Levent Gültekin ile söyleşi: Din, ahlak ve vicdan

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/325074845″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Merhaba, iyi haftalar, iyi günler. Levent Gültekin’i konuk ediyoruz. Levent, hoşgeldin.
Merhaba, hoşbulduk.

Prof. Ömer Dinçer’in Habertürk’teki bir yazısından hareketle, orada sana da referans vererek “din ve ahlâk” ilişkisini sorgulayan bayağı eleştirel bir yazı yazmıştı; seninle onu konuşmak için sözleştik, ama Ramazan’a denk geldiğini fark etmemiştik. İyi de oldu, Ramazan yeni başladı. Öncelikle Hayırlı Ramazanlar, tüm izleyenlere.
“Din”, “ahlâk” dedik, bir de “vicdan” ekledik. Vicdan, son KHK’larla beraber herhalde Türkiye’nin en önemli meselesi olmaya başladı. Ama önce Ömer Dinçer’in yazısından başlayalım. Sizin bir tanışıklığınız da var herhalde.

Var.

Kendisi çok yakın bir zamana kadar çok önemli görevler üstlendi. En son, Milli Eğitim Bakanı’ydı. Şimdi Habertürk’te yazmaya başladı ve sistemli ama çok sakin bir şekilde eleştiriyor.
Benim Ömer Dinçer’le ilgili bir yazım vardı –gerçi konu o değil ama– AK Parti’nin bütün kadroları içerisinde bana göre en düzgün, en haysiyetli, ülkeyle ilgili ne olup bittiğini, ne yapılması gerektiğini bilen biri. Gözlerimle şahit oldum, asla bir makam peşinde değildi –görüşmelerde ona teklif edilirken vardım o zaman– hep mesafeli dururdu, “Gel, işimize lâzımsın” dediklerinde zorla götürülmüş biridir. Ben çok saygı duyarım kendisine. Yazıları da çok aklı başında; derli toplu yazılar yazıyor. Çok kıymetli biri.
Aslında konu –Ömer Bey de o yazısında değinmiş, bugün Bardakoğlu’nun da röportajı var– “Müslümanlık niye ahlâk vermiyor?” meselesi. Ömer Dinçer’in yazısında vurguladığı bir şey var. Aslında benim ona bir itirazım yok. Yaklaşık üç, dört yıldır bunu sürekli gündemde tutuyorum. Hem yazılarımda, hem konuşmalarımda şunu diyorum: “İnanç insana ahlâk vermiyor.” Bunu neye göre söylüyorum? Hem bütün İslam tarihi sürecindeki o kavgalara, dövüşlere bakıyorum, hem de bugün yaşadıklarımıza bakarak bir şey söylüyorum. Aslında şunu söylemiyorum: “İnancın vaaz ettiği değerler arasında ahlâk yoktur” demiyorum. Çünkü hadis var: “Din, güzel ahlâktır.” Böyle bir şey var. Aslında bütün inançlar için geçerli, sadece Müslümanlık için değil. Bütün vaazı, ahlâkî temeller üzerine kurulmuştur. Yani ahlâk vaaz ediyor. Ama bir dinin vaaz ettiğiyle, uygulanabilirliği arasındaki çizgiyi netleştirmemiz gerekiyor. Bugünkü Müslüman toplumların haline baktığımızda bir sorun var. Sadece bugünkü değil, bütün dünya tarihi boyunca, bütün inanç toplumlarının yapısına baktığımızda bir problem çıkıyor ortaya. O problemin kaynağını bulmamız lazım.
Bugün Hürriyet gazetesinde Bardakoğlu’nun röportajı var. Çok kıymetli bence. Çok doğru şeyler söylüyor. Hepimizin söylediği şeyleri söylüyor. Diyor ki: “Berbat bir hale geldik, ahlâk diye bir şey yok. Kötülük, bir bataklık, bir çamur gibi bütün Müslüman toplumları sardı, çıkamıyorlar. Hatta öyle ki, kötülüğü kendimize uydurup fetva vermeye başladık, din kontrolden çıktı.” Bunu hepimiz söylüyoruz. Ama onların cevap aramadığı bir soru var. O soru şu: “Niye?” “Niye?” sorusunu sormaları gerekiyor. “Niye böyle oluyoruz?” Şunu diyemeyiz: Din kötü yorumlandı ama din, inanç… “Niye?” “Gerçek İslam’ı bulamadığımız için böyle,” diyorlar. Gerçek İslam niye bulunmuyor? Nereye kayboldu? Bu sorulara cevap vermemiz lazım.
Yani, şunu yapmıyoruz. Haddimizi biliyoruz. Felsefe tarihinin temel tartışmalarından biridir bu. Bütün dünyada yüzyıllardır tartışılan bir şeydir; inanç ahlâk verir mi vermez mi? Biz haddimizi bilip, bıçak gibi kesip; “Yok, vermiyor, bitirdik bu işi” demiyoruz. Ama şunu diyoruz: Ortada bir sorun var. İnançlar, itikatta, amelde her birinde ayrı ayrı bir ahlak vaaz ediyor. Ama insanoğlu her ne hikmetse buna cevap veremiyor. Uyamıyor bir türlü, o vaazı yerine getiremiyor.
Çok dikkat ediyorum, İslam’ın ne kadar vaazı varsa, Müslümanlar onun tam tersi durumda. Mesela, “temizlik imandandır”. Müslümanlık, inanç, temizliğe olağanüstü önem verir. Ama bir gidip görün Müslüman ülkelerin halini, hijyen filan yok. Ben, altı-yedi yıl önce Umre’ye gittim, oradaki o hijyen sorununu görünce inancım sarsıldı.
Öbür taraftan, “ahlâk” diyor, “başkasının hakkını yeme” diyor, “vicdan” diyor, “insanlık” diyor.
“İlim” diyor.
E, hiçbiri yok. “İlim” diyor, hiçbiri yok. Peki, “Niye yok?”un cevabının bulunması gerekiyor.
Kant’ın bir felsefesi var. Ben onu çok önemserim. İnancın, insanların ahlâkını niye yok ettiğini –ahlâk vermekten öte bir şey yapıyor, yok ediyor– yok edici işlevi olduğunu çok güzel açıklıyor. Kant diyor ki: Kapınız çalındı, açtınız. Birisi kaza geçirmiş, sizden yardım istiyor. Siz, o yardım talebine önce mesafeli durdunuz. Sonra, o kaza geçiren kişi konuşma arasında “Ben, sizin çocuğunuzun öğretmeniyim” diyor. O andan itibaren siz o kişiye yardım etmeye kalkışırsanız, siz ahlâksız birisisiniz. Çünkü bir çıkar için bir şey yapıyorsunuz. Eğer, insanoğlu uzun bir süre bir çıkar için iyilik yaparsa, o davranış biçimi onu ahlâksızlaştırır.’’ Bu, Kant’ın felsefesinin önemli vaazlarından biri.
Şimdi, geldik bir yere. Eğer sen İslam’ı, inancı –bu, bütün dinler için geçerlidir– “Eğer bunu yapmazsan, sana burada huriler var; eğer bunu yapmazsan, burada cennet var; eğer bunu yapmazsan, burada altından ırmaklar akan köşkler var” diye bir rüşvet, bir ödül karşılığında gittiğinde, bu törpüleyici bir işleve dönüşüyor. İnancın yorumlaması ile ilgili bir şey. Din, sadece şunu demiyor insanlara: “Sen çalma, yeme, hırsızlık yapma ki seni cennete alayım”. Hayır, bunu demiyor. Aslında dediği şu: “Senin iyi insan olman gerekiyor. Sen iyi insan ol, sonra ben ödül olarak bunu sana veririm”.

Türkiye’ye gelecek olursak, bu, aslında iktidarla kurulan ilişki. Buradan Akif Emre’yi de rahmetle analım.
Allah rahmet eylesin.

Akif’le ilgili, kendisinden alıntılarla da yapılan değerlendirmelerin hemen hepsinden şu çıktı: Bir insanın iyiliği, kalitesi, güçle kurduğu ilişki ile ölçülür.
Şimdi ona geleceğim. Türkiye’de, hatta bütün İslam dünyasında, bugün varolan tablodan şikâyet edenlerin bir türlü varamadıkları bir nokta var. Dilleri dönmüyor; belki korkuyorlar, belki çekiniyorlar, belki başka sorunları var. Varamadıkları nokta şu: Geldiğimiz bir teknoloji çağı var, iletişim çağı var. İnsanlar artık “biri bizi gözetliyor” tarzında bir hayat yaşıyor. İnanç çok farklı yorumlanıyor, çok çeşitlendi. O yüzden, inancı toplumsal norm haline getirdiğimizde, o bozucu, çürütücü işlevi daha da artıyor. Yani, güçle buluştuğunda. Akif’in dediği de, diğerlerinin söylediği de bu.
Peki, bizim, Müslümanlığı yeniden yorumlamak, bütün İslam dünyasına tek bir yorum kabul ettirmek gibi bir şansımız yok. Böyle bir dönem yok artık, bunu kabul etmesi lazım Müslümanların. Yani, bir adam çıkacak, çok derli toplu bir Müslümanlık yorumu yapacak ve bütün dünyadaki Müslümanlar bunu kabul edecek. Hayır, bu yok. O yüzden yapmamız gereken çok basit bir şey var. Çok basit, ama bunu kabullenemiyorlar. İnancın toplumsal bir norm haline getirilmemesi gerekiyor; “Güç” le bir araya getirilmemesi gerekiyor; “İktidar”la bir araya getirilmemesi gerekiyor; “Para”yla bir araya getirilmemesi gerekiyor. Çünkü geldiğinde bozuluyor. Bu, bugün değil, Dört Halife döneminde de böyledir. Sonradan bozulmuş bir durum değil ki. Dört Halife öldürüldü. Hz. Osman. O dönem en çok zarar verenlerden biri. Hz. Ömer dönemi, öldürülmüş. Hz. Ali ile Hz. Aişe arasındaki kavga. Binlerce Müslüman öldürüldü. Oradaki savaş. O gitti, Muaviye. O gitti, Yezid. Yani, başından itibaren, dinle, toplum, iktidar, güç bir araya geldiğinde bozucu işlevi var.
Peki, bu bize ne diyor? Akıl ve mantık bize diyor ki; ancak laik, seküler bir düzende Müslüman da ahlâkını koruyabilir. Çünkü seküler, laik bir yapıyı muhafaza edebilirsek… Ne demek bu seküler, laik? Laiklik Türkiye’de o kadar kirletildi ki söylemeye utanıyoruz. Bütün kelimeler kirletildiği gibi, laiklik de kirletildi. Dini herkes kafasından farklı yorumluyor. Tek bir âyetin tek bir anlamı yok. Ben bir âyeti okuduğumda başka türlü anlıyorum, IŞİD mensubu biri o âyeti okuduğunda başka türlü anlıyor, bir İslamcı okuduğunda başka türlü anlıyor, bir Atatürkçü dindar okuduğunda başka türlü anlıyor. Çünkü 1400 yıllık bir süre var. Kelimelerin anlamı değişmiş, yorumları değişmiş, algımız değişmiş. Mesela, çok basit Türkçe yazmama rağmen, aynı yazıya 120 tane farklı yorum geliyor. Herkes başka bir şey anlamış o yazıdan.

Orada bir de şöyle bir husus var. Ömer Dinçer’in yazısındaydı galiba; insanlar inanıyorlar ama dinin birtakım detaylarından hiç haberleri yok.
Bence haberi olmaması gerekiyor. Prof. Mustafa Öztürk, o da çok tuttuğum ilâhiyatçılardan biridir, çok kıymetlidir. Onun kısa kısa konuşmaları var You Tube’da. Onun söylediği çok güzel bir söz var: “Eğer bir Müslüman, Kur’an’ı alıp okuyayım, buradan Müslüman olayım derse cehenneme gider”. Cehenneme gider derken, teknik olarak Müslüman olamaz diyor. Çünkü her bir kelimenin değişmiş yüzlerce anlamı var. Bizim bu saatten sonra –aradan 1400 yıl geçmiş çünkü– oturup Kur’an-ı Kerim’i kelime kelime anlamamız, yorumlamamız, ayrıntıya girmemiz, teknik olarak mümkün değil. Peki, ne yapmamız lâzım? Sokaktaki bir adama “Müslümanlık nedir?” diye sorsak söyler: “Çalmayacaksın, başkasının hakkını yemeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın, zina yapmayacaksın”. Yani, meşhur On Emir etrafında dolaşan ana omurga. “Budur Müslümanlık. Daha fazla kurcalamaya kalktığımızda işin içinden çıkamayız” diyor. Bunu söyleyen ilâhiyatçı bir profesör.

Peki, tekrar rahmetli Akif Emre üzerinden örnek vereyim: Beklemediğim birçok insanın, onun üzerinden yeni yeni bir nevi özeleştiri yaptıklarının işaretlerini gördüm. Çünkü iktidara eklemlenmiş, yaşanan bir yığın yanlışın içinde yer almış, çok da fazla sorgulamamış insanlarda, –bunu Akif olayında gördüm, son günlerde biraz daha fazla artmaya başladı– bir silkinme, “Ne oluyoruz biz?” duygusu ciddi bir şekilde öne mi çıkıyor? Yoksa bu, dostlar alışverişte görsün…
Hayır, yok. Bir kere, bu duygu çok yoğun yaşanıyor. Bütün muhafazakâr camia çok dramatik bir yıkım yaşıyor şu anda. Aklı başındaki herkes umudunu kaybetmiş. O umut neydi biliyor musun? Bütün hayatlarını kurguladıkları bir tezleri vardı: Müslümanlık, inanç, İslamcılık dediğimiz ideoloji, olağanüstü bir Türkiye yaratacak. Şimdi, “Bu Türkiye miydi bizim dediğimiz?” noktasına geldiler. Olağanüstü bir soru var: “Bu muydu Müslümanlık? Bizim istediğimiz Türkiye bu muydu?” Bu duygu çok yoğun. O kadar yoğun ki, kamuoyunun tahmin edeceğinden daha fazla. En fanatik Ak Partilisi dahil –lümpen takımını kastetmiyorum– aklı başında, biraz okumuş herkesin konuştuğu tek bir konu var: “Biz ne yaptık? Bize ne oldu?” Bu soru aslında Akif’in ölümüyle vücut buldu. Çünkü Allah rahmet eylesin, Akif’in özelliği şuydu. Tamam, benim eleştirdiğim bir yanı vardı, İslamcılığı hâlâ sürdürmeye devam ediyordu. “Arkadaş, aklı başında bir insansın. Sonuçta, tamam, biz ‘İslamcılık’ dedik, çok güzel bir cekettir bu. Bunu giyen insanlara çok güzel yakışır” dedik. E geldiğimiz nokta; olmuyormuş bu insanların üstüne, bu çıktı ortaya. Ya olmuyor işte.

Ama o İslamcı olarak öldü.
Evet, o hep İslamcılığı savundu. Allah şahittir, ben de çok dikkat ettim; iktidara hiç bulaşmadı, hep uzak durdu. Asla bu kötülüklerin bir parçası olmadı, onaylamadı. Hatta uzun yıllar, çok daha eleştireldi. Bu son dönem biraz İslamcılık üzerinden yakın durmaya çalıştı. İktidara yakın değil, ama İslamcılığı savunayım derken, ister istemez iktidarı savunma pozisyonuna düşmüş oluyordu. O duruş, o eyvallahı olmayan, iktidarla bir al-vere girmeme, o müdanasız bir tavır, hayranlık ona. Peki, buna bu kadar hayransanız, siz niye yapmadınız aynısını? Benim böyle bir tweet’im var. Sen yıllarca güce teslim ol, paraya teslim ol, makama teslim ol. Tek bir gün, “Biz İslamcılık demiştik, bu iktidarın yaptıklarının İslamcılıkla ne alâkası var?” deme, sonra bunu söyleyen adam ölünce de onun üzerinden bir kahramanlık destanı yaz. Tamam, yine yaz ama bir de kendine bak “Ben neredeyim?” diye.
İslamcı camianın artık kendilerine şu sorunun cevabını vermeleri lâzım: “Niye olmuyor?” “Olmadı” değil. Bardakoğlu da bunu diyor. “Ya, olmadı”. Tamam, ama niye olmadı? “Niye?” sorusunun cevabını verirlerse, Türkiye buradan bir kurtuluşa gidebilir. “İnançtan vazgeçelim” demiyorum. Ben Müslüman bir adamım. İbadetimi de yaparım, inanırım. Sana zarar vermez benim Müslümanlığım. Ne zamana kadar? Toplumsal bir dayatma haline gelmeyene kadar. Toplumsal dayatma, toplumsal kural olmadığı müddetçe, isterse adam radikal olsun, isterse soft olsun, isterse gece-gündüz namazını kılsın, isterse çarşaf giysin, isterse sarık taksın, sana, dayatıcı, senin hayatını etkileyici bir şey haline gelmediği müddetçe… E buna karar vermemiz lazım artık. Müslümanlığı böyle yıllarca tartışamayız. Çok basit. O kadar basit ki. Bütün İslamcılar şunu diyecekler: “Laiklik berbat bir şekilde uygulandı. Ama bu laiklik, aynı zamanda bizim için de, Müslümanlık için de bir kurtuluş”. Yani, seküler hayatın tanzimi ve hayatın belli alanlarına dini katmamak. Buna da diyorlar ki: “Din toplumsaldır”. Ben zaten toplumsal olmasın demiyorum. Bireyler Müslüman olduğunda o toplum zaten Müslüman olur. Ben, birey olarak düzgün bir Müslüman olayım, sen de düzgün bir Müslüman ol, öbürü de çok düzgün bir Müslüman olsun. Biz bir araya geldiğimizde toplum oluyoruz zaten. Ama burada önemli olan, bireyin yaşaması. Peki, neden toplumsallaşmaması gerekiyor? Tekrar ediyorum, senin anladığın din başka, benimki başka, Bardakoğlu’nun başka, Cüppeli Ahmet’in başka.

Buradaki mesele, devletin, tek bir İslam yorumunu yukarıdan aşağıya dayatması.
Sadece devletin de değil. Cemaatlerin de. Mesela, Cübbeli Ahmet’i getir bir din otoritesi olarak kabul et Türkiye’de. Hayrettin Karaman kabul etmez. Aralarında kavga var, birbirlerine kâfir diyorlar neredeyse. İslamoğlu’yla, Cübbeli Ahmet birbirlerini kabul etmez. Diyelim, Mustafa İslamoğlu gelsin, Türkiye’de din otoritesi olsun. Hayrettin Karaman kabul etmez.

Otorite demişken; Mehmet Görmez’i niye hedefe koydular sence?
Hiç bilmiyorum.

Bilmeyenler için tekrarlayalım. TGRT Haber’de, Mehmet Görmez’in Fethullah Gülen’e yazdığı iddia edilen bir mektup okundu. Bu, muhalif bir yerde olsa, diyeceğiz ki…
Ben şöyle söyleyeyim. TGRT, Star, 24 TV, bunlar, havuz medyasının daha “Erdoğanist” olan ayağındalar. Yeni Şafak, daha İslamcı ayağında. Ama TGRT, Star, 24 TV, A Haber , “Erdoğanizm”i daha ön planda tutan taraftalar. TGRT kendi başına böyle bir şey yapmaz. Bu, TGRT’nin kararıyla ilgili bir şey değil. TGRT’nin öyle bir cesareti de yok.

Belki bir kaza olmuştur.
Hiç zannetmiyorum. Dikkat etmediğiniz, çok unutulmuş bir şey var. Bundan iki yıl önce Mehmet Görmez’i kim hedefe koydu?

Kim?
Sabah gazetesi.

Öyle mi? Hatırlamıyorum. Okumadığım için bilmiyorum.
Tabii. Diyanet’in aleyhine zehir zemberek bir kampanya yapıldı. Hem de Sabah gazetesinde. Kimin yaptığını da biliyorum. Cumhurbaşkanı’na gidip ağlayıp, “Beni ne hale koydular” dediğini biliyorum. “Bak benimle uğraşıyorlar” diye Cumhurbaşkanı’nın damadını şikâyet etti Cumhurbaşkanı’na.

Ama Diyanet şu anki devlet yapısında çok önemli bir konumda.
Tabii. Ama bu şöyle değildir; bu tip otoriter liderler için bütünüyle itibarlı bir eleman yoktur. Ona bir çentik atarlar, kendine gelir, bir toparlanır. Yani, “Bir dakika, abartma, Diyanet İşleri Başkanı’sın, tamam, ama bir kendine gel, toparlan” uyarısı mıydı? Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü oradaki editörün, TGRT yayın yönetmeninin yapacağı iş değil bu.

Bir sınır çizme yani.
Evet. Bir sınır çizmek.

Peki, Cumhurbaşkanı Ensar Vakfı’nda yaptığı konuşmada –aslında bu bizim konumuzla çok alâkalı– “15 yılda kültürel ve sosyal alanda bir şey yapmadık” dedi, değil mi?
Yaptı işte, Arena isimlerini değiştirmiş.

Bu hakikaten acayip bir şey. İslamî hareketin iktidara gelmeden önceki entelektüel, kültürel dinamizmiyle, iktidara geldikten sonraki…
Şimdi şöyle söyleyeyim. Belki okuyorsundur İslamcı yazarları Yeni Şafak’ta filan –adını vermeyeyim– çok serzenişte bulunuyorlar, “Biz niye kültür-sanat alanlarında yokuz? Burada geri kaldık. Bir medeniyet projemiz vardı, hiçbir yol katedemedik” diye. E çünkü sen köprü yapmaktan başka hiçbir şey yapamıyorsun ki. Yol, köprü… Varlığın orada. İnşaatçısın aslında. Peki, niye? Cumhurbaşkanı’nın dünkü itirafı, aslında bir şey. Zannediyor ki: “Yapamıyoruz”. Hani, zamanımız yok, vaktimiz yok, imkânımız yok, dikkatsizliğimizden. Hayır. Yapabilecek durumda değilsin, çünkü senin kafandaki o inanç yorumu, sanatla, teknolojiyle örtüşmüyor. Çünkü senin –sen derken, kurguladığı siyasî yaklaşımı kastediyorum– tek bir önceliğin var: Türkiye’de geleneksel bir Müslümanlık tasarlamak. “Çocuklar başını örtsün, gençler namazını kılsın, camiler dolsun, Kur’an Kurslarında Kur’an-ı Kerim öğrensinler, TRT’de Kur’an-ı Kerim yarışması yapayım, çok güzel okuyan sesler var”. Bu, lümpen bir Müslümanlık. Müslümanlığın en düşük, en kaba, en softa hali. Bunu getirdin Türkiye’nin tepesine koydun. Buradan sinema çıkmaz, sanat çıkmaz. “Çıkmıyor” demiyorum, çıkmaz. Tayyip Bey’in dikkat etmediği bir şey var: Bu siyasî yaklaşımdan iyi bir şey çıkmaz. Kültür diye bir şey yok orada. Mesela, nasıl bir tasavvurları var sinemayla ilgili? Kadının saç telinin gözükmesiyle uğraşan biri sinema yapamaz. Hâlâ kadının sesiyle uğraşan, hâlâ orada kalmış biri sinema filmi çekemez. Resmi put gören, evde portre asmayı günah kabul eden bir anlayış, sanatta mesafe katedemez. Çünkü oradalar hâlâ.
Biraz önce dedin ya: “Muhalifken, entelektüel birikim”. İslamcılığın muhalifken entelektüel birikiminin bir tek dinamizmi vardı: Muhalif olması; itiraz. “O öyle olmaz, bu böyle olmaz” çok güzel karşılığı olan bir şeydir. “Peki, nasıl olur?” diye sordun, çöktüler.

Kültürel anlamda bir şey üretememenin dışında, bir de varolanı, kültürel, hatta akademik…
Bütün kazanımları da yok ediyor.

Evet, çölleştiriyor.
Çölleştiriyor. Çünkü yerine koyacak yeni bir şeyi yok. Eskisiyle düşmanlığı var, itirazı var. “Bu böyle olmaz” deyip onu kaldırıyor. “E, peki yerine bir şey koy” diyorsun, bilmiyor. Niye bilmiyor? Çünkü inanç zaten bütün İslam dünyasının sorunudur. Çözemedikleri ve anlamadıkları bu. İnançla hayat arasında bağ yok, koptu. Gözünde canlansın diye şöyle anlatayım. İnanç köyden kalktı, şehre gitmek üzere bir mesafe katetti, ama kasabada kaldı. Bu tarafta şehir var, başka hayatlar var, teknolojinin yarattığı insanlar var, iletişim çağı, özgürlük var, bireysel yorumlar var. Ama senin inancın kaldı orada. Sen hâlâ “Faiz haramdır” diyorsun. Ama dünya sistemi diye bir şey var. Ona göre yorum yapman lazım. “Kadının sesi haramdır”… hâlâ oradasın. Sinema var, YouTube var, çocuklar izliyor. Film çekmen lazım. “Eve resim, portre asmayalım, haramdır” diyorsun. E, sanatta nasıl yol alacaksın? Bütün bunlara baktığında, Tayyip Bey’in kendine de itiraf edemediği bir şey var. Dinle bir mesafe katedemezsin. Din, bir vicdan hareketi olarak, insanın bireysel bir itaat, bireysel bir teşekkür, bireysel bir terbiye mekanizması olarak işe yarar. Onu alıp toplumsallaştırdığınızda, bırak iyi bir şey olmayı, çürütücü bir işleve dönüşüyor. “Ben toplumları bununla disipline edeyim, bununla terbiye edeyim” dediğin an, tam tersine bozucu bir işlev görüyor. Bu sadece bizde değil, Hıristiyan dünyasında da böyle. Hıristiyan dünyasının en kokuşmuş dönemi, dindarlığın en yüksek olduğu dönemdir. Ortaçağ işte. O yüzden de, ne yazık ki gidebilecekleri bir yol yok, bunu kabul etmeleri lâzım. Bu çok zordur belki. Bu tür İslamcılar, Akif Emre’nin cenazesi üzerine methiyeler düzen bütün İslamcılar, korkmasınlar. Zor değil, gerçekten zor değil. Bu bir iflastır. “Yanlış yaptım” de, korkma, “yanlış yaptık” de. “Biz Müslümanlığın toplumu birleştirici, bütünleştirici, işleri düzeltici bir işlevi olduğunu düşünüyorduk, ama değilmiş. Hatta geldiğimiz çağı, teknolojiyi, iletişimi bozucu işlevi varmış”. Buradan geçelim.
Niye seküler yasalar çıktı dünyada? Yetmiyor mu, mesela Kur’an-ı Kerim “Çalma!” diyor. E, sen çalıyorsun. “Başkasının hakkını yeme!” Yiyorsun.
Açlık grevindeki adamı hapse attılar, değil mi? Müslümanlığın insan hayatına bir nokta kadar etkisi olmuş olsaydı, öyle bir zalimlik yapamazlardı. Ben açlık grevini desteklemiyorum. Desteklediğim, o insanın sesinin duyulması. O insanlar bize bir şey söylüyor. “Haksız yere KHK ile beni attı. Atmakla da kalmadı, pasaportumu iptal etti, yurtdışına gidemiyorum. O da yetmedi, benim SGK’ma yazmış KHK ile atıldı diye, ben bir yerde iş bulamıyorum. Bana ‘Acından öl!’ diyor. Öyle mi? Peki, o zaman ben kamuoyunun önünde ölmek istiyorum acımdan. Bütün dünya acımdan öldüğümü izlesin”. “Peki, normaldir” diyorsun. Nokta kadar Müslümanlık terbiyesi diye bir şey varsa, Müslümanlığın o vaazında –Ömer Dinçer’in de söylediği itikatta, amelde– bütün o vaazın neticesinde söylenen, “vicdanlı ol”, “insan ol”, “başkasının hakkını yeme”, “zalimlik yapma”; bütün bunlar bir insanın karakterine, kişiliğine nokta kadar etki etmiş olsaydı, öyle bir şey yapamazlardı.

Tam burada “vicdan” kısmına girmiş olduk. Ben geçenlerde İslamcılık konusuyla ilgili bir yayında söyledim. İslamcılığın en büyük iddiası, özellikle sola karşı, “adalet”ti. Çünkü orada haklardan ziyade, kulların görevleri vardır, ama önemli olan, İslam dini adaleti sağlar. İktidar partisinin de adı “Adalet”. Şu anda Türkiye’nin en fazla yokluğunu çektiği şey, adalet.
Bugün Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yazdığı KHK’dan ihraç edilmiş bir tıp prof.’u var, yazıyı okudun mu bilmiyorum. Adam yaşayan bir ölü haline gelmiş. Ailesinin durumunu, yaşadıklarını anlatıyor ve böyle yüzlerce, binlerce insan var ve acayip bir zulüm var.

Zulüm var ve bunu sabah akşam televizyonlardan, medyadan din vaazı yapan insanlar yapıyor. Senin Müslümanlığını beğenmeyen, benim Müslümanlığıma burun kıvıran, üstelik Türkiye’de kendini herkesten daha Müslüman kabul eden insanlar yapıyor bunu. Müslümanlığı yok ettiler. Farkında değiller.

Farkındalar belki de.
Ali Bardakoğlu’nun söylediği de bu, değil mi? Müslümanlık yok oldu. Şu anda var olan, Müslümanlık değil. Lümpen bir din soslu başka bir şey var. Müslümanlık, insanların kalbinden sökülüp atıldı. O inanca olan saygı, hürmet yok edildi. İtibar bütünüyle bitti.
İki gün önce, yurtdışından AK Parti Kongresi’ne gelmiş biriyle karşılaştım uçakta. Geldi yanıma, “Çok perişanız Levent Bey, çok üzgünüm”. Yurtdışından Ak Parti Kongresi’ne gelmiş, üst düzey biri. “Biz böyle değildik, biz bunları söylemedik, nasıl yaptılar?” Hem bunları söylüyor, ama aynı zamanda kongreye gelecek kadar da bir bağlılığı var.
Müslümanlığı yok ettiler. İnsanlar ezandan huşu almıyor, Ramazan’ın tadı yok. Ritüellerin hiçbirinin tadı yok. Çünkü o ritüellere baktığında bu zalimliği görüyor. Bir taraftan bu, bir taraftan on binlerce insanı açlığa mahkûm etmişsin, duymuyorsun. O kadar da pervasızca ki; açlık grevindeki bir adama bir iftirayla çıkıp DHKP-C üyesi diyorsun. DHKP-C üyesiyse şimdiye kadar niye sesin çıkmıyordu? Velev ki DHKP-C üyesi olsun, velev ki bir örgüt üyesi olsun. Adam “insan hakkı”nı talep ediyor. Çünkü İslam’ın temelinde bu var. Bir haksızlık olduğunda, komşun Yahudi de olsa, Peygamber karar verir –çünkü o zaman Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar arasında savaş var– ‘’adalet neyse ona göre hükmedeceksin’’ diye tonlarca örneği var bunun. Tam da aynı noktaya geliyoruz. Etki etmiyor sana. “Din, güzel ahlâktır” sözünün sözden başka bir karşılığı yok. Âyetlerdeki “Çalmayın” sözünün sözden başka bir karşılığı yok. Bireysel olarak sana etki edebilir. Bireysel olarak bana da etki edebilir. “Edebilir” diyorum, yüzde yüz edecek diye bir kural yok. Etmediği için bu haldeyiz zaten.
Ben şöyle bir benzetme yapıyorum. Yıllardır, Müslüman toplumlara demişler ki: “Şöyle bir ilaç var, bunu içersen midene çok iyi gelir”. İçiyoruz, içiyoruz, midemiz daha da bozuluyor. Biri de çıkıp demiyor ki “Ya, bu ilaç bizim midemiz için değil, başka bir yerimiz için, ya da bu ilaçta bir sorun var”. Kimse bunu söylemiyor. İlacı kullanan bin kişiden 990’ı sorunlu. 10 tanesinde, o da zaten büyük ihtimalle kişisel etkisi vardır. Bu ilacı kullanan 990 kişide sorun var. Ya diyeceksin ki: “Demek ki bu ilaç mideyle değil, başka bir yerle alâkalıymış”. Ya da, bu ilaçta sorun var.
Çözümü basit. Şöyle zannediyorlar: “Dinde reform gerekli”. Başaramayız. “Din adamları bir araya gelip yeni bir yorum çıkaracaklar”. Başaramayız. Bizim bunun altından kalkma şansımız yok. O dönemi geçirdik. Teknoloji ve iletişim çağındayız. Artık daha dinamik toplumlar var. Türkiye’deki bir din adamı grubunun, diyelim, Müslüman dünyasının öbür din adamı grubunun yapacağı yeni bir yorum, yeni bir reform, dinin yeni anlaşılma şeklinin kabul görme şansı yok. O yüzden, yapılabilecek tek bir şey var: Dini alıp saygılı bir şekilde bireyin hayatına koyup, toplumsal ilişkilerin dışında tutmaktır. Ticarette, eğitimde, devlet yönetiminde, dine başvurmadan seküler mantıkla hayatı sürdürmek. Öbür türlü olmuyor. Olmadığı için Osmanlı yıkıldı zaten. Bunu sanki ilk defa biz yaşıyormuşuz gibi.

Peki Levent, şunu da biraz konuşalım, çok fazla vaktimiz kalmadı. Sen yazılarına da ara verdin bir müddet, bayrama kadar. Seninle en son referandum sonrasında konuştuğumuzda, sen birtakım öneriler getirmiştin. Bence en önemlisi, bir an önce bir ortak aday tespiti yapılıp 2019’a hazırlanmak — eğer tarih buysa, belki daha önce olur. O zamandan bu zamana bu konu bayağı tartışıldı diye biliyorum. Gözlemlerin nedir? Ne tür gelişmeler var? Ne tür tepkiler aldın?
Bir kere, çok toplantı yapılıyor şu anda, fakat bir türlü somuta inemiyoruz. Ben de çok katılıyorum bu toplantılara. Mesela dün Hatay’daydım. Hatay’ın bütün sivil toplum örgütleriyle oturduk, dertleştik, konuştuk, “Nasıl yapılması lazım? Ne yapılması lazım?” diye.
Fakat Türkiye’nin en büyük tehlikesi şu anda –bu son yazımda da bunu vurguladım– bir kanıksama var, sanki normalmiş gibi bu olaylar. Sanki bir Cumhurbaşkanı bir partinin genel başkanı olur, oradan demokrasi gelirmiş. Sanki AK Parti’nin MKYK’sında Ahmet değil de Hüseyin olursa, bir işe yararmış, bir katkısı olurmuş. Sanki Avrupa Birliği ile arasını düzeltiyor, sanki oradan tekrar bir daha demokrasi gelir mi… Bunlar bizi kanıksatıyor aslında. Sonuçta süratli bir şekilde bir parti devletine doğru gidiyoruz. Geçen hafta Meclis’te HSYK üyeleri seçildi. Mesela, hukuktan anlamayan, sadece Bahçeli’nin avukatı olmakla ünlü bir hanımefendi seçilmiş. Tamamen bir parti devleti.
Şu anda yargının görüntüsü: İktidarın hoşuna gitmeyen kararları veren hâkimleri FETÖ’cü diye tutukluyorlar. Bu kadar basit. Bir hâkim kendi inisiyatifiyle Kadri Gürsel’i bırakacak durumda değil artık. Bu, açık bir tablo. Bıraktığı an kendisini hapiste bulur.
Bütün bunlara baktığımızda, korkunç bir noktaya gidiyor ülke. Peki, muhalefet ne yapacak? Ben bütün bu konuşmalara, Deniz Baykal’ın başlattığı o saçma sapan tartışmalara bakıyorum. Muhalefetle de çok görüşüyorum, konuşuyoruz, toplantılara gidiyoruz. Kemal Bey’le de görüştüm bu süre zarfında, onların toplantılarına gittim. Siyasetin bütününü tasfiye edecek bir yöntemin ortaya çıkması lazım. Bu siyasî anlayış sorunu sadece Tayyip Erdoğan’da değil, muhalefette de var. Muhalefet de hâlâ olup bitenin farkında değil. “Bir şekilde biz Meclis’e gireriz, % 25’imizi alırız, çark döner, biz devam ederiz.” Böyle bir şey yok. O yüzden, sivil toplum şu an daha aktif. Akademisyenler, yazarlar, gazeteciler, her türden, her görüşten insanlar bir araya gelip konuşuyorlar. Bir an önce yol katetmemiz lazım. Bir an önce topluma inmek lazım. Öyle uzaktan, aday belirlemeyle olabilecek bir şey değil. Toplumun dinamizmini kabartmamız gerekiyor. Toplumu işin içine katmak lazım. Edirne’deki, Bağcılar’daki, Konya’daki, Diyarbakır’daki, Şırnak’taki insanın şunu hissetmesi lazım: Eğer elimi taşın altına koymazsam, ülke gidiyor. Yani, bir kurtarıcı gelecek, ülkeyi kurtarıp size “buyurun” diyecek. Böyle bir şey yok. Hep beraber, yeni bir siyasî anlayış getirecek bir yaklaşım içinde olmamız gerekiyor. Peki, oraya doğru gider mi? Önünde sonunda gidecek, bir mecburiyet var.
Bizim, yani buradaki % 49’un en büyük sorunu şu. Biz diyoruz ki: “Bu bir demokrasi ve özgürlük mücadelesidir”. % 49 bunun temsilcisi gibi duruyor. Aslında bu, şu anlama gelmiyor: % 49’un hepsi demokrat, % 51’in hepsi baskıcı değil. Ben eminim ki, % 51’in içinde de çok güzel, çok düzgün insanlar var. % 49’un içinde yan yana durmayacağım insanlar da var. Burada en büyük sorun şu: % 49’un içindeki siyasî aktörler, demokrasi mücadelesi verirken kendileri demokrat değiller. Öyle bir sorun var. Niye herkeste “Acaba bunlar bir araya gelir mi?” endişesi var? Demokrat olmadıkları için. “MHP’li muhaliflerle HDP bir araya gelir mi?” sorusunu soruyoruz, çünkü ikisinin de demokrat olmadığını biliyoruz. “CHP, HDP’yi ziyaret edecek mi, etmeyecek mi?” günlerdir bu tartışılıyor. Ne demek bu ya? Demokratsan edeceksin. 6 milyon oy almış bu adam. Aktörler demokrat olmadıkları için, bütünlük, bir araya gelme zorlaşıyor.
Ben de diyorum ki: Öyle bir iş yapılması gerekiyor ki, toplum el koyacak, bütününü tasfiye edecek. Biz, sivil toplum olarak her birimiz, gazetecisi, aydını, aktif olacağız. Topluma gideceğiz, konferanslar vereceğiz, söyleşiler yapacağız, dertleşeceğiz, anlatacağız. Bizim yüz yıllık bir hastalığımız var. Bu sadece Tayyip Erdoğan’la olan bir şey değil. “Kutuplaşma çok arttı” diyorlar. Kutuplaşma 28 Şubat’ta yok muydu? Ondan önce Alevilere yok muydu? Ondan önce solcusuna yok muydu? Solcuları astılar, yaktılar. Kürtlere yok muydu kutuplaşma? Herkese vardı. Her daim var. Her daim birine bir ötekileştirme var. Şu anda dışlanan, pastanın büyük kısmı olduğu için çok ses çıkıyor. Daha önce küçükler dışlanıyordu, ses çıkmıyordu. O yüzden, bu anlayışı bütünüyle tasfiye edecek yepyeni bir şeyin ortaya koyulması lazım. Aktörlerin demokrat olması lazım. Geçen hafta bunu Kemal Bey’in yüzüne söyledim: “Artık sözle toplumu ikna edemezsiniz. Somut anayasa yazacaksınız. O anayasada Kürtler kendilerini görecekler. O anayasada Aleviler, başörtülüler kendini görecek. O anayasada toplumun bütün kesimleri ‘ben varım bu anayasada’ diyecek. Sözle kandıramazsanız, artık geçti. O anayasanın yapılması lazım.”
Ama işin kötü yanı şu: Şu anda Meclis’teki partilerden lokomotif olacak kimse yok. Öyle bir durumdayız ki, mesela, CHP lokomotif olduğunda kaybederiz. CHP’nin ancak itici güç olması gerekiyor. Aynen Anayasa değişikliği referandumda olduğu gibi bir itici güç. Peki o nasıl formüle edilecek? Bunlar konuşuluyor. Yani, sadece bir aday mı çıkması doğru, yoksa farklı farklı adaylar çıkıp ikinci tura bıraktırmak, sonra oradan mecburi bir birliktelik mi daha doğru, bütün bunlar tartışılıyor. Ama geç kalıyoruz.
Benim tezim: Muhalefet –muhalefetten kastım, partiler değil, sivil toplumu da kastetmiyorum, toplumun muhalif kesimini kastediyorum–, toplumun muhalif kesimi % 51’le bir an önce konuşmayı, duygu bağı kurmayı, ülkenin gidişatının onu ne kadar etkileyeceğini anlatıp, 2019’u beklemeden Tayyip Erdoğan’ı seçime zorlamak. O özgüveni kazanacak, çıkıp diyecekler ki: “Biz 2019’u beklemiyoruz, sen ülkeyi mahvediyorsun. Bu anayasa, bu ‘tek-adam rejimi’ ülkeyi çürütüyor, o yüzden 2019’u beklemeyiz, bir an önce seçim isteriz.” 2019’un başı, 2018’in sonu, her neyse. Ama bunu yapabilmek, böyle salon toplantılarıyla olmaz. Dolaşmamız lazım. Şehir, şehir dolaşmamız, kapı kapı gitmemiz, anlatmamız lazım. Şu da değil: Ak Partililere “Partini bırak bize gel” diyemeyiz. AK Partililere şunu dememiz lazım: “Sen de el at, senin de olduğun yeni bir ülke kuralım.” Alevi’sine: “Sen de el at, şu masanın başında herkesin olduğu yepyeni bir ülke yaratalım.”

Bu senin söylediğin hususta bence en çarpıcı yön şu: “Hayır Bloğu” diye adlandırılan kesimdeki tartışma, daha çok, “o bloğu nasıl bir arada tutarız?” tartışmasıyken, sen, “öteki tarafa nasıl ulaşabiliriz?”den bahsediyorsun.
Tabii. Oraya alışmamız gerekiyor. Bunu bir arada tutmanın bir faydası yok. Bak şimdi. Hile meseleleri konuşuluyor. Hepimizin gözünün önünde oldu hile, değil mi? İşimiz çok zor. O kadar zor ki. 2019’da hile mi yapılacak? Diyelim, seçimi aldın. Sonucun ne olacağını, nasıl davranacağını bilmiyorsun. O yüzden diyorum ki, toplumun bütününü işin içine katarak o kadar dinamizm kazandıracak ki, öbür taraf yanlış bir şey yapmaktan çekinecek. Bunu sağlamanın yolu, AK Partilileri işin içine katmaktan geçiyor.
Tekrar ediyorum. Hep söylüyorum, kimileri kızıyor buna. AK Parti seçmeninin en az yarısı, bu ülkeyi diğerlerinden daha az sevmiyor. Hepsi seviyor da, demokrasi olsun, barış olsun, özgülük olsun, onlar da bunu istiyorlar. Beraber yaşayalım, huzur içinde olalım, çalınmasın, çırpılmasın, başkasının hakkı yenmesin. Sadece, nasıl ki kamplaşma olmuş, nasıl ki CHP’ye mecburiyetten oy vermiş olanlar varsa, mecburiyetten AK Parti’ye oy verenler de var. Mecburiyetten HDP’ye oy verenler varsa, mecburiyetten MHP’ye oy verenler de var. Bu % 49’un şöyle bir avantajı var. Bu % 49 zaten birbirlerine mecburlar, başka şansları yok. Tek başlarına kaldıklarında tasfiye oluyorlar. Siyaset tasfiye oldu.
Diyelim ki, HDP, MHP’li muhaliflerle ittifak yapmasın. Peki, yapma. Ne yapacaksın? Kumda oynarsın sonra. Çünkü Meclis’in bir kıymeti yok ki. Senin ülke yönetimine etki edebilmen için o sevmediğin adamla anlaşman lazım. Ben de diyorum ki: Bu bir mecburiyet olmasın, isteyerek olsun. Olmak zorunda. Demokratlık bunu gerektiriyor. Demokrat bir adam artık lafını eğip bükemez. Kürtlerin talebini oturup tartışacaksın. Dayatmayı demiyorum. Tartışacaksın. Neyi? Mesela başörtülü hâkim meselesi. “Ben başörtüsü serbestliğini savunuyorum ama başörtülü hâkim çok zoruma gidiyor.” Gitmesin kardeşim, kabul edeceksin. Öbürü, “Ama ben anadili nasıl vereyim?” Vereceksin. “Ya, Cemevi de olmaz ki.” Sana ne? Kabul edeceksin. Artık dünya bu noktaya geldi. Açacaksın Diyanet’te bir daire başkanlığı, Cemevi’nden sorumluluğu ona vereceksin, bitecek. Mutlu edeceksin.

Peki, son olarak…
Tamam, geliyorum. Bunu herkes kabul edecek. Bu kabulün sonunda, o % 49’un % 51’i ikna etmesi lazım. “Hayır arkadaş, biz kötü bir şey istemiyoruz ki. Biz AK Partililerin de huzur içinde yaşamasını istiyoruz.”
Bugünkü yazımda var. Açlık sınırı açıklandı Türkiye’de, gördün mü? 1518TL. Asgari ücret ne kadar? 1500TL. AK Parti seçmeninin önemli bir kısmı açlık sınırında. Çünkü “Evet” ve “Hayır” oylarına baktığımızda, daha çok yoksul kesimler “Evet” oyu verdi. O yoksul kesimlerin “Evet” oyu vermesinin nedenini anlıyorum. Nedir o biliyor musun? “Bir ekmeğimiz var, belki onu da kaybederiz bu adam giderse.” Gidip ona umut vermemiz lazım; “Senin ekmeğin küçük, bunu daha büyütmemiz gerekiyor. Sen niye açlık sınırında yaşayasın? Bak, bu özgürlükle çok irtibatlı. Eğer özgür bir ülke olmazsa, yatırım olmaz. Özgür bir ülke olmazsa, rekabet olmaz. Rekabet olmazsa, senin 1.500TL yarın olacak 500TL.” Bunu topluma anlatmamız lazım.

Son olarak şunu sorayım: İsimler telaffuz ediliyor. Senin de adın telaffuz ediliyor. Bunu daha önce sormuştum ama bir daha sormuş olayım. Mesela, Metin Feyzioğlu’nun ismini birileri telaffuz ediyor. Ben şahsen yadırgadım.
Yadırgatıcı gelmesinin sebebi şu: Ben Metin Feyzioğlu’yla tanışıyorum, çok da severim, çok düzgün, saygın birisi. Tabii ki katılmadığım görüşleri var. Görüşlerine yüzde yüz katılacağımız insan olmaz. Metin Bey’in görüşlerinin, diyelim % 50’sine katılırım. Atıyorum, Selahattin Demirtaş’ın görüşlerinin % 60’ına katılırım, Kemal Bey’in görüşlerinin % 20’sine katılırım. Onlar da benim görüşlerimin hepsine katılmazlar. Ama önemli olan insanın duruşudur. Benim bakıp gördüğüm, düzgün bir adam.
Bize yadırgatıcı gelen şu: Teklif eden yadırgatıcı geldi. Ben de çok yadırgadım. Teklif eden, kendinden olanı teklif etmez. Çünkü kıymeti yok. Mesela, bana “Kimi Cumhurbaşkanı adayı olarak görmek istiyorsun?” diye sorsalar, ben İslamcılığa devam ediyor olsam, “Benim Cumhurbaşkanı adayım Abdullah Gül” derim. Misal söylüyorum. Kıymeti yok ki bunun. Toplumun öteki tarafı diyor ki: “Bir dakika, niye senden? Niye senden olsun, sebep ne?” O yüzden kıymetli olmadı.
Mesela, Metin Feyzioğlu’nu, diyelim ki bir İslamcı önermiş olsa, çok kıymetli olur. Ya da bir solcuyu, muhafazakâr sağcı bir MHP’li önerse… Mesela, Meral Akşener çıkıp dese ki: “Benim Cumhurbaşkanı adayım Selahattin Demirtaş”. Gündem yaratır değil mi? Olağanüstü bir şey olur. Ya da bir HDP’li biri çıkıp dese ki: “Bizim Cumhurbaşkanı adayımız Meral Akşener.” Ne kadar kıymetli olur. Ancak böyle olursa biz bir yerde buluşabiliriz. Yoksa sen kendinden olanı niye öneriyorsun? Bırak da başkaları önersin.
Adaylık meselesine gelince: Tekrar edeyim. Şu anda benim ne adaylık iddiam var, ne de aklımdan böyle bir şey geçiyor. Ben işimi yapıyorum. Ben gideceğim, konuşacağım, çalışacağım, insanlara anlatacağım. Türkiye’ye demokrasi gelsin. O demokrasiyi kim getirecekse getirsin. Yani, “Ben çıkayım, aday olayım, iddiayla ortaya çıkayım”, bu saikle hiçbir şey yapmıyorum. Bu saikle yapacak olsam, CHP’ye göz kırparım, HDP’ye göz kırparım, MHP’ye göz kırparım. Ama ben hiç kimseye göz kırpmıyorum. Dikkat edersen hem yazılarımda, hem tweet’lerimde, bir gün CHP’ye söylenmesi gerekeni söylüyorum. Öbür gün HDP’ye söylüyorum. Yani bir adaylık hassasiyetiyle “Acaba aday olursam MHP’li muhaliflerin desteğini alır mıyım? Acaba CHP’lilerin desteğini alır mıyım?” gibi bir derdim yok. “Ben sözümü esirgeyeyim, söylenmesi gerekenleri söylemeyeyim, Atatürkçüleri küstürmeyeyim, Kürtleri küstürmeyeyim”, böyle bir durumum yok. Ben herkese söylenmesi gerekenleri söylüyorum. Çünkü biz artık yalan söyleyerek bir yere varamayız, böyle kandıramayız birbirimizi. “Ya tamam, geldiğimizde bakarız, Kürtlere de bir şeyler düşünürüz”. Böyle bir şey yok. Açık açık söyleyeceksin Kürtlere. “Arkadaş, biz bugüne kadar sana haksızlık ettik, yanlış yaptık. Bundan sonra sen mutlu olmazsan, bu ülke mutlu olmaz” anlayışını kabul edeceksin. Aleviler için de, çalıştaymış, rapormuş… Ne çalıştayı? İnsanların bir tane talebi var, niye yapmıyorsun? Yapacaksın.
Atatürkçülerin hassasiyeti zaten belli: Laiklik. Ben İslamcılıktan gelmeme rağmen, laikliği gayet özgüvenle savunuyorum. Çünkü mantığını oturtuyorum. Biraz önce konuştuğumuz konu. Benim hayat tecrübem, bana “Laiklik olmazsa batarız”ı öğretti. Batıyoruz. Ortadoğu’daki 56 Müslüman ülkenin batmış olması tesadüf olamaz. Türkiye’de de laiklik doğru dürüst uygulanmadığı için batıyoruz. Türkiye’de gerçek anlamıyla uygulanmış olsaydı, hem bugün bu kadar rezil olmazdık, hem de daha derli toplu olurduk. Müslümanlık kötü uygulanıyor, istismar ediliyor diye vazgeçiyor muyuz Müslümanlıktan? IŞİD kafa kesiyor diye vazgeçiyor muyuz? Cübbeli Ahmet soytarılık yapıyor, dini pazarlıyor diye vazgeçiyor muyuz? Hayır. Geçmişte birileri laikliği istismar etti diye vazgeçemeyiz. Laikliği temel felsefe olarak görmek gerektiğini söylüyorum, çok kutsamak için söylemiyorum. İnanç, toplumsal norm haline getirilmemeli. Bunu, tam da Müslümanlık için, dindarların, muhafazakârların yüksek sesle söylemeleri lazım.
O yüzden, mesele, evet, şu anda çok isim dolaşıyor. Benimle ilgili de, sağolsunlar, okurlarımın iltifatı diyorum ben buna, ama benim öyle bir çabam yok, öyle bir hırsım, öyle bir niyetim yok. Benim için tamamen esas olan ülkedir. Ve şu: Ben “Tayyip Erdoğan gitsin, Kemal Kılıçdaroğlu gelsin” diyenlerden değilim. “Tayyip Erdoğan gitsin, Metin Feyzioğlu gelsin” diyenlerden de değilim. Hatta “Tayyip Erdoğan gitsin, Levent Gültekin gelsin” diyenlerden de değilim. Ben bütününün tasfiyesinden yanayım. Siyaset anlayışının. Yani, Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan siyaset anlayışının bütünüyle tasfiyesinden yanayım. Nedir o? Bu, inanç, mezhep, köken sorunlarını üç günde halledip, artık eğitime, sanata –Cumhurbaşkanı’nın söylediği kültür meselesi var ya– yönelmemiz gerekiyor. “Biz niye teknolojide yokuz?” sorusunu sormamız lazım. “Biz niye insan gibi eğitim veremiyoruz?” “Bizim şehirlerimiz, yollarımız niye berbat?” “Bizim şehirlerimiz niye gecekonduya teslim oldu?” “Biz dünyada niye yokuz?” Hiçbir alanda bir markan, bir ürettiğin değerin, bir ahlâkî standartın, bir toplumun, bir ülken yok. Bunları konuşmamız lazım. Bunu konuşacak siyaset anlayışı bugünkü muhalefet değil. Hiçbiri değil. O kadar üzgünüm ki, konuşamıyorum. Yani, şöyle konuşamıyorum; O kadar çok şey görüyorum ki, söylesem fitneyi büyütürüm diye söylemiyorum. Ama şunu biliyorum ki, muhalefet iktidardan daha berbat durumda, dökülüyor. İç çatışmaları, mezhep kavgaları, kimlik, ideoloji kavgaları AK Parti’yi aratacak düzeyde. AK Parti’de bir lider var, kesmiş atmış, “Karışmayın, tekkeye mürit aramıyoruz, saçmalamayın” deyip, kesip attı. Ama muhalefette lider de yok. O oradan başka bir şey söylüyor. Öteki, mezhep ileri sürüyor. Öbürü, başka bir ideoloji öne sürüyor. İnanılmaz. O yüzden, bütününün tasfiye edilmesi, çöpe atılması lazım. Solcunun yenisi, Atatürkçünün yenisi, Alevinin, Kürdün yenisi, yepyeni, daha demokrat, pırıl pırıl gençler, gelip diyeceğiz ki: “Mahvettiniz ülkeyi, hep beraber yeni bir ülke kuruyoruz”. “Geleceğiz” derken, siyasî anlamda söylemiyorum. Biri, yazar olarak gelir, ben gazeteci olarak gelirim, bir başkası aydın olarak gelir. İçimizden bir grup da, çıkıp der ki: “Biz de siyaseten varız bu işin içinde, biz de siyaseti toparlayacağız”. Türkiye’nin bütünüyle kabuk değiştirmesi lazım. Medyanın tasfiye olması lazım. Şu anlamda söylüyorum: Eski medya kötüydü, yenisi daha berbat oldu. Biz bunları istemiyoruz. Biz, gerçekten kamusal faydayı gözetecek bir medya anlayışı istiyoruz. Yargı dahil, hepsinin bütünüyle düzeltilmesi lazım.

Burada noktayı koyalım.
Teşekkür ederim.

Levent Gültekin’le yine 50 dakika konuşmuşuz. Bayağı yoğun bir yayın oldu. Kısa bir süre içerisinde sayfamızda olacak. Levent, bir müddet, bayrama kadar yok. Öyle değil mi?
Yokum.

Bayramdan sonra yazmaya devam edecek. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de, bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.
Ben de çok teşekkür ederim.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus