Ankara Batı’ya 15 Temmuz’u nasıl anlatıyor? Ziya Meral ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/315221397″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler. Burada Fethullah Gülen Cemaati’nin Batı’daki durumu üzerine ve Ankara’nın FETÖ iddialarını Batı’ya tam olarak anlatamaması, Batı’yı tam olarak ikna edememesi üzerine peş peşe yayınlar yaptım. Bunun dayanakları da büyük ölçüde Batı’dan, Avrupa’dan ve ABD’den peş peşe yapılan yapılan açıklamalar ve yayınlanan raporlar. Bu raporlardan birisi de İngiltere Parlamentosu’nun Dışişleri Komitesi’nin hazırladığı rapordu. Şu anda bu konuyu benim görüşlerimin dışında bu konularda çok uzman bir isim, siyasetbilimci Ziya Meral’le konuşacağız. Londra’da kendisi; 15 yılı aşkın süredir İngiltere’de. Bir ayağı Türkiye’de, ama dünyanın dört bir tarafında da ve bildiğim kadarıyla –Ziya, yanlışım varsa düzelt- Dışişleri Komitesi raporunu hazırlamadan önce İngiltere’de, seninle de görüşmüştü. Yanılıyor muyum?
Evet, doğru. Tanıklık verenlerden bir tanesiydim Parlamento’da.

Nasıl buldun o raporu? İngiltere Parlamento Dışişleri Komitesi’nin raporunu?
Yani, bazı aşamalarda çok doğru istikamette buldum. Örneğin şöyle diyor: “Türkiye’nin İngiltere ile ilişkileri çok önemli; ama bunu elit seviyesinde ve devlet seviyesinde tutmamalıyız, geliştirmeliyiz”. Örneğin bu çok önemli. Türk hükümetinin de attığı adımlar çok pro-aktif. Hani bu ilişkiyi desteklediği çok net, buna bir eleştiri yok. “Savunma açısından, güvenlik açısından, ticaret açısından bu ilişki gelişirken, demokrasi ve insan haklarına da ses çıkarmayı unutmayın” uyarısı var. Yani bu da zaten standart olarak İngiliz Parlamentosu’nun her hükümete yaptığı bir çağrı; ama çok ilginç bir şekilde Gülen Hareketi’ne bayağı yer vermiş. Ben açıkçası şaşırdım, bu kadar uzun yazmasını Gülen hareketi üzerine. Darbenin örneğin Ak Parti tarafından planlanan bir oyun olmadığını, böyle fikirlerin saçma olduğunu söylüyor. O da çok doğru, bu güzel bir şey; bu tiyatro değil, ama “Darbede tam olarak ne oldu? Kimler ne yaptı? Gülen ve Gülen Cemaati neresinde bu darbenin?” Kendi akılları da karışık, yani zaten raporda da diyor: “Biz Gülen Hareketi’ni tam anlamıyoruz, bazı şeyler çok gizli, açıklamıyorlar, biraz karışık, ama tam olarak delil görmedik”, diyor. “Gülen’in emir verdiği ya da bu darbenin bir numarası olduğuna dair somut bir delil görmedik” diyor. Tabii bu darbe-sonrası olan süreçteki tutuklamalar, OHAL’in devam etmesi ve sayıların artmasının getirdiği bir şey hep var. Yani “Tamam, darbe çok kötüydü; Avrupa Türkiye’ye empati gösteremedi, ciddiye almadı, yanlış anladı; ama bu verilen tepkiler de sınırı aşıyor” uyarısı var. Yani, o yüzden ben açıkçası siyah-beyaz olarak “çok iyi, çok kötü” diye bakamıyorum; ama Avam Kamarası’nın komitelerinin yazdıkları raporlar, o milletvekillerinin bireysel fikirleridir; İngiliz devletinin fikri değil, hükümetinin fikri değil. Siyasî olarak İngiltere için de çok anlam ifade etmedi. Bu raporu en çok konuşanlar yine biz Türkleriz.

Peki orada en dikkat çekici saptamalardan birisi 15 Temmuz’da dört grubun olduğu ve Gülencilerin de bu gruplardan sadece biri olduğu şeklinde özetlendi rapor, Türk medyasında. Bu mu hakikaten ana perspektif?
Tam olarak o değil. Raporun da dediği –ki genel olarak Avrupa içinde de artık yavaş yavaş kemikleşen bir algı var–, yani bakın bu sadece Gülencilerin değil; başka grupların da katıldığı bir şey. Bu gruplar nelerdir? Ak Parti’ye kızgın olan eski Kemalistler; ya da PKK’nın son bir buçuk senedir binden fazla askerimizi öldürmesine, Suriye’ye girmesine karşı öfkelenen insanlar; bir de çıkarcı bir grup var: Bunlar yarbaylar albaylar, tam askerlik kariyerleri bitmek üzereyken darbe fırsatını görüp, “Ya, bana bir iş çıkar mı buradan? Yeni bir rütbe alır mıyım?” gibi düşünen isimler. Bir de alâkasız insanlar; ne olduğunu bilmeyen, gariban askerler — ki zaten hükümet de çok haklı olarak erlerin hepsini tutuklanır tutuklanmaz saldılar; çünkü gerçekten darbe olduğunu kavramamış bir kitle de vardı. Bunu demek, “FETÖ ya da Gülen Cemaati sorumlu değil” demek değil. Ben Cemaat’in sosyal medya hesaplarını taradığım zaman, son bir-iki haftadır onlarda sanki şöyle bir algı var: İngiliz raporu, Alman istihbarat servisinin şefinin konuşmaları “Bakın bunun Gülen’le, FETÖ’yle bir alakası yok ki” diyormuş gibi; öyle bir şey söz konusu değil. Avrupa içinde özellikle İngiltere’de çok ciddi sorular var Gülen Cemaati’yle ilgili, ciddi sorumluluk gözüküyor, ama onların kafasında tam netleşmeyen… Türkiye’de başlayan bir yasal süreç var. Bu somut veriler daha da çıkacak, ama tam olarak anlayamıyorlar Türkiye’yi. Vallahi dışarıdan bakmak Türkiye’ye çok zor.

Peki Ziya, bir şey daha soracağım; o raporda özellikle –başkalarında da söz konusu da– bir Cemaat’in kendisi, bir de Gülen’in kendisi. Anladığım kadarıyla o raporun önemli konularından birisi de: “Gülenciler varsa bile, Gülen’in bağı var mı? Talimat ondan mı geldi?” meselesinde galiba raporda bir… evet, nedir o?
Yasal olarak bakarsak, yani mahkeme açısından bakarsak, sonuç olarak suçlar bireyler tarafından işlenir. Yani bir cemaat suç işlemez; Ahmet, Mehmet suç işler, onu mahkemeye sunarsınız; ama Ahmet ile Mehmet’in tanıdığı herkes suçun otomatik ortağı olmaz gibi bir yasal algı var. Bu zaten uluslararası hukukta da öyle, İngiliz hukukunda da öyle. O yüzden o suç bağlamını netleştirmek açısından bireysellikleri görmek zorundasın. “Ahmet bunu yaptı, ama Ahmet’in şefi ona o emri verdi mi? O emri biz daha görmedik. Öyle bir delil görmedik” gibi bakış açısı var, bu İngiliz hukuku ve siyasetinin bakış açısından; ama benden de bir alıntı var raporda, onu dedikten hemen sonra benden alıntı yapıyor, ben de şunu diyorum: “Gülen Cemaati’nin yapısında belli kesimler organik, ama bir kesimi, bu profesyonel kesimi ve siyasî amaçlar için aktif olan kesimi çok hiyerarşik”. Bir general varsa, Gülen hareketinin parçasıysa ve Gülen hareketi onu o konuma getirmişse, Gülen’den emir almadan, onay almadan, destek almadan, kesinlikle ama kesinlikle böyle bir darbeye girişemez — ki zaten raporun da en büyük eksikliği Türkiye’de son üç senedir yaşananlar yaşanmamış gibi sadece darbeye bakıyor. Hakan Fidan’ın tutuklanmaya kalkışılması olayından tutun da –hatta Ergenekon’dan da başlayabilirsiniz–, bu son 5-6 yılda olan, Türkiye’deki Gülen-Ak Parti ve özellikle Gülen Cemaati’nin yönetimi kontrol etme dürtüsünün çok net olduğu, belli olduğu bu süreci bilmezseniz, tabii o önemliliği göremezsiniz. Çünkü bir mahkeme karşısında onu doğrudan göstermek çok zor. Adil Öksüz gibi vakalar var, darbe ânında askeri üslerde dolaşan siviller var; ama bunu buradaki bir siyasetçinin bilmesi çok zor. Burada bu bilgi eksikliğinin, bu bulutun sebebi hâlâ özellikle sosyal medyayı çok iyi kullanması; Cemaat’in özellikle yurtdışında son on senedir yaptığı yatırımlar var, network’leri var, vakıfları var, etkinlikleri var, tanıdığı insanlar var ve o insanların –ki benim de– gördüğümüz Cemaat’in yüzü, dünya etrafında iyi işler yapan insanlar. Şimdi Cemaat’in o yüzü de bir gerçek, ama “Türkiye içinde Türkiye siyasetine yön vereyim; hükümetin, devletin sahibi olayım” siyaseti çok farklı. Şimdi bu iki kesim zaten birbiriyle ne kadar konuşuyor ben de bilmiyorum.

Peki, şunu sorabilir miyim Ziya? Cemaat’in Batı’daki, dünyadaki ve özellikle Batı’daki network’lerinden bahsettin; okulları, vakıfları, birtakım lobi şirketleri vs.. Ve bayağı para da dönüyor, ama bir diğer taraftan da biliyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti de özellikle darbeden sonra –ama darbenin öncesinden itibaren, ama darbeden sonra– yurtdışındaki imkânlarını ve network’ünü büyük ölçüde buna ayırıyor. Mesela şöyle örnekler var, biliyorsun: Cumhurbaşkanı Erdoğan Afrika’ya sık sık gitmeye başladı ve bunun ana motivasyonlarından birisi oradaki Gülen okullarının kapatılmasını sağlamak ve yerlerine de birtakım alternatifler önermek. Şimdi sen, bu konuları yakından takip eden bir insan olarak, Batı’da özellikle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 15 Temmuz hakkında nasıl bir lobi ya da kampanya ya da bilgilendirme yaptığını gözlüyorsun ve bunu yeterli ve doğru buluyor musun?
Tek Afrika ve Orta Asya, ortada Ortadoğu örneği daha farklı. Çünkü orada elinde çok büyük ekonomik ve siyasî gücü olan Türkiye olarak, Türkiye’den daha zayıf konumda olan ülkelerde Cemaat okullarının kapatılması, imkânlarının azaltılması, diplomatik olarak olabilir şeyler — ki oluyor zaten. Avrupa ve Amerika’ya geldiğimizde olay daha farklı; çünkü orada hem o hükümetin Türkiye algısı, Türkiye’nin onunla ekonomik siyasi olarak dengesizliği var bir de ona ek olarak Avrupalı ve Amerikalı siyasetçilerin kendi tabanında büyük bir Türkiye-karşıtlığı çıkıyor, bir fobi var. Hani Avrupa’da Türkofobi çok gerçek bir şey, bunun içinden lamı cimi karıştırmadan söylemek lazım, ya da Türkiye içindeki gelişmeler zaten insanları önyargıya götürüyor. İşte: Bu tutuklamalar, mahkemeler, işini kaybeden insanların sayılarının çok büyük olması ve Türkiye içindeki siyasi zaaflar da insanların gözünün önüne perde çekiyor. O yüzden Türkiye bazen doğru şeyler yapsa bile, çok başarılı şeyler yapsa bile bunu ifade etmesi çok zor. Örneği mülteci konusunda, 3 milyon sahipsiz mülteciyi ve 5 senede dünyanın en fazla mülteci ev sahipliği yapan ülkesi haline geldiniz ve çok iyi işler yapıyorsunuz ve bu pozitif mesaj bile –bakıyorsunuz Twitter’da– Batılı medyalar tarafından dalga geçiliyor, alay ediliyor işte, falan filan. Bunun bir sebebi Türkiye içindeki konu, bunun bir sebebi: Türk siyasetçilerin bence hâlâ en büyük zaafı, yurtiçinde konuştukları zaman Türkiye kitlesine konuştukları gibi konuşuyorlar, ama artık bütün dünyanın Türkiye’yi izlediğinin farkında değiller. Ve dedikleri her şeyin o çevrildiği zaman başka ülkelerde ne anlama geldiğinin farkında değiller. Çok ağır laflar ediyorlar, bir televizyon dizisi kıvamında ya da yerel seçim kıvamında; ama dünyada uyandırdıkları hisler ve tepkiler –onların çok farkında olduğunu sanmıyorum–; haklı oldukları konularda bile “Ya, ben bu adamı niye dinleyeyim?” haline geliyor insanlar. Bir başka örneği – en son bir gazeteci yazdı, ismini vermeyeyim: Önemli bir belediye başkanımız Sayın Erdoğan’la buluşmayı vaat ederek gazetecileri Türkiye’ye çağırmış, ama gazetecileri dolandırmış, ağır laflar etmiş, komplo teorileri sunmuş. E adam Batı’ya döndüğü zaman yazdı: “Bu ne biçim şeyler? Ben ne gördüm? Bu nasıl bir yer?” diye makale yazdı. Şimdi siz istediğiniz kadar para verin yurtdışındaki lobi şirketlerine, devletin ve siyasetinin bütün mesajları ortak, dünyanın nerede olduğunu anlayan ve ona göre bir söylem geliştiren kıvamda olamadığı sürece, hepsi anlamsız bunların. Amerika’da yetkisi elinden gitmiş eski bir görevliye büyük bir para vermek; Flynn olayını gördük örneğin; General Flynn zaten çok büyük bir ufuksuzluk, yani bu adamın kim olduğu ortada, siyasî kırılganlığı ortada, Amerikan iç siyasetinin kaosu ortada, bu kaosun içinde onlara o kadar para vermek, böyle bir makale yazmak falan; toplumu etkileyemezsin onunla zaten, bu algı çok sorun.

Peki Ziya, şunu sorayım: İngiltere, Gülen Cemaati’nin nispeten en zayıf olduğu –ki zayıf demem izleyicileri yanıltmasın, bayağı bir gücü var; ama diğer, mesela ABD’ye kıyasla zayıf olduğu– bir yerde, son hükümetle olan savaşın tırmanması ve özellikle darbe sonrasında, varlığını sürdürme anlamında nasıl? Etkisini sürdürme anlamında bir gerileme mi var? Yoksa, bir ara ABD’de bizim Ömer ve Gönül’le yaptığımız yayınlarda söyledikleri gibi: Artık eskisi kadar Washington’da think tank’lerde çok gözükmüyorlarmış, ama son dönemlerde tekrar çıkmaya başlamışlar. Bu raporların falan da verdiği, senin de demin bahsettiğin hava biraz doping etkisi yaratmış sanki. Sen nasıl görüyorsun gittiğin yerlerde? Ve tabii özellikle İngiltere’de, ama birçok yeri dolaştığını bildiğim için soruyorum.
Doğru, sayı olarak daha küçük bir topluluk buradaki, etki alanı olarak küçük bir topluluk. Bir de İngiltere çok daha karışık bir yer; Amerika’da Kongre üyelerini Türkiye’ye götürür, etkinlikler yapmak falan diye götürür, ama İngiltere çok daha karışık bir yer. Burada herhangi bir dış grubun iç etki yaratması falan zor. O yüzden onların iletişimi zaten zor. Örneğin, 6-7 ay önceydi galiba, bir haber çıktı İngiliz gazetesinde, İngiliz milletvekiline Cemaat’in bir grubu 110 bin sterlin para vermiş, insan hakları raporu yazsın diye Türkiye’de. Şimdi bir milletvekilinin maaşı 70 bin sterlin yıllık, şimdi siz o adama çok kısa dört-beş sayfalık bir rapor için 110 bin sterlin veriyorsanız, hani burada zaten öyle bir odaklanma görürsünüz. Bence darbeden sonraki ilk süreçte büyük bir dağılma yaşıyor cemaat; işadamları paralarını çıkarıyorlar, elitleri zaten çoktan çıktı ülkeden, her ne kadar Mektep-i Yusufiye’de, sosyal medyada, Türkiye’de hapisteki insanlara teşvik olmaya çalışsalar da, elitleri zaten çıktı; Avrupa’da elitleri, zaten Amerika’da ya da Cemaat’in bütün mekânlarına dağıldılar, şimdi o dağılmadan sonra bir toparlanma var; ekonominin dağılmasından sonra Almanya’da, başka yerlerde daha büyük sayıda olan yapılanmalarda yeniden yatırımlar çıkacak, yeniden bir enerji çıkacak. Ve şeyi fark ettiler; darbeden hemen sonra gerçekten bir yanda çok büyük bir cemaat, gerilim vitesi değişti Avrupa ve Amerika’da. Ama sonraki süreçte Türkiye’de olan şeyler, işte bu tutuklamaların sayısı, gazetecilerin karşılaştıkları sorunlar, bir yanda tabii yine Türkiye’ye karşı negatiflik çıkardı ve bir baktınız Cemaat ve Cemaat’in gazetecileri de, Cemaat’in kendi içinde para alan cemaatçiler bir anda demokrasi savaşçısı dalgasına girdiler. Öyle olunca zaten yeniden kapılar açılması çok normal. Hani İngiltere’deki konumun en farklı sebebi, İngiliz devletinin ve hükümetinin zaten Türkiye’yi çok daha derin bilmesi, Türkiye’yle ilişkileri çok daha derin; yüzeysel değil. O zaman kimin ne olduğunu görebiliyor yani…

Böyle çok fazla derin lafı etme, biliyorsun Türkiye’nin en popüler tabirlerinden birisi “Derin İngiliz Devleti” diye bir şey var. Bütün…
Onu farkettim, “İngiliz Derin Devleti” diye, beni de sağolsunlar, Rûmî şiirleri paylaşıyorum diye beni de katmışlar İngiliz Derin Devleti’ne. Ama Türkiye’ye ilgi çok fazla olduğu için devlet sistemi içerisindeki; zaten Tatlıdil Forumu geçen haftaydı, hani o rapor yayınlandığı hafta sonu, çok büyük bir İngiliz ve Türk elit kitlesi Antalya’da beraber “İkili ilişkiler nasıl geliştirilebilir?”i konuşuyorlardı. Şimdi o da İngiliz iç siyasetinin bir şeyi; niye daha önce yayınlamadınız? Niye önce yayınlamadınız? Niye daha sonra yayınlamadınız? O da tartışılır. Cemaat etkisini de bir yerden sonra abartmamak lazım. Cemaat yurtdışında çok basit etkinliklerle, çok basit adımlarla kendi sesini duyurabiliyor, orantısız olarak; Türkiye’de hiçbir kesim bunu yapamıyor. Türk milliyetçilerini hiç okumuyorsunuz; yani muhafazakârları okumuyorsunuz, görmüyorsunuz; Cemaat ise kendisini Türkiye içindeki gücünün ötesinde iyi satabiliyor, mesajını iyi iletebiliyor; ama bunu şey olarak algılamamak lazım: “Bu devletler Cemaat’in arkasında, ilişkileri çok iyi, ortak çalışıyorlar”. Ben Avrupa Komisyonu’nun içindeki söylemleri de biliyorum, Avrupa’nın birçok ülkesinin resmi seviyelerindeki ortamlarda da bulunduğum için biliyorum, yani Cemaat’in üzerinde çok büyük kuşku bulutu var ve ciddi bir şekilde. Bunlar Türkiye’deki demokratik sorunların parçası; ama şu noktada birçok insanın hapse atılması yanlış, ama “bunlar tehlikeli, dikkat edin” durumdalar. Böyle kategorik, Cemaat’in aklanması falan gibi bir şey söz konusu değil buralarda yani.

Yani şöyle toparlamak herhalde mümkün diyeceğim, ama yine de sana sorayım, empoze etmiş olmayayım: “Batı’da Erdoğan’a giderek artan antipati, Cemaat’e olan sorgulamanın etkisini azaltıyor” diyebilir miyiz?
Son 12 senelik bir trend o. Bugün, sırf Sayın Cumhurbaşkanı’na kızıp da ya da atılan adımlara, bazen haklı bazen haksız olarak tepki verip de, Türkiye’nin çok haklı olduğu noktalarda bile sesini çıkarmayan insanlar var. Hani bugün PKK olayı bunun çok somut bir örneği. Hani bugün tabii ki hükümetin güvenlik siyasetini eleştirmelisiniz, eleştirmeye hakkımız var ve uluslararası ve yerel hukuk içerisinde bunun hepsi yapılmalı; ama bunu yaparken bir dakika PKK’ya dönüp, “Ya, bir dakika, siz niye şehirlere savaşı çektiniz? Siz niye çocukları askere alıyorsunuz? Siz bombalar patlatıyorsunuz, bütün TAK, PKK hepsi aynı örgüte geliyor, intihar saldırısını siz nasıl översiniz?” Bunu örneğin, sormuyorsunuz. O benim için çok büyük bir sorun. Yani bugün Türkiye’nin haklı olarak eleştirilmesi gereken alanlar var; ama altında yatan sebep ne, bunu eleştirirken? Bir de Türkiye’yi değiştirmek mi istiyorsunuz? Avrupa içerisinde aynı gerilimde buluyorum kendimi, Türkiye’yi eleştirmek çok kolay, Sayın Erdoğan’ı eleştirmek de çok kolay; ama Türkiye’de pozitif bir şey sağlayabilmek; momentum yönetebilmek, yani görünen sorunların ötesine gitmesini yardımcı olabilmek çok zor. Bunu yapmak isteyen var mı? O çok daha az, ama bu sadece Sayın Erdoğanlık değil, çok daha genel bir soru Türkiye bakış açısından. Bunun bir sebebi de Avrupa Birliği’nin şu anda kendi içinde olduğu konum. İşte İngiltere’deki Brexit var, Fransa’da Le Pen dalgası var, Hollanda’da seçimde tamam Wilders kazanmadı, ama aşırı sağın Avrupa içerisinde merkez sağa getirdiği bir yük, bir etki var. Merkez sağ da aşırılaştı Avrupa içerisinde, aşırılardan oy kazanalım derken, bu Selefilere karşı duran İslamcılar gibi sonunda sen de aynı oluyorsun o süreç içerisinde. O bağlamda Türkiye şu anda Avrupa’da iç siyaset malzemesi. Ben o yüzden Avrupa’ya çok yüklenen siyasetçi söylemlerini Türkiye’ye büyük zarar olarak görüyorum. Çünkü zaten Avrupa’nın şu noktasında, Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen kimse kalmadı; bunun olmayacağını herkes zaten söylüyor; bir de büyük bir Türkiye, zaten negatifliği var ve Türkiye kendi iç siyaseti içerisinde kullanılan bir şey, bu bağlamda Türk siyasetçiler de çıkıp yangına kömür mü atıyoruz, körükle mi gidiyor, unuttum…

Körükle gidiyoruz! Peki son olarak şunu sorayım: Senin takip ettiğin kadarıyla, tanıdıklarından, izlediklerinden –çünkü Türkiye’de artık hiçbir şekilde varlık gösteremiyorlar ve birtakım sosyal medya hesapları da yasaklı falan, çok fazla Türkiye’de takip etme imkânı olmuyor, ama İngiltere’de daha rahat ulaşabiliyorsundur– Cemaat’in içerisinde ciddiye almamız gereken herhangi bir iç tartışma, sorgulama, özeleştiri görüyor musun? Yani böyle çok yüzeysel bir-iki şey kulağımıza çalındı, ama böyle derinlikli bir tartışma, yüzleşme, kaydadeğer bir şey görüyor musun?
Ben Cemaat’i biraz soğana benzetiyorum; hani zarları var, o zarlarını açtığınız zaman… belli seviyelerdeki insanlarda onu görüyorum. Hani, işte zamanında gerçekten Fethullah Gülen’in dinî yazılarına ilgi duymuş, zamanında bilimle İslam’ı barıştırmak için onlara yardım etmiş, “Ne güzel, yani Müslüman olup da dünyada durabilirsiniz, vakıf şeyleri yapabilirsiniz” düzeni veren insanlarda onu görüyorum; yani “Yaktınız herkesi, ne alâkanız var? Dini niye siyaset yaptınız? Niye bu kavgaya girdiniz? Niye bu kadar oyunlara girdiniz?” gibi bir şey var, kızanlar var; bir de Cemaat’in etrafında çıkarcı büyük bir kitle vardı; son 10 sene ben bunu çok gördüm. Hani gerçekten inancını çok paylaşmayan ama Cemaat’le gelen iş olasılığı, fırsatlar, yurtdışına gitme, ticaret yapma olasılığı… Onlar çoktan gitti zaten, onlar küfrederek, kapıyı çarparak çıktı gitti zaten; onları duyuyorum, böyle konuşanlar da var; “Ne yaptılar ettiler, bizi yaktılar” gibisinden. Ama Cemaat’in kendi içerisinde anladığım kadarıyla, gördüğüm, denilenler kadarıyla, bir kitle var, yani: “Biz niye bu kavgaya girdik? Niye geriye çekilmedik? Biz niye bu kadar siyasetin içinde bulduk kendimizi? Bizim amacımız çok daha dinî, daha evrenseldi”. Ama bir de tabii Cemaat’in Türkiye’deki siyasetin içerisinde yoğrulmuş kesimi var — ki Cemaat’in yurtdışı ve yurtiçi kesimleri çok farklı olabiliyor. Yurtdışında Cemaat’ten gerçekten liberal bakabilen insanlar varken, Türkiye içinde gerçekten o “derin devlet”e sahip olma vizyonu olan insanlar da var. Onlar bence bağdaşamaz. Gülen’den sonra Cemaat’e ne olacağı bence çok büyük bir soru. Gülen’e karşı tepki vermeleri zaten imkânsız şu noktada. O cemaatler öyledir, dinî-ruhanî yönlerini sen eleştiremezsin, çıkıp karşısına el sallayamazsın “ne yaptınız?” diye, ama Gülen’den sonraki süreçte o kırılma yaşanır mı? Belli abiler daha öne mi çıkar? Sanırım Abdülhamit Bilici bir makale yazmıştı, “Biz demokrasi konusunda çok daha hassas olmalıydık” gibisinden. Mahir Zeynalov diyor: “Ben zamanında gazetecilere demiştim, ‘bunlar sırf gazetecilik için tutuklanmıyorlar’ diye, bunlar hataydı” falan, ama yani demokratik anlamda; asıl soruları görmüyorum ben: “Biz niye gerçekten küresel bir dinî akım olabilecekken, niye hâlâ Türk devletini kontrol etme, ele geçirme, Türk siyasetine yön verme olayına takıldık? Ne yaptık biz?” Onu ben çok fazla görmüyorum açıkçası.

İstersen burada noktayı koyalım Ziya. Evet, Ziya Meral’le Londra’dan Skype üzerinden Ankara’nın 15 Temmuz’u ve Gülen Cemaati’ni Batı’ya nasıl anlattığını; anlatıp anlatamadığını ve Cemaat’in Batı’daki son durumunu konuştuk. Kendisine çok teşekkür ediyoruz, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus