ABD, Rusya ve AB arasında Türkiye

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/325714452″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Dünya çok ilginç bir dönemden geçiyor. Dünya düzeni olduğu kadarıyla yenilenmekte. İlişkiler, güç dengeleri çok değişiyor. Bunda da birinci derecede etkili olan Donald Trump’ın ABD başkanı seçilmesi ve ardından kampanya döneminde vaat ettiği şeylerin bir kısmını hayata geçiriyor olması. Bunun yakın zamanda bir örneğini NATO Zirvesi’nde ve arkasından yapılan G7 Zirvesi’nde gördük. Orada, Avrupa’yla, AB ülkeleriyle olan ilişkilerinde ciddi kırılganlıklar olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Ardından dün de Paris İklim Anlaşması’ndan çıkarttı ABD’yi. Bu da çok ciddi bir şekilde dünyadaki dengeleri değiştirebilecek bir olay. Çünkü bu anlaşma gerçekten çok önemliydi ve Obama da bu anlaşmaya inanarak dahil olmuştu. Trump seçim öncesinde bu yaptığını vaat etmişti, ama bunu gerçekleştiremeyeceği düşünülüyordu. Nitekim Trump’ın bazı vaatlerini gerçekleştiremediğini gördük. Ama bunu yaptı. Bu aslında önemsiz gibi görülebilir. Ama çok ciddi bir meydan okuyuş ve varolan dengeleri çok sarsabilecek bir meydan okuyuş. Buna en son NATO ve G7 Zirvesi’nde Avrupa ülkeleriyle yaşanan gerginlikler de eklenince transatlantik ilişkilerde çok büyük değişimler olabilir.

Amerikan müesses nizamının tepkisi

Tabii burada şunu hep akılda tutmak gerekiyor: Trump Amerika’daki müesses nizamın –İngilizce deyimiyle establishment’ın– itirazlarına rağmen bunları yapmaya çalışıyor. Bu müesses nizam Trump’a direnebilir ve Trump’ı belli anlamlarda etkisizleştirebilir. Hatta görevden alınması bile söz konusu olabilir. Şu anda çoktan telaffuz edilmeye başlandı. Gerçekleşmesi zor gibi görülüyor, ancak özellikle Rusya’yla ilişkileri konusundaki iddialar, seçim öncesi ve seçim sonrası kurulan, Trump’ın yakın çevresinin –ki sağ kolu sayılan damadı da bunlardan birisi– Rus yetkililerle kurmuş olduğu ilişkiler vs., bütün bunlardan dolayı Trump’a yönelik olarak içeriden büyük bir direnç gelebilir. Ama şu haliyle ABD’nin seçilmiş başkanı olarak Trump, ABD’nin yakın bir zamana kadar uyguladığı birtakım küresel politikalarda önemli değişikliklere gidiyor ve bundan en çok da memnun olanın görüldüğü kadarıyla Rusya olduğunu anlıyoruz.
Nitekim baştan itibaren Trump’la Rusya’nın ve Putin’in ilişkileri hep gündemde. Kendisi de kampanya sırasında bu konuda çok pozitif şeyler söylemişti Putin’le ilgili olarak. Dışişleri Bakanı Lavrov’la görüştü. Rusya’ya ilişkin olarak çok sert birtakım tutumlar almadı. Amerikan medyası çok ciddi bir şekilde eski devlet çalışanlarından ve hâlâ görevde olan çalışanlardan, kritik yerlerdeki birtakım bürokratlardan sızma haberlerle Trump’ı çok ciddi bir şekilde köşeye sıkıştırıyor. En son iddialardan birisi de Trump’ın iktidara gelir gelmez Rusya’ya Ukrayna nedeniyle uygulanan yaptırımların kaldırılması ya da esnetilmesi konusunda hazırlıklar yapılması için talimat verdiği yolunda. Bu da önümüzdeki günlerde çokça konuşulacak bir şey ve Trump’ın Rusya’yla ilişkileri çok ciddi bir şekilde gündemde olacak. Bir şey daha eklenmiş olacak böylece.

Erdoğan’ın hesap hatası

Her halükârda dengeler çok değişiyor. Burada yalnız şöyle bir husus var ki Türkiye, Ankara, AKP iktidarı, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ülkeyi yönetenlerin yaptığı en büyük hesap hatalarından birisi şuydu: İngiltere’de Brexit, ardından Trump’ın seçilmesi tüm dünyada sağ popülizmin yükselişi olarak görüldü. Demokrasi ve küresel değerlerden uzaklaşıp daha otoriter sistemlere doğru bir gidişat olduğu şeklinde yorumlandı ve bunun devamının Avrupa’da gelmesi beklendi. Avusturya’da cumhurbaşkanlığı seçiminde bu beklendi, olmadı. Hollanda’da aşırı sağın ciddi bir şekilde seçimlerde güçlü olması beklendi, gerçekleşmedi. Fransa’da Macron çökmüş olan merkez sağ ve merkez solun içinden ikisini birden kapsayacak şekilde yeni bir umut olarak demokratik ve küresel değerlerin savunucusu olarak genç yaşta işbaşına geldi. Ve son dönemde iyice öne çıkan Almanya Şansölyesi Angela Merkel de beklenenin aksine Eylül’de yapılacak seçimler için, yapılan eyalet önseçimlerinin çoğunda oylarını artırarak güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla Brexit ve Trump’ın seçilmesinin ardından bunun sağ popülizm için bir domino etkisi yaratacağı yolundaki teoriler geçersiz oldu. Hatta çökeceği tahmin edilen –ki hatırlayacaksınız referandum öncesi Avrupa’yla Ankara’nın (özellikle Hollanda’yla ama sadece Hollanda’ya değil, Almanya ve diğer ülkeler de vardı) girişilen savaşta, kavgada– genellikle Ankara’da şöyle değerlendirmeler yapılıyordu hükümet yetkilileri tarafından: Zaten AB dağılıyor, zaten AB diye bir şey kalmıyor. Çünkü bu kavgaların sonucunda Türkiye’nin AB macerasının sonlanabileceği uyarısı üzerine bu söyleniyordu. Yeni bir düzen ve düzensizlik çıkacağı akıl yürütmesiyle, öngörüsüyle hareket ediliyordu. Ancak şimdi bakıyoruz ki Brexit ve Trump’ın seçilmesi Avrupa’da domino etkisi yaratmak bir yana, Avrupa değerlerinin daha fazla savunulması yolunda Avrupa’yı daha güçlü kılar hale geldi. Özellikle Fransa ve Almanya –Almanya tabii daha öne çıkıyor– liderliğinde böyle bir yükseliş var.
Nitekim en son NATO Zirvesi için gittiği Brüksel’de Cumhurbaşkanı Erdoğan AB yetkilileriyle görüştükten sonra geçmişin geçmişte kalması gerektiğini ve Türkiye’nin AB ile yoluna devam etmek istediğini söylemiş ve bir takvimde anlaşıldığını açıklamıştı. Daha sonra AB yetkilileri olumlu bir görüşmenin olduğunu ama ortada bir takvim olmadığını söylemişlerdi.

NATO çatırdıyor

Buradan şunu söylemeye çalışıyorum: Türkiye AB’nin dağılmakta olduğu, etkisizleşeceği şeklindeki hesapta yanıldığını hızlı bir şekilde anladı. Buna benzer hesaplar yapanlar anladı. Tabii ki Brexit’ten ve Trump’tan sonra ve bunlara paralel olarak Rusya’nın güçlenmesiyle birlikte Avrupa’nın kendi içerisinde tekrar güçlü bir şekilde yeni bir Avrupa inşası, AB’nin kendini yeniden yapılandırması çok da kolay olmayacak. Özellikle güvenlik açısından çok ciddi bir mesele var. O da AB ülkelerinin hâlâ NATO’ya çok ciddi bir şekilde bağımlı olduğu ve NATO’nun da esas gücünün her anlamıyla ABD olduğu. Yani NATO’daki bir çatlama –ki şu anda bir çatırdama var–, bu bir kopmaya yol açar mı? Eğer NATO’da bir kopuş olursa, NATO’da dağılma gibi bir şey olursa o zaman gerçekten dünyanın dengeleri iyice değişecektir. Ve Avrupa’nın burada kendi ortak güvenliğini sağlama konusunda ne yapabileceği çok ciddi bir soru işareti olarak önümüzde duruyor.
Ancak şu haliyle baktığımız zaman Avrupa yok olmuyor. Avrupa bütün yaşanan olumsuzluklara rağmen kendini yeniden yapılandırma yolunda kendi tazeliyor diyelim, tazelemeye çalışıyor. Bu anlamda da Almanya ve Fransa tekrar iki önemli güç olarak bunun taşıyıcılığını yapıyorlar. İngiltere’nin gitmesi tabii ki AB’yi çok ciddi bir şekilde zorluyor ama bir taraftan da elini kuvvetlendirebilir. Çünkü İngiltere öteden beri AB içerisinde ABD’nin bir nevi sözcüsü, temsilcisi gibi hareket ediyordu.

Ankara’nın çıkış arayışları

Şimdi Türkiye kendine sürekli yerler arıyor. Sürekli özellikle Ortadoğu’da, Suriye başta olmak üzere yaşanan sorunlar ve yanlış dış politika uygulamaları, Suriye, Kürt sorunu konusundaki politikalar, Suriye politikası, bütün bunlar Türkiye’ye çok ciddi faturalar çıkarttı ve Türkiye artık, Ankara daha fazla zarar etmemek, daha fazla kaybetmemek için birtakım çıkışlar arıyor. Ve bu çıkışlarda da tek başına bölgede etkili olabilmesi mümkün değil. Her ne kadar kendisini bölge lideri olarak adlandırmaya çalışsa da bu gerçek değil, bunu görüyoruz. Çünkü bölgede, Suriye’de özellikle tüm küresel güçler bir şekilde var. Özellikle Rusya var. Rusya askerleriyle var. ABD de kısmen askerleriyle ama özellikle hava gücüyle var. Ve ABD’nin bölgede, Suriye’de partnerleri var. Bu partnerler Ankara’nın istemediği, terörist olarak gördüğü partnerler.
Ankara’nın şöyle bir hesabı vardı: Trump’la işler değişebilir. Çünkü Hillary Clinton’ın seçilmesi durumunda üç aşağı beş yukarı Obama politikaları devam edecekti ve dolayısıyla özellikle Kürt meselesi ve Suriye Kürtleri konusunda ciddi sorunlar yaşanabilecekti Ankara’nın nezdinde. Bunun için Trump’ın iyi olabileceği düşünüldü ve Trump’ın ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Mike Flynn’le kurulmuş olan ilişki –yüz binlerce doların kendisine akıtıldığını biliyoruz– ile beraber doğrudan Trump yönetimine birinci derece müdahale edilebileceği düşünüldü. Ancak Mike Flynn geldikten kısa bir süre sonra istifa etmek zorunda kaldı. Bu Türkiye’yi çok ciddi bir şekilde zor durumda bıraktı. Ardından da en son Washington ziyaretinden hemen önce Trump Obama yönetiminden devraldığı hususu hayata geçirdi. O da Suriye’de YPG’nin doğrudan silahlandırılması, ABD tarafından silahlandırılması. Ankara bunun engelleyemedi. Engellemeyi düşünüyordu, engelleyemedi.

Trump’ın İslam düşmanlığına tahammül

Engelleyebilmek için Ankara Trump’a karşı çok yumuşak davrandı. Trump’ın gelir gelmez hayata geçirdiği bazı Müslüman ülkelerden gelenlere ülkeye girme yasağına –ki mahkeme tarafından iptal edildi biliyorsunuz– buna Ankara sesini bile çıkarmadı. Halbuki biliyoruz ki AKP yönetimi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en temel gündem maddelerinden birisi Islamofobia, İslam fobisi, batıdaki İslam düşmanlığı. Trump’ın yaptığı uygulama da İslam düşmanlığının en aleni, en net, en sert ve en önemli uygulamalarından birisiydi. Hepimiz hatırlayacağız ki bu süre içerisinde Ankara’dan hiçbir ses çıkmadı. Ama şimdi bakıyoruz, en son Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ardından yapılan açıklamada ve daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı konuşmalarda eleştirilerin başladığını görüyoruz. Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan son olarak ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her sene yaptığı iftar programını bu sene yapmamasını bir İslam karşıtlığı olarak eleştirdi — ki haklı. Ama şunu biliyoruz ki onun ötesinde, Müslüman ülkelere vize yasağı uygulaması Dışişleri Bakanlığı’nın iftar yemeğinin kat kat üstünde bir olaydı. Türkiye buna sesini çıkartmadı.
Son yapılan açıklamadan da görüyoruz ki Ankara’nın artık Trump’a yönelik beklentilerinde ciddi bir aşınma var ve Trump’la anlaşabilme, bir al-ver ilişkisi kurabilme konusunda kendini çok emin hissetmiyor. Dolayısıyla başka yerlere doğru bakması gerekiyor.

Yeniden AB mümkün mü?

Bu anlamda Türkiye’nin AB’ye tekrar dümen kırmak istemesini görüyoruz. Son Brüksel’deki buluşmadan bunu görüyoruz. Ama bu ne derece mümkün olabilir? Türkiye’nin bu sistemiyle, demokrasi, temel hak ve özgürlüklerdeki bu siciliyle, cezaevindeki gazetecileriyle, binlerce insanın KHK’larla işten atılmasıyla, bitmeyeceği anlaşılan Olağanüstü Hal uygulamasıyla Avrupa’yla ilişkilerini olumlu anlamda sürdürebilmesi mümkün değil. AB’nin Türkiye’yi bu haliyle kabul etmesi mümkün değil. Dolayısıyla Avrupa’yla olan ilişkiler, hep bir yerden sonra birtakım özde olmayan sözde ilişkiler olabilir. Durumu kurtarmak için olabilir. Ama Türkiye’nin Avrupa yolundaki serüveni büyük ölçüde aşınmış ve sekteye uğramış durumda.
Bir diğer seçenek Rusya. Bu hep Türkiye’nin elinin altında olan bir seçenek. Özellikle uçak krizinin aşılmasıyla beraber Türkiye’nin Moskova’ya doğru bayağı bir yön değiştirmekte olduğu söylendi. Şanghay İşbirliği Örgütü telaffuz edilir oldu. Ancak bu Türkiye’nin ta Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren içine girmiş olduğu Batı perspektifli politikasından uzaklaşmak anlamına gelir ve gerçekleşebilir bir politika olarak gözükmüyor. Ama yine de Türkiye Rusya’yla ilişkileri bir koz olarak kullanmak istiyor. Özellikle füze meselesinde Türkiye NATO üyesi olmasına rağmen Rusya’dan savunma sistemleri alabileceğini söyledi. Ve ilginç bir şekilde geçtiğimiz gün Putin de Türkiye’ye bu sistemleri satmaya, vermeye hazır olduklarını ilan etti. Eğer böyle bir şey olursa, bu tabii ki Türkiye’nin savunma stratejisinde çok köklü bir değişiklik olur; ama Türkiye’nin NATO’yla ilişkilerini de çok ciddi bir şekilde zora sokar.
Ama zaten şuna bakıyoruz: Türkiye’nin ABD’yle sorun yaşamasının en temelindeki mesele ABD’nin Suriye’de Kürtlerle kurduğu ilişki, ama bir benzer ilişkiyi, hatta belki de çok daha fazlasını Rusya’nın kurmakta olduğunu biliyoruz. Yani şu anda önümüzde Suriye Kürtleri ABD’yle çalışıyor, Rusya’yla çatışıyor diye bir olay yok. Suriye’de Kürtler, PYD, YPG, yeri geliyor ABD’yle, yeri geliyor Rusya’yla işbirliği yapıyor. İkisiyle de, hatta bir anlamda Esad yönetimiyle de işbirliği yapabiliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bu anlamda çok fazla seçeneği yok. Suriye örneğinde, olayında AB’nin de Suriye’de çok fazla bir etkisi yok. Toparlayacak olursak Türkiye Avrupa perspektifini kaybettiği andan itibaren, Avrupa perspektifinden bilinçli bir şekilde kendini uzak tuttuğu andan itibaren yörüngesini şaşırmış bir ülke haline geldi. Bu arada değişen Dışişleri Bakanı; sürekli değişen, değiştirilmek istenen dış politikalarla beraber, Türkiye gerçekten şu anda dış politikada çok ciddi bir kriz yaşıyor. Özellikle bölgesel meselelerde bir kriz yaşıyor. Ve yönü, Avrupa’dan çekip gidebileceği başka bir yeri olmayan bir ülke haline geldi.

Yörüngesiz bir ülke: Türkiye

Şu anda Türkiye’nin hiçbir yörüngesi yok. Türkiye kendi içine kapanan, nasıl diyelim, kendini kendi topraklarıyla tecrit etmek durumunda kalan bir ülke. ABD için yıllardan beri Amerikan dış politikasında “izolasyonizm” diye adlandırılan kendi içine kapanma diye bir seçenek vardır. ABD’de değişik başkanlar bunu uygulamıştır. Trump da bir anlamda bunu uygulayacağını söylüyor. Ama ABD gibi bir ülke belli bir ölçüde bunu yapabilir, belli bir ölçüde o da. Ama Türkiye gibi bir ülkenin “Ben kendi içime kapanıyorum, zaten herkes bana düşman, zaten Avrupa şöyle, Amerika böyle, İsrail şöyle” diyerek kendi kendine yeten bir ülke olarak bu coğrafyada varkalması çok mümkün değil.
Türkiye’nin kendisine kalıcı, güvenilir partnerler bulması gerekiyor. Bunun en ideali her zaman için AB’ydi. AB çünkü sadece ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda siyasî bir mesele. Kopenhag Kriterleri diye dile getirilen hususlar ve bunlar Türkiye için, Türkiye’nin kendi insanları için de çok değerli. Ama özellikle 2007’den bu yana Türkiye’de yaşananlara baktığımız zaman, Türkiye bu değerlerden adım adım uzaklaşıyor. En önde gelenlerden birisi hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, çoğulculuk. Bunların hepsinden Türkiye’nin adım adım uzaklaştığını görüyoruz. Böyle bir Türkiye’nin kendisine AB içerisinde gerçekten bir yer bulabilme şansı yok.
Eğer AB çözülüyor olsaydı, yakın bir zamana kadar tahmin edildiği gibi çözülüyor olsaydı, belki zaten çözülen bir Avrupa diye bir açıklama yapılabilirdi. Avrupa çözülmüyor. Avrupa olmayınca gidilebilecek yerlerden hiçbirisi, Rusya da ABD de Türkiye’ye genel bir medeniyet perspektifi sunmuyor. Tamamen bir al-ver ilişkisi, güç ilişkisi üzerine kurulu bir şey. Böyle bir ilişkiyle girdiğiniz zaman da onlar sizden her zaman için çok daha güçlü olduğu için her anlamıyla, sizin onlarla eşit bir ilişki kurabilme imkânınız da kalmıyor. Dolayısıyla Türkiye şu anda kendi başına ve yalnız bir ülke olmak durumunda. Ama öyle bir coğrafyada yaşıyor ki kendi başına başedemeyeceği bir yığın sorun var. Bu durum sürekli politika değiştirerek, sürekli yeni arayışlar içerisine girerek ve sürekli birilerine meydan okuyarak, onlara çok sert çıkışlar yaparak –ki bunun en çarpıcıları referandum öncesi Avrupa ülkelerine yönelik olarak yapılan Nazi, faşist benzetmeleriydi, bunların kolay kolay unutabileceğini sanmıyorum– Türkiye kendi kendini sınırladı. Bütün bu ülkeler nezdinde çok önemli olan, özellikle AB nezdinde, kısmen de Rusya ve ABD nezdinde çok önemli olan, soft power diye adlandırılan yumuşak gücü İslam dünyasının ortasında ve belli bir tarihi olan ama aynı zamanda demokrasi, temel hak ve özgürlüklere sahip olan örnek bir ülke olma vasfını yitirerek Türkiye kendini yalnızlığa mahkûm etti. Buradan nasıl bir çıkış olur? Şu haliyle bu durumdan bir çıkışın olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir acı gerçek de önümüzde duruyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus