Erdoğan neden başkan olmak istiyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/316560527″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Soru çok net: Recep Tayyip Erdoğan neden başkan olmak istiyor? Cevabın da çok net olduğu düşünülebilir. Herkes kendince bu cevabı bir iktidar arayışıyla açıklayabilir. Herkesin, her siyasetçinin iktidarı böyle kendi elinde tekelleştirme arzusu olduğu düşünülebilir. Ancak olayın bu kadar basit olduğunu sanmıyorum. Bir süreçle beraber gelişen bir nokta bu.
Tayyip Erdoğan’ı Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğu 1980’li yılların ortalarından itibaren tanıyan ve takip eden bir gazeteciyim. O günden bugüne Türkiye ve onun içinde bulunduğu hareketler –ve tabii kendisi– çok değişti. Kimi zaman Türkiye onu değiştirdi, kimi zaman o Türkiye’yi değiştirdi. Sonuçta şimdi önünde çok net bir hedef var: Başkanlık. Ama bu başından beri olan bir hedef değildi, ya da başından beri böyle bir hedef vardıysa bile bunu bir şekilde gizliyordu, dillendirmiyordu diyelim.

Yenilikçi hareketin lideri

Tayyip Erdoğan’ın ilk güçlü olduğu tarihler de İstanbul il başkanlığından İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığına geçişidir. O tarihten itibaren Refah Partisi içerisinde Necmettin Erbakan’ın tek adamlığına karşı genç ve orta yaşlı partililerin iktidar talebinin yani yenilikçi hareketin lideriydi. Buradaki temel argüman Erbakan’ın ve etrafındaki, ona sonuna kadar sadık yaşlı isimlerin partiyi istedikleri gibi tek başlarına yönetmeleri, ama partiye esas dinamizmini kazandıran genç ve orta kuşaklara şu ya da bu nedenle güvenmedikleri için fazla bir iktidar alanı açmamalarıydı.
Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın ilk güçlenmesi parti-içi demokrasi ve çoğulculuk talebiyle başlar, kişilerin hak ettikleri iktidarı almaları talebiyle başlar. Yani iktidarın lider tarafından dağıtıldığı, bir lütuf gibi verildiği bir şey değil; herkesin gücü oranında, çabası oranında, yeteneği oranında elde ettiği bir şey olarak tarif eden bir hareketin başıydı Erdoğan. Ve bu hareket Refah Partisi’nin ve ardından Fazilet Partisi’nin kapanmasıyla beraber kendi başına yoluna Tayyip Erdoğan’ın liderliğiyle devam etti.
Bu hareketle beraber, Tayyip Erdoğan liderliğini net bir şekilde gösterdi. Ama hiçbir zaman bir Erbakan olmadı ilk aşamada. Esas olarak parti içerisinde kolektif bir iradenin öne çıkan ismi oldu, yani eşitler arasında birinciydi. Kimse onun liderliğini sorgulamadı, ama o da özellikle Milli Görüş hareketinden gelen isimlerin parti içerisinde belli güçlere sahip olmasına karşı çıkmadı. En azından bunu kabullendi ve burada kolektif bir hareket vardı. Ama daha sonra Tayyip Erdoğan güçlendikçe ve düşman olarak, rakip olarak gördüklerini teker teker tasfiye etmeye başladıkça, etrafında çok fazla güçlü isimler olması gerekmediği gibi bir düşünceye kapıldı diye düşünüyorum.

Güçlendikçe zayıflıyor

İktidarı elinde tekleştirdiği, tekleştirmeye yöneldiği andan itibaren, en güçlü olduğu andan itibaren aslında zayıflamaya başladı. Bu benim öteden beri dile getirdiğim bir argüman, bunun şimdi çok daha net bir şekilde kendini gösterdiğini düşünüyorum. Tayyip Erdoğan güçlendikçe, güçlü gözüktükçe aslında zayıflıyor. Tek adam oldukça da yalnızlaşıyor.
Tabii ki Tayyip Erdoğan yalnız değil. Ona hayran olan, ona kendini adayabilecek yüz binlerce, belki milyonlarca insan var. Peşinden giden insanlar var; onu seven, ona bağlı olan insanlar var. Ama Türkiye gibi bir ülkede siyaset yapabilmek için ihtiyacı olan kurmay ekibe baktığımız zaman — ki bu noktada çok önemli bir not düşmek lazım: Tayyip Erdoğan daha siyasete atıldığı ilk andan itibaren, benim tanık olduğum Refah Partisi il başkanlığı, Büyükşehir belediye başkanlığı, yenilikçi hareket ve AKP’nin ilk kuruluş yılları falan, hep ekip çalışmasıyla yol almış birisidir. Ekibindeki isimler de gerçekten bulunduğu dönemlerde kendi hareketinin –ya da mahallesinin diyelim– ortalamasının çok üzerinde olan isimlerdi. Değişik dönemlerde, şimdi isimleri telaffuz etmeye gerek yok, ama belediye başkanıyken de böyleydi, il başkanıyken de böyleydi. Çok parlak isimler, muhafazakâr camianın parlak isimleri. Muhafazakâr camiadan olmayan ama Tayyip Erdoğan’a danışmanlık, yardımcılık yapan, ona katkıda bulunan hep birtakım isimler olmuştu.

En zayıf ekiple çalışıyor

Şimdi bakıyoruz ki o ekipte de çok ciddi bir aşınma var. Benim gözlemlerime göre –ki bu gözlemler yaklaşık 30 yıllıktır– Tayyip Erdoğan’ın şu anda en zayıf ekibiyle karşı karşıyayız. İl başkanı olduğunda, hatta özellikle belediye başkanı olduğu dönemdeki ekibinin çok gerisinde bir ekiple beraber yola devam ediyor. Buradaki mesele kaliteli –daha yüksek kalitede diyelim– insanları bulamaması bulamaması ya da onları ikna edememesi değil, büyük ölçüde bundan kendisinin kaçınması. Bu da aslında Tayyip Erdoğan’ın gücünü nicelik olarak artırdıkça etrafındaki insanların niteliğinden taviz verdiğini ya da niteliğinin azalmasını özel olarak tercih ettiğini düşündürtüyor. Bunun da aslında siyaseten çok akılcı bir şey olduğunu sanmıyorum.
Şu anda Tayyip Erdoğan’ın etrafında görünen ya da bir şekilde partinin, hükümetin önemli yerlerinde bulunan isimlerin önemli bir kesimi, belki de hepsi Tayyip Erdoğan istemediği anda o yerlerde duramayacak, herhangi bir şekilde direnemeyecek insanlar. Çünkü bu yerlere büyük ölçüde, belki tamamen Erdoğan istediği için geldiler.
Eskiden AKP’de insanlar bir yerlere kendileri geliyordu, Erdoğan buna onay veriyordu ya da onay vermek durumunda kalıyordu. Eski dönemlerde milletvekili listeleri hazırlanırken parti içindeki birtakım başka isimlerin de isimlerin belirlenmesine müdahale etme ya da kota hakkı vardı. Uzun bir süredir böyle bir şey yok. Tamamen tek belirleyici olmuş durumda.

Davutoğlu’nun dramı

Bu anlamda en çarpıcı örnek Ahmet Davutoğlu’dur. Ahmet Davutoğlu bu harekete katılmadan önce ve AKP iktidarına danışman olarak gelmekle beraber hep bir özgül ağırlığı olan, kendi başına kimliği olan bir şahsiyetti, öne çıkmış bir isimdi. Muhafazakâr camianın önde gelen entelektüellerinden, elitlerinden birisiydi. Sonra büyükelçi oldu başdanışmanlıktan, sonra dışişleri bakanı ve nihayet parti başkanı ve başbakan oldu. Ancak parti başkanı ve başbakan olması kendi çabasıyla değil Tayyip Erdoğan’ın tercihiyle oldu. Daha sonra Erdoğan tercihini Davutoğlu’ndan alıp Binali Yıldırım’a verdiği andan itibaren Ahmet Davutoğlu’nun geçmişteki bütün kredisini de unutturacak şekilde gözden uzaklaştığını gördük. Bu çok çarpıcı bir örnektir.
Normal şartlarda Davutoğlu başbakanlığı kabul etmeyip Dışişleri’nde kalsaydı, partinin başında ya da hükümetin başında kim olursa olsun hâlâ Türkiye siyasetinde, özellikle dış politikada çok önemli bir isim olarak etkisini sürdürebilirdi. Ama şu anda görüyoruz ki bazı önemli olaylarda attığı tweet’lerden başka –ki o tweet’lerin de çok konuşulduğunu sanmıyorum– kendisinin pek sözü geçmiyor.

İktidar paylaşma değil iktidar dağıtma

Buradaki mesele dönüp dolaşıp şuna geliyor: Tayyip Erdoğan artık iktidar paylaşımını kabul etmiyor. İktidarın hepsini kendinde toplayıp, içeriden uygun gördüğü kişilere belli oranlarda iktidardan paylar veriyor. Bir paylaşımdan ziyade iktidar dağıtımı var. Bunun miladının büyük ölçüde Gezi olayları olduğunu düşünüyorum. O anda kendisine yönelik ilk ciddi toplumsal meydan okuyuşla karşılaştı. Ve orada Abdullah Gül, Bülent Arınç, Sadullah Ergin gibi isimlerle ilk ciddi kopuşlarını yaşadılar. Daha önce de aralarında çok görüş ayrılıkları, yaklaşım farkları vardı; ama oradan itibaren diğer kanat bunun müzakerelerle, konsensüsle çözülmesini isterken Tayyip Erdoğan bunu kendisine ve ailesine yönelik bir saldırı olarak algılayıp konsensüs arayışlarını kendisine bir tür ihanet olarak görüp tamamen farklı bir yol izledi.
Ardından gelen 17-25 Aralık ise bu olayın zirvesidir. Orada artık doğrudan kendisine, ailesine ve yakın çevresine yönelik bir Cemaat operasyonu olarak gördü. Orada da kendisine sonuna kadar, tartışmasız bir şekilde destek vermeyen; yolsuzluk ve rüşvet iddialarının doğru olabileceği yolunda beyanlarda bulunan kişilerle yolunu kademeli bir şekilde ayırdı. Bir yerden sonra Tayyip Erdoğan’ın, Gezi ama en çok 17-25 Aralık’tan sonra bir tür kendini koruma refleksiyle hareket ettiğini söyleyebiliriz. B
u saldırıların sadece yerli saldırılar olduğunu düşünmüyor; bunu defalarca dile getirdi, üst akıl vs. gibi benzetmelerle. Bunun kendisine yönelik dış kaynaklı saldırılar olduğunu düşündüğü için, ancak çok güvendiği kişiler –ki bu kişilerin sayısı iyice daralıyor–, aile fertleri, çok yakın arkadaşlar veya birkaç danışmana kadar iniyor. Böyle bir şekilde kendisini bir anlamda korumak üzerine kurgulamaya başladı.
15 Temmuz bunun zaten en büyük zirvesidir. 15 Temmuz, 17-25 Aralık’tan çok daha üst düzey bir şeydi. Burada hedefin tabii ki Türkiye’de demokrasi, ama özel olarak Tayyip Erdoğan’ın şahsı olduğunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz. Tabii burada en büyük kırılmaların 17-25 Aralık ve 15 Temmuz olduğunu gördüğümüz zaman şunu da söylemiş oluyoruz: Tayyip Erdoğan’ın siyasî kariyerindeki en büyük hatası herhalde Gülen’le kurduğu o ittifak, al-ver ilişkisi. Yani “Ne istediler de vermedik” yaklaşımı.
Bunun travmalarını atlattığını düşünüyorsa bence yanılıyordur. Kolay kolay çıkacak, giderilecek bir olay değil. Ama Gülen ve ekibiyle kurmuş olduğu stratejik ilişki Tayyip Erdoğan’ın aslında hata yapan bir lider olduğunu gösteriyor. Hata yapan ama hatalarını da bertaraf etmeyi bilen…
Zaten burada şunun özellikle altını çizmeli: 17-25 Aralık’ta Fethullah Gülen’in en büyük stratejik yanlışı Tayyip Erdoğan’ın bu tür büyük meydan okuyuşlara karşı direnç ve üstün gelme kapasitesini ihmal etmesi, göz ardı etmesi; diğer bir deyişle kendi gücünü çok abartıp Erdoğan’ın gücünü azımsamasıydı. Aynı şeyin 15 Temmuz’da da olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 15 Temmuz’la Erdoğan’ın kolaylıkla, 17-25 Aralık’tan daha kolay bir şekilde tasfiye edileceğini düşündü ve yine yanıldı. Tayyip Erdoğan’ın bu tür büyük meydan okuyuşlara karşı direnmesi tabii ki onu güçlendiriyor. Ama aynı zamanda bu büyük saldırılar onda çok daha büyük, yeni yeni kırılganlıklara, ya da varolan kırılganlığının daha da artmasına yol açıyor. Dolayısıyla buradan baktığımız zaman Erdoğan’ın bu stratejiyle önünde, iktidarı tekeline almaktan ve bunu da kurumsallaştırmaktan başka pek bir seçenek kalmıyor.

İktidarını koruması zorlaşıyor

Bence Tayyip Erdoğan’ın siyasî olarak en güçlü olduğu tarih 2007 seçimleri sonrasıdır. Yani o 27 Nisan Bildirisi’nin ardından ülkeyi erken seçime götürüp tek başına iktidarını güçlü bir şekilde almasıdır. Bu anlamda da o 2007 seçimlerinin öncesinde benim de yerinde izlediğim Kayseri mitinginde –ki kürsüye Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç hepsi birlikte çıkmışlardı– o fotoğraftır. O fotoğraftan Tayyip Erdoğan artık çok uzak. Yanındaki insanlar, beraber fotoğraf çektirdiği insanlar büyük ölçüde aile bireyleri ve siyaseten belli bir gücü olan kişiler değil. Dolayısıyla onun artık siyasî gücü tek başına sadece kendisinden geliyor. Böyle bir sorunu var. İlginç bir şekilde son dönemde yakın çevresinde İslamî hareket kökenliden ziyade başka yerlerden insanlar topluyor. Bu da apayrı bir mesele. Şu anda öne çıkan birtakım bakanların ya da danışmanların, Milli Görüş vs. değil, herhangi bir muhafazakârlıkla alâkalarının olmaması da Tayyip Erdoğan’ın bir yerlere çok da fazla isteyerek gitmediğini düşündürtüyor bana.
Bu geldiğimiz noktada tekrar söyleyecek olursam, gücü tek elinde topladığı ölçüde kırılganlığı artıyor. İktidarı paylaşmak yerine dağıtmayı tercih ettiği ölçüde o iktidarı koruması daha da zorlaşıyor. Çünkü Türkiye gibi bir ülkede bence siyasî iktidarları korumanın, güçlendirmenin ilk yolu demokrasidir. Tayyip Erdoğan bu demokrasiden, çoğulculuktan uzaklaştıkça kendi gücünü artırıyor olabilir, ama bu gücünü aynı zamanda çok kırılganlaştırıyor. Ve aynı şekilde de tek adamlığa doğru gittiği ölçüde de aslında yalnızlaşıyor.
16 Nisan’da bunun sınavını verecek ve görüldüğü kadarıyla da âna kadar, dün mesela burada Açık Oturum’da kamuoyu araştırmacılarının da söylediği gibi, seçmenin büyük çoğunluğunun, yeterli bir çoğunluğunun gönül rahatlığıyla “Evet” dediği bir proje olarak gözükmüyor bu başkanlık projesi. Siyasî iktidar rakam telaffuz etmek istemiyor ama, eğer yüzde 60’a yakın falan gibi rakamlar olsaydı herhalde bunu bizimle, kamuoyuyla paylaşırlardı. Bu da bence Tayyip Erdoğan’ın aslında bu gidişinin, iktidarı tek elde toplaması, paylaşmak yerine dağıtmakta ısrar etmesinin kendi tabanında da çok ciddi bir şekilde tedirginlik yarattığını bize gösteriyor.
Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın başkanlık arayışı, özellikle Gezi’yle başlayan süreçte zorlu bir etap ama çok riskli bir etap. Kendisi için çok ciddi bir yol ayrımı olacağa benziyor. “Evet” de çıksa, “Hayır” da çıksa Tayyip Erdoğan’ın bu konumu kendisini zorlayacaktır diye düşünüyorum. “Hayır”ın çıkması durumunda belki bundan ders çıkararak diyelim, “Hayır”ı analiz ederek belki tekrar çoğulculuğa ve iktidarı paylaşmaya, gerçekten herkesin belli bir gücünün olduğu ekipler kurmaya yönelebilir. Aksi takdirde kendisinin her şeyi toparladığı, her şeyi tek başına yürüttüğü bir hareket, Türkiye gibi bir ülkede bir yerden sonra nefessiz kalabiliyor. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus