Erdoğan’ın rakibi kim olabilir?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

 

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler! Referandumdan beri sorulan bir soru bu aslında. “Erdoğan’ın karşısına 2019’da muhalefet nasıl bir aday çıkaracak? Kimi çıkaracak?” sorusu ciddi bir şekilde konuşuluyor, son günlerde daha da fazla konuşuluyor. Önümüzdeki günlerde çok daha fazla konuşulacağa benziyor. Burada bir hususu özellikle vurgulamak istiyorum; yakın bir zamana kadar Türkiye’de çok klişe bir laf vardı, Türkiye’nin esas sorununun iktidar değil de muhalefet yokluğu sorunu olduğu söyleniyordu. Türkiye içinde ve Türkiye’nin dışında gözlemcilerin bayağı birleştiği bir husustu bu; hatta iktidardan memnun olmayan çevreler bile bunun bir kaçınılmazlık olduğunu, çünkü güçlü bir muhalefetin olmadığını söylüyorlardı. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun başını çektiği Adalet Yürüyüşü’nün yarattığı etki, bu soruyu büyük ölçüde geri plana itti ve pekâlâ bir muhalefetin olduğu, olabildiği, etki yaratabildiği, iktidarı ve iktidarı elinde tekelleştirmiş olan Recep Tayyip Erdoğan’ı sarsabildiği gözüktü.
Şimdi o sorunun yerine, bu meselenin yerine şimdi: “İyi güzel, ama Erdoğan’la kim yarışabilir? Ona karşı kim çıkabilir?” sorusu gündeme getiriliyor ve ortada birtakım isimler dolaşıyor. Tabii Adalet Yürüyüşü’yle beraber Kemal Kılıçdaroğlu’nun adı çok daha fazla öne çıktı; ancak kendisi böyle bir niyette olmadığını birkaç kere, özellikle yürüyüşten sonra tekrarladı. Ben de açıkçası Kılıçdaroğlu’nun 2019 için kendisini düşündüğünü sanmıyorum.

Akşener olabilir mi?

Meral Akşener’in adı çoklukla zikrediliyor, ancak o da şu anda bir parti kurmakla meşgul, MHP’de dışlananların partisini kurmakla meşgul ve Meral Akşener’in bu profile uygun olup olmadığı konusunda –daha önce de dile getirmiştim, tekrarlamakta yarar var– bir üst sistemde, cumhurbaşkanlığı denilen ama aslında başkanlık olan sistemin yarışında başkandan çok, başkana yardımcı olacak ekibin içerisinde olabileceğini düşünüyorum. Birtakım insanların adı dile getiriliyor, yurtiçinden ve yurtdışından; mesela Coca Cola’nın başındaki Muhtar Kent’in adını çok dolaştıranlar var; kendisinin bundan haberi var mı ve ne düşünüyor bilmiyorum, ama çok dile getiriliyor; Ali Koç’un adını dile getirenler var vs..
Peki, “Nasıl bir isim?” sorusunda iki tane eğilim var. Bir: Varolan siyasî yapı içerisinden, mesela Kılıçdaroğlu gibi, Meral Akşener gibi siyasetçilerin içerisinden birisinin çıkması, ya da siyasete girmemiş sıfır kilometre tabir edilebilecek birisinin çıkması, bu yurtiçinden de olabilir yurtdışından da olabilir; yani yurtdışında yaşayan, orada güçlü bir şekilde kendisini kanıtlamış bir isim de olabilir, bu tür spekülasyonlar yapılıyor ve bu giderek artacağa benziyor. Şunu söylemek istiyorum: Bence bu tartışma yanlış bir yerde yapılıyor. İsim üzerinden yapılan tartışmanın çok sorunlu olduğunu düşünüyorum ve isim üzerinden yapılan tartışmanın aslında Tayyip Erdoğan’ı güçlendireceğini ve güçlendirdiğini düşünüyorum. Şöyle ki, şu anda Tayyip Erdoğan, uzun süredir Türkiye’de varolan parlamenter sistemi kökünden değiştirecek birtakım adımlar attı, başkanlık sistemini Türkiye’ye getirdi; daha fiilen uygulanmasa bile şu anda partili cumhurbaşkanı olarak var ama, başkanın bütün yetkileri şimdiden de facto olarak, fiiliyatta kullanıyor. 2019’da yapılması söz konusu olan seçimi kazanırsa da bunu net bir şekilde artıracak, hayata geçirecek.

Tek adam sisteminin inşası

Burada kişi üzerinden bir sistem inşası var ve kendisi üzerinden bir sistem inşa etti Erdoğan. Ama buna gelmeden önc,e öncelikle şunu unutmamak lazım: Kendi partisi içerisinde, iktidarı içerisindeki güç sahiplerini elimine etti, onları tasfiye etti, onları marjinalleştirdi ve önce kendisi siyasi iktidarın içerisinde bir kere tekleşti, ondan sonra iktidarı tekleştirdi. Yani yasama-yargı-yürütme, bütün kurumları bir şekilde kendine bağlama, kendine tabi kılma yoluna gitti. Bugünkü Bakanlar Kurulu revizyonu da bir anlamda bunun bir göstergesi. Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan’a rakip olmanın, ona meydan okumanın, onu yenmeye niyetlenmenin yolu, Tayyip Erdoğan’ı karşısına bir başka figür çıkartmak mıdır? Ben açıkçası bundan şüpheliyim. Çünkü buradaki mesele, Tayyip Erdoğan’ın şahsının ötesinde, Tayyip Erdoğan’ın hayata geçirdiği tek kişiden oluşan bir sistem. Eleştirinin bu sisteme olması gerekiyor, Tayyip Erdoğan’la mücadelenin ya da onu eleştirmenin, ona muhalif olmanın, öncelikle onun yarattığı sisteme yönelik olması gerekiyor. Bunun alternatifleri nedir?
Türkiye’de kurumlar üzerinden yükselen, yasama-yargı-yürütme ayrılığı, bunların, güçlerin, erklerin ayrılığı üzerinde yükselen, hukuk devletinin her şeyden önce öne çıktığı çoğulcu, parlamenter sistemi savunmaktan geçiyor. Yani Erdoğan’ın karşısına bir başka isim, onu alt edebileceği düşünülen bir isim çıkardığınız zaman aslında oyunu Erdoğan’ın çizdiği sınırlar içerisinde oynamayı kabul etmiş oluyorsunuz. Bunu kabul ettiğiniz andan itibaren zaten o çok ciddi bir şekilde önde başlıyor ve şu anda Türkiye’de devletin bütün imkânlarını çok ciddi bir şekilde kontrol ettiği için de karşısındaki kişi ne olursa olsun, kim olursa olsun, ne tür gücü ve güvencesi olursa olsun, çok kırılgan bir şekilde başlayabilecek, karşısına çıkabilecek, yarışabilecek.

Adalet Yürüyüşü’nün başarısının sırrı

Ancak önümüzde bir Adalet Yürüyüşü örneği var. Adalet Yürüyüşü örneğinin başarısı bence öncelikle kişi üzerinden değil; kavram üzerinden, ilke üzerinden gitmesiydi, “adalet” kavramı üzerinden gitmesiydi. “Adalet” kavramı üzerinden gittiği için bu yürüyüş başarılı oldu ve siyasi iktidar bu yürüyüşü şu ya da bu şekilde engelleyemedi, etkisizleştiremedi. Bu, Kemal Kılıçdaroğlu’nun muğlak birtakım ifadelerle başlattığı bir yürüyüş olsaydı, “adalet” gibi net, yalın ve son derece meşru bir talep üzerinden yükselmeyip bir değerler ve itirazlar manzumesinden oluşan bir yürüyüş olsaydı, ne bu kadar etkili olabilirdi, bir yana; bir yandan da siyasi iktidar bunun etkisini iyice sınırlayabilme yolunda birtakım imkânlara sahip olabilirdi. Ama buradaki başarı, her şeyden önce “adalet” kavramından, bunun merkeze konulmasından geliyordu. Dolayısıyla “adalet” yürüyüşü bize, çok net bir şekilde 2019’un perspektifini gösterebilir. Eğer, birileri Tayyip Erdoğan’dan ve onun yönetiminden rahatsızlarsa, onun yerine bir rakip Tayyip Erdoğan ya da rakip iyi tek adam çıkarmak yerine; tek kişi sistemini eleştiren ve Türkiye’yi tekrar değerler, ilkeler üzerinden, kurumlar üzerinden çoğulcu demokratik bir ülke, hukuk üstünlüğünün temel alındığı bir ülke yapmayı hayata geçirmesi gerekiyor. Bu anlamda çok ciddi bir şekilde bir açmazla karşı karşıya Erdoğan karşıtları diyelim, muhalefet diyelim, ya da referandumdaki “Hayır” cephesi.
Bu anlamda mesela baktığımız zaman Adalet Yürüyüşü şunu becerdi, yüzde yüz olmasa bile: MHP’den kopanlar da, Ergenekon, Balyoz davasında mağdur olanlar da… –hepsi değil, Doğu Perinçek ve destekçileri karşı çıktı, onu koymuyoruz; Sedat Peker de bir Ergenekon zanlısı olarak yürüyüşe karşıydı, onu da koymuyoruz– ama esas o dönemde ortaya çıkan isimler, Balyoz’da özellikle ortaya çıkan isimleri, MHP’den ayrılan isimleri ve HDP’lileri bir araya getirebildi. Yan yana olmasa bile değişik aşamalarında bunlar yürüyüşe katılabildiler. Adalet kavramı bunu gerçekleştirdi.

15 Temmuz aktivitelerinin gösterdiği

Şimdi eğer isim üzerinden gidilecek olursa bütün bu insanları, bütün bu farklı farklı itiraz sahiplerini, siyasi iktidara yönelik itiraz sahiplerini birden tatmin edebilecek isim bulmak çok zor olacak. Tabii ki eninde sonunda seçim ânında bir isimle çıkması gerekecek muhalefetin; ama önceliği isme verdiği zaman kendi kendini zorlayacağını ve Tayyip Erdoğan’ın zaten yeterince olan gücünü daha da artıracağını, çünkü oyunu onun çizdiği sınırlar içerisinde oynamayı kabul edeceğini söylemeye çalışıyorum.
Şimdi Adalet Yürüyüşü bunu bize gösterdi. 15 Temmuz aktiviteleri… Aktivite diyorum çünkü 15 Temmuz’un bir kutlama mı, bir anma mı olduğu konusu çok belirsiz. Olayın hem bir anma boyutu var. Şehitler var, onların anısı var. Hem de bir tarafta darbeyi başarısız kılma boyutu var ve bu anlamda bir kutlama boyutu var. Onun için, ikisini birden söylemek de abes olacağı için, 15 Temmuz yıldönümüne baktığımız zaman orada şunu gördük çok ilginç bir şekilde: Adalet kavramı muhalefeti nasıl bir yere getirdiyse, bunun karşısına 15 Temmuz’la çıkıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun karşısına 15 Temmuz’la çıktı. Ama burada çok önemli bir şey yaptı. Bence bilerek yaptığı bir yanlış bu. Cumhurbaşkanı Erdoğan kimliği yerine AKP Genel Başkanı Erdoğan kimliğiyle çıktı. Tabii ki Cumhurbaşkanlığı forsunu kullandı, bu titri kullandı. Ama esas olarak yaptığı konuşmalarda gördük ki, 15 Temmuz gibi tüm toplumu, ülkeyi birleştirmesi gereken bir yerde bile kutuplaştırıcı dilini muhafaza etti. Bunun en önemli nedeni tabii ki yakın bir zamanda bitmiş olan ve kendisini ciddi bir şekilde rahatsız etmiş olan Adalet Yürüyüşü’dür. Bu anlamda Tayyip Erdoğan 15 Temmuz’u kendi meşruiyetini güçlendirmek için kullanma yoluna gitti. Şimdi bu aslında öteden beri dile getirmeye çalıştığım, izah etmeye çalıştığım siyasi iktidarın krizinin bir başka göstergesidir.
Yani şu anda 15 Temmuz’a baktığımız zaman gerçekten ciddi bir krizi görüyoruz. Katılımın ne kadar olduğunun, nasıl olduğunun ötesinde bir kriz var. Eğer 15 Temmuz’da Erdoğan, Yenikapı ruhu olarak adlandırılan şeyin ilk günlerinde ki o dönemde bile aslında tam yapmamıştı ama yine nispeten daha bir tüm Türkiye’yi kapsayıcı bir duruş sergilemeye çalışmıştı, onun çok uzağında bir yere gelmiş olmasının nedeni bir krizdir. Bu kriz de bize şunu gösteriyor: Kendini siyasi olarak, ideolojik olarak yeniden üretemeyen iktidar, 15 Temmuz gibi tüm ülkenin birleşmesine vesile olabilecek bir olayı kendi iktidarının krizini aşmak için kullanma yoluna gidiyor. Bu anlamda da peş peşe gelen Adalet Yürüyüşü ve 15 Temmuz’a birlikte baktığımız zaman aslında 2019’a doğru muhalefetin ayağının yere siyasi iktidardan daha sağlam bastığını görüyoruz. Bunu kimileri, İngilizce tabiriyle wishful thinking olarak değerlendirebilir. Bu tamamen benim kişisel gözlemimdir. Peş peşe gelen olaylar bize siyasi iktidarın aslında çok da rahat bir durumda olmadığını gösteriyor.

Kabine revizyonu hakkında

Bunu burada noktalarken bugünkü kabine revizyonu hakkında da birkaç şey söylemek istiyorum. Aslında kabine revizyonu da çok ciddi bir şekilde bize bu krizin sürdüğünü ve aslında içeriden çözümünün çok da mümkün olmadığını gösterdi. Şöyle ki, revizyon beklentileriyle beraber en çok dile getirilen husus Ali Babacan’ın tekrar ekonominin patronu olma ihtimaliydi. Böyle bir şey olmadı. Kilit isimler değişmedi. Bir tek Adalet Bakanı –ki o da başbakan yardımcılığına terfi etti ve yerine Abdülhamit Gül geldi–, Erdoğan’ın çok önem verdiği isimlerden birisi. Onun dışında Numan Kurtulmuş’un başbakan yardımcılığından kültür bakanlığına inmesi gibi, ya da Fakıbaba’nın sürpriz bir şekilde, –bir zamanlar Erdoğan’a meydan okumuş ve Şanlıurfa belediye başkanlığını Erdoğan’a rağmen kazanmış ve daha sonra AK Parti’ye katılmış bir ismin– sonra bakan olması gibi ilginçlikler dışında fazla bir şey olmadı. Gördük ki aslında çok da fazla eldeki kadroyla, isimlerle çok büyük manevralar yapma, toplumu mobilize etme, heyecan yaratma kapasitesine sahip değil siyasi iktidar. Ya da sahipse bile bu yola gitmiyor. Bu hükümet değişikliğinin, bu kabine revizyonunun herhangi bir, bir-iki gün üzerine konuşulması dışında çok fazla bir ömrü olacağını açıkçası düşünmüyorum. Bu da bize aslında nasıl bir tıkanıklık içerisinde olduğunu gösteriyor iktidarın diye yorumluyorum kabine revizyonunu.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus