük bunu: Geleneksel siyasî organların dışından gelen hareketler partileri sadece kullandılar. ABD’de, özellikle Occupy Wall Street’le cisimleşen bir hareketlilik, siyaset sahnesine ağırlığını koymak için Demokratlar’ın önseçimlerini fırsat bilerek Sanders’a oy verdi… ama birkaç ay sonra, Donald Trump karşısında Hillary Clinton’a oy vermedi hepsi. Büyük Britanya’da Corbyn, partisi hakkında hiçbir yanılsama beslememelerine rağmen onu başa geçirmek için İşçi Partisi’ne üye olan bir gençlik kitlesini bir araya getirmeyi becerdi. Yeni sol hareketlerin bir özelliği bu: Partilere artık inanmıyorlar, ama onları “kullanıyorlar.”
Sanders ve Corbyn bu partilerin dışında doğan bir dinamizme vücut verdiler. Sosyalist Parti’de bununla karşılaştırılabilir hiçbir şey görmüyorum.
Önseçimde Benoît Hamon’un muhtemel zaferi, bu partiden ne kaldıysa onun rahatsızlığını dışa vuruyor; iç dengelerdeki bir dönüşümün aynası, bir yenilenme işareti değil. Hamon aday olursa, Macron’un üstlenilmiş neo-liberalizmi ve Hollande’a soldan muhalefetiyle illâki daha güvenilir olan Mélenchon’un anti-liberalizmi arasında kalacaktır.

Bir alternatif yaratmaya yetecek mi bu? Soldan hâlâ beklenebilecek bir şey var mı?
Avrupa’da, ABD’de de olduğu gibi, tarihsel bir dönüşümle yüz yüze sol. Rus Devrimi’yle bir evre başladı ve 1989’da son buldu; bu tükenişin sonuçları da bugün beliriyor. Sol, 20. yüzyıldan devralmış olduğu araçlarla, tamamen yeni bir dünyanın karşısına çıkıyor. Bir asır boyunca hâkim model olan Rus Devrimi modeli artık işlemiyor. Sosyal-demokrasiye gelince; toplumsal gerilemeyi idare etmekten başka şey yapmıyor. Komünizmin çöküşünün sol hafıza aktarımını felç etmesiyle, sol kültür bunalıma girdi. Tarihçi Reinhart Koselleck’in deyişini kullanırsam, “beklenti ufku” kalmamış bir dünyada, Podemos, Syriza, Los Indignados, Occupy Wall Street ya da Nuit Debout gibi yeni hareketler belirmekle beraber, bunlar gelecek tasarımı yapmaktan âcizler, üstelik yetimler de: Tarihsel bir devamlılık içinde yer alamıyorlar.

Rus Devrimi’nin hafızasıyla beraber, Paris Komünü gibi, İspanyol İç Savaşı gibi başka modelleri de silmiş oldu 1989.
Kısa bir süreliğine, reel sosyalizmin sonu bir özgürlük yanılsaması verdi sola. Bir ipotekten kurtulunduğu ve farklı bir sosyalizmin mümkün olacağı zannedildi. Gerçekte, Sovyet komünizminin batan gemisiyle beraber bir dizi başka sapmacı akım da sulara gömüldü: Stalin karşıtları, liberterler/anarşistler… Komünizm tarihi, totaliter boyutuna indirgenir oldu.

“Sol kültür düpedüz defedildi” diye yazıyorsunuz…
Sol o sırada kendini tekrar icat etmeyi beceremedi. Maamafih, geçmişin bazı unsurlarına yeni bir gözle bakmaya başlanıyor. Demin Paris Komünü’nü zikrediyordunuz. Bir asır boyunca, önce Rus, sonra Çin, sonra da Küba devrimlerinin birinci aşaması olarak ikonalaştırılmıştı. Bugün yeni bir ışık altında tekrar keşfediliyor: Paris Komünü, bugünkü sol hareketlere yakın olan bir kendi-kendini-yönetme hikâyesidir eninde sonunda. Komüncüler Renault işçileri değildi, güvencesiz işlerde çalışan emekçilerdi, zanaatkârlardı, madunlardı; içlerinde çok sayıda bohem sanatçı ve entelektüel de vardı. Günümüzde seferber olan gençlerin toplumsal bakımdan tozlaşmışlığına yakın olan heterojen bir sosyolojik profildi bu.

Ama Komün de bir yenilgiydi. Başarısızlıklar dışında bir şeyden hiç esinlenebilecek mi sol?
Ama bir yenilgiler tarihidir sol! Devrimciler iktidarı devirmeyi becerdiklerinde bile, neredeyse her zaman işler kötü gitmiştir… Bu sebeple melankoli sol kültürün temel bir boyutudur. Uzun süre boyunca tarihe diyalektik bir yaklaşımla bastırılmıştır: Yenilgiler, en acısından da olsa, sosyalizmin kaçınılmaz ufuk olduğu fikrini asla sorgulatmıyordu. Tarih bize aitti. Yenilgilerin altından kalkmamıza olanak tanıyordu bu. Bugün bu kaynaklar tükendi ve sol melankolisi gün yüzüne fışkırıyor tekrar; Louise Michel’in anılarında, katledilmesinin arifesinde Rosa Lüksemburg’un metinlerinde o zamandan bulunan o saklı gelenek, ya da 1848 Devrimi’nin defin töreninin olağanüstü bir alegorisi olan, Gustave Courbet’nin “Ornans’ta Bir Cenaze”sinde (un Enterrement à Ornans). Umuttan ayrılmaz olan, hatta kanaatlerine kuvvet katabilen teselli edici bir melankoli.

Bu melankoli ne bakımdan sadece bir tevekkül kaynağı teşkil etmeyip esinleyici de olabilir?
Basitleştirme eğiliminde olunan Freudcu bir melankoli yaklaşımı var. Melankoli patolojik/marazî bir matemmiş, sevilen ve yitirilmiş nesneden ayrılamamakmış, ilerleyememekmiş. Bense aksine melankolinin, kendi üzerine düşünen bir hassasiyetin beslediği bir direniş biçimi olabildiğini düşünüyorum. Koselleck’e göre, mağlupların yazdığı tarih eleştirel bir tarihtir; galiplerin övgülerle dolu tarihinin aksine. Bilmek, tanımak ve şimdiki zamana müdahale etmek için bir kaynaktır melankoli. Solda, “Her şeye yeniden başlamak gerek” deme eğilimi olur bazen. Bu hafıza yokluğu kırılganlaştırır. 19. yüzyılda sosyalizmi icat etmek bir şeydir; onu 21. yüzyılın başında hiçbir şey olup bitmemiş gibi tekrar icat etmek ise bambaşka bir şey.

Yeni sol hareketler yollarını kavuşturmayı da beceremiyorlar.
Eskiden, temas siyasal aygıtlarla kuruluyordu. 1968’de, Paris barikatlarıyla Prag Baharı ve Vietnam’da Têt taarruzu arasındaki kavuşma noktası, bu hareketlerdeki aktörler arasında hiçbir diyalog deneyimi yaşanmasa bile nesneldi. Bugün, Kahire’nin, İstanbul’un ve New York’un eylemcileri iletişime geçebilirler ve zaten bunu kendiliğinden yapıyorlar. Ama öyle bir kültür farklılığı var ki… 60’lı yıllarda, toplumsal kavgaları besleyen ortak bir eleştirel düşünce vardı. Sartre’ın yazdıkları Asya’da veya Afrika’da okunuyordu. Bugün, mesela sömürgecilik-sonrasının büyük eleştirel çehreleri, Arap baharlarının aktörleri için hiçbir şey ifade etmiyor. Altenatif bir kültürün toplu dokusunu tekrar icat etmek basit bir iş değil.

Aşırı sağ partiler ise kazanmayı biliyorlar. Onları “post-faşizm” başlığı altında topluyorsunuz. Niçin?
“Post-faşizm” kavramı bir geçiş sürecini kavramayı hedefliyor. Oynak ve heterojen olup tam bir dönüşüm yaşayan şu yeni çağdaş sağ hareketleri tahlil etmemize yardımcı oluyor. Macaristan’daki Jobbik, ya da Yunanistan’daki Altın Şafak gibi bazıları neo-faşizmin alanındalar; Fransa’daki Ulusal Cephe (FN) gibi başkaları ise bir başkalaşım başlatmış durumdalar. Bu partilerin çoğunda tarihsel bir faşist ana kalıp var. İlk başlardaki FN bu vakalardandır bence. Oysa bugünkü FN faşist diye damgalanamaz artık: Liderinin belâgati/retoriği cumhuriyetçileşti. Trump’a gelince, faşizmsiz bir post-faşist lider o. Adorno’nun 1950’de tanımladığı otoriter kişiliğin tipik ideal portresi. Verdiği beyanların çoğu faşist anti-semitizmi bile hatırlatıyor: Kentsel, köksüzleşmiş, entelektüel, kozmopolit ve Yahudi seçkinler (New York’taki Wall Street finans dünyası ve medya kuruluşları ile Washington’daki çürümüş politikacılar) karşısında, toprağa kök salmış bir halkın meziyetlerini öne çıkarıyor. Ama programı 30’lu yıllardaki aşırı sağ partilerin devletçiliğinden ve yayılmacılığından uzak. Özellikle de, arkasında, faşist hareket yok.

Popülist hareketlerden bahsetmemek niye?
Bir anti-politika biçimi olduğu söylenen “popülizm” mefhumundan çok sakınıyorum kendimi; zira, kullanıldığı şekliyle, birbirlerine taban tabana zıt siyasal idelojileri bir araya getiriyor. Yorumcuların çoğuna göre popülizm, Bepe Grillo’nun Beş Yıldız Hareketi ile Kuzey Birliği’dir (Lega Nord); Marine Le Pen ile Jean-Luc Mélenchon’dur; Trump ile Sanders’tır.

Podemos hareketi “popülizm” sözcüğünü sahipleniyor…
Latin Amerika solundan etkilenmiş İspanyolca konuşan ülkelerde “popülizm” farklı bir anlama bürünür: Halk sınıflarını, onları dışlayan bir siyasal sistemle tekrar bütünleştirmektir bu. Podemos için popülizm, miadını doldurmuş bir sağ-sol bölünmesini aşma olanağı veriyor. Avrupa’nın artakalan kısmında, bu sözcük aynı şekilde kullanılamaz. Post-faşist hareketlerin popülizmi de halkı seçkinlere karşı kaynaştırmayı hedefliyor, fakat bir dışlama dolambacıyla yapıyor bunu: Yabancı işçi göçüyle gelmiş azınlıkların dışlanmasıyla. Halkı, onun bizzat bir parçasını dışlayarak bir araya getirmek istiyor.

“Popülizm” sözcüğü, işaret ettiğinden fazla, onu telaffuz eden kişi hakkında mı daha çok şey anlatıyor?
“Popülizm”in sebepleri üzerine her tür sorgulamayı defetmeyi hedefleyen bir kurnazlık bu. Neden demagojiye ve yalana başvuran hareketler atılım yapıyorlar? İktidardakilerin yarattıkları boşluğu işgal ediyorlar. Siyasetin reddedilmesi 20. yüzyıl sonunda ortaya çıktı; düpedüz iktidarın idaresi haline gelerek ideolojik özü boşalınca. Politika “politikasızlığa” indirgenince. Şu son yıllarda, bütün Batı Avrupa ülkelerinde iktidar değişiklikleri yaşandı, ama mesela ekonomi politikaları bakımından farklılıkları ayırt etmek mümkün değil. Bu politika kavrayışı, ancak redde yol açabilir; “beklenti ufukları”nın ve sol ütopyaların yokluğunda, meydanı post-faşist partiler işgal ediyorlar : Kurumların reddedilmesi bahsinde uzun bir tecrübeleri var!

Post-faşist söylemlerde “ulus”un yerini “ulusal kimlik”in aldığını yazıyorsunuz.
Ulus tarihsel olarak eskimiş bir biçimdir: Bugün herkes küresel dünyayı tecrübe edebiliyor. Faşizm döneminde, milliyetçilik saldırgandı; askerî yayılmacılıktan ve toprak ve sömürge fetihlerinden geçiyordu. Günümüzdeki radikal sağ hareketler bu söylemlerin arkaikliğini zımnen kabul ediyorlar. Onlardaki yabancı korkusu, sömürgecilik-sonrası azınlıkları hedef alıyor, diğer ulusları değil. Vaktiyle varolduğu şekliyle ulus-devlete dönülmeyeceğini hepsi kabul ediyor. Belâgat/retorik düzleminde ulus artık “ulusal kimlik” diye tekrar formülleştiriliyor.

Size göre post-faşizmin özelliklerinden biri, nereye çıkacağının bilinmemesi…
Post-faşizmin oynak, tutarsız, bazen çelişik bir ideolojik içeriği vardır… henüz billurlaşmamıştır bu içerik. Bugün Ulusal Cephe (FN) yıkıcı bir güçten ziyade “normal” bir siyasal alternatif gibi takdim ediyor kendini. Ama şayet yarın Avrupa Birliği çökerse, bunun akabinde kıta ölçeğinde ekonomik bir kriz yaşanırsa, derin bir siyasal istikrarsızlık ikliminde, FN gibi post-faşist partiler radikalleşebilir, hatta neo-faşizmin hatlarına bürünebilirler…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus