Batı ile mesafe iyice açılırken

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/334025806″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler! Türkiye’yle Almanya arasındaki kriz her geçen gün tırmanıyor. Daha önce Alman vatandaşı gazetecilerin tutuklanmasıyla ilgili bir sorun vardı ve bunun üzerine en son olarak da Büyükada’daki insan hakları aktivistlerine yönelik operasyonda bir Alman vatandaşının da tutuklanmış olmasıyla beraber Alman Dışişleri Bakanlığı’ndan çok sert bir açıklama geldi. Ardından Türkiye’de Dışişleri buna cevap verdi ve nihayet bugün Alman Dışişleri Bakanı yine çok sert ve artık başka boyutlara da taşınan, işin mali boyutunu da, ticaretle ve yatırımlarla ilgili boyutunu da işini içine katan bir perspektif getirdi. Bugün Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Almanya’dan gelen açıklamaların önümüzdeki seçimlere yatırım olduğunu söyledi.

Ankara’nın tek şansı Trump

Bu olay bu kadar basit mi? Ve bu olay sadece Almanya’yla mı sınırlı? Hiç değil, bu kadar basit değil, Almanya’yla da sınırlı değil. Daha önce Hollanda’yla yaşanmıştı kriz; o zaman Hollanda’da seçimler ve Türkiye’de de referandum söz konusuydu. Her iki tarafın da aslında iç siyaset malzemesi olarak bu krizi tırmandırdığı söylenmişti; ama bu çok acele yapılmış bir açıklamaydı, çünkü seçim olmayan Avrupa ülkelerinde de Türkiye’yle ilgili birtakım sıkıntılar, gerginlikler yaşandı. Mesela Avusturya’yla uzun zamandan beri süren bir mesafe açılması var ve Türkiye şu anda Avrupa ülkeleriyle çok ciddi sorunlar yaşıyor ve bunların nereye varacağını kestirmek mümkün değil. Tabii bu arada Avrupa Parlamentosu’nda alınan müzakerelerin durdurulması kararı var — öneri tabii bu; Avrupa Komisyonu’nun bu konuda bir kararı yok, ama AP’nin bu raporu onaylaması, önergeyi onaylamasını da unutmamak lazım. Türkiye adım adım Batı’dan kopuyor, mesafe her geçen gün açılıyor.
Belki şu anda Erdoğan yönetiminin en büyük şansı ABD’de yönetimde Donald Trump’ın olması. Eğer, Donald Trump değil de Hillary Clinton seçilmiş olsaydı, herhalde bu 15 Temmuz sonrasında yaşanan hak ihlâlleri konusu Washington’ın da çok ciddi bir şekilde gündeminde olacaktı. Şu anda da birtakım açıklamalar yapılıyor, ama bunların çok “Dostlar alışverişte görsün” şeklinde açıklamalar olduğunu söyleyebiliriz. Mesela demokrat bir iktidar olsaydı, Clinton iktidarı olsaydı, Türkiye’yle ABD arasındaki ilişkiler de Türkiye’deki temel hak ve özgürlük bahsinden ve hukuk devleti konusundaki yaşananlardan dolayı iyice açılabilecekti; Ankara şu anda böyle bir nefes alma imkânını yakalamış durumda — Trump sayesinde diyelim. Ama ABD’yle Türkiye’nin stratejik ortaklığı –her ne kadar stratejik olup olmadığı uzun süredir tartışılsa da– varolmakla birlikte, gerek Trump sonrası ABD’nin konumu, Trump’ın dünya liderliğindeki isteksizliği, özellikle NATO konusunda ve başka konulardaki açıklamaları, Amerikan standartlarına aykırı olduğu düşünülen açıklamaları bir yana, bir diğer husus da tabii Türkiye’nin Avrupa’yla ve AB ile hem tarihsel hem de bugüne ilişkin çok önemli ilişkileri var. Milyonlarca Türkiyeli buralarda yaşıyor, Türkiye’nin AB ile her ne kadar ilerlemese de bir müzakere, tam üyelik müzakere süreci var.

ABD mi, AB mi?

Bütün bunlar olduğu zaman Türkiye, “Ben nasıl olsa ABD’yle bir sorun yaşamıyorum, Avrupa’yla yaşasam da dert değil” deme lüksüne sahip değil. Türkiye’nin Avrupa’yla arasını açma gibi bir lüksü olduğunu, seçeneği olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar Türkiye’de öteden beri Batı aleyhtarlığı hep prim yapıyor gözükse de, sağdan soldan her yerden popülist siyasetçiler Batı aleyhtarlığını dile getirmiş olsalar da, Türkiye Osmanlı’nın son yıllarından itibaren ve özellikle Cumhuriyet’le birlikte yörüngesini Batı’dan yana yapmış bir ülke. Doğu kökenli olmakla birlikte, Doğu ile Batı’yı birleştirmek, yine zamanında –dikkat edilirse bu dile getirilmiyor, Doğu’yla Batı’yı birleştirme meselesi– Türkiye’de Batı her zaman için daha öne çıkmış durumda, en azından Cumhuriyet döneminde. Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşma gibi bir seçeneğinin olduğunu sanmıyorum. Batı’dan uzaklaşması durumunda gidebileceği bir yer olduğunu da düşünmüyorum; yani bu Avrasyacılık ya da Şanghay İşbirliği Örgütü gibi şeylerin bir seçenek olduğu kesinlikle söylenemez. Bu anlamda, Batı’dan uzaklaşması durumunda Türkiye’nin önündeki seçenek, büyük ölçüde izolasyondur, kendi içine kapanmasıdır. Ama Türkiye öyle bir coğrafyada ki, “Kendi içerisine kapanması” diye bir seçenek Türkiye’nin önünde söz konusu olamaz. Çok ciddi stratejik gerginliklerin ortasında yer alıyor Türkiye. Bölgede, Suriye’de ve Irak’ta yaşananlar zaten ortada; ama Türkiye’nin kendisi de özellikle Kürt sorunu bağlamında çok ciddi bir şekilde sıkıntılı bir coğrafyada sıkıntılı bir dönemden geçiyor ve bu anlamda da bu sıkıntıları aşabilmesinde Batı’yla iyi ilişkilere çok ciddi bir şekilde ihtiyacı var.

Almanya ile krizin 15 Temmuz boyutu

Şimdi, şöyle bir mesele var: Bu olaylar seçim yatırımı olarak adlandırılamayacak kadar ciddi. Türkiye’yle Avrupa arasında, mesela şu anda Almanya’yla arasında yaşanan meselenin çok farklı iç içe geçmiş boyutları var. Mesela bir 15 Temmuz boyutu var; 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin Fethullah Gülen ve örgütü tarafından yapıldığına Almanya’nın pek inandığı söylenemez, hatta bu konuda özellikle istihbarat teşkilatlarından yapılan açıklamalar var ve Almanya’nın darbe zanlısı olan bazı isimlere –bunların içerisinde askerler ve eski yargı mensupları da olduğu söyleniyor– bunlara bir şekilde ülkesinde kalma imkânı tanıdığını biliyoruz. Bu ciddi bir mesele olarak önümüzde duruyor.
Buradaki mesele Alman otoritelerinin ve kamuoyunun önyargılı bir şekilde Ankara’nın tezlerine inanmaması mıdır? Yoksa Ankara’nın bu konuyu onlara –ki sadece Almanya’ya değil, bütün Batı dünyasına, aslında tüm dünyaya– anlatmakta yetersiz kalması mıdır? Bence ikincisi daha farkla önde. Ankara’nın yaptığı her türlü lobi faaliyeti ya da halkla ilişkiler faaliyeti, Batı kamuoyuna yönelik ya da dünya kamuoyuna yönelik yaptığı, 15 Temmuz ve Fethullah Gülen konusunda yaptığı çalışmalar çok verimsiz, ikna edici olmaktan uzak çalışmalar; paraların sokağa atıldığı –çok net bir şekilde bunu söyleyebilirim–, paraların sokağa atıldığı çalışmalar. Bunlarla belki Türkiye’de zaten Tayyip Erdoğan’a her hâlükârda inanan bir kamuoyunun belli bir kesimini inandırabilirsiniz, zaten onlar detaylı açıklamaya da ihtiyaç uymayan bir kitle; ama Batı kamuoyunun, özellikle Batılı otoritelerin kendi kriterleriyle bu olayı değerlendirmek istediklerinde, bu konuda yapılan çalışmaların yeterli olmadığını çok net bir şekilde söyleyebilirim. Benim bildiğim gördüğüm kadarıyla böyle bir şey yok. Türkiye’nin ABD ve Avrupa’da bu konuyu kimlerle nasıl anlattığını da biliyorum, bunlarla Batı kamuoyunu ve Batılı yetkilileri ikna etmek mümkün değil. Bu, olayın bir boyutu. Dolayısıyla Batılı yöneticilerin 15 Temmuz konusundaki tereddütleri, sanki onların 15 Temmuz’un bir yerinde bilfiil yer aldıkları şeklinde spekülasyonları da beraberinde getiriyor, bu konuda yayınlar da yapılıyor Türkiye’de biliyorsunuz, bu da gerginliği daha da tırmandırıyor.

Yeniden karşılıklı güvensizlik

Almanya özelinde baktığımız zaman, son dönemde Alman yetkililerin ve birtakım güvenlik birimlerinin, istihbarat birimlerinin, Almanya’da Türkiyeli birtakım görevlilerin yaptıkları faaliyetlerle ilgili birtakım soruşturmaları, casusluk suçlamaları olduğunu biliyoruz. Özellikle Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler ve siyasî mültecilerle ilgili faaliyetler ve bu anlamda işin içerisine Diyanet’e bağlı camiler ve birtakım görevliler de girmişti, olayın böyle bir boyutu da var. Bir diğer boyut, Avrupa’nın tamamında yaşanan ve çok fazla gündemde olan, Türkiyeli iktidar siyasetçilerinin Avrupa’da şu ya da bu şekilde siyasî faaliyet yapmalarına getirilen engellemeler. Çok ciddi sorunlar yaşandı bu konuda, en son G-20 zirvesi nedeniyle Almanya’ya giden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasına izin verilmedi; ama en son Almanya’da yapılan bir araştırmada, Alman kamuoyunun % 80’in üzerinde bir kesiminin Erdoğan’ın konuşmasına izin verilmemesini desteklediği söyleniyor.
Her iki tarafın birbirine bakışında –yani bu sadece Almanya değil aslında, Batı olarak genelleştirebiliriz–, her iki tarafın birbirine bakışında karşılıklı olarak çok sayıda önyargı, önkabul vardı ve güvensizlik vardı; ama değişik şekillerde, özellikle Türkiye’den giden çalışanlar, göçmenlerle beraber yakınlaşma oldu. AB süreciyle beraber de bayağı bir ilerleme katedildi. Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde attığı adımlar, yaptığı reformlarla beraber aradaki mesafe kapanmaya yüz tutmuştu ve Türkiye’nin tam üyeliği, Avrupa’ya tam üyeliği bile gündeme geliyordu. Artık bunun çok uzağındayız ve bu uzaklık mutlak bir hale geliyor. Ve şu anda Türkiye’nin AB’ye bir şekilde, bir tarihte üye olabileceğini söyleyene, açık söylemek gerekirse deli ya da saf muamelesi yapılıyor. Böyle bir şeye her iki tarafta da inanan neredeyse kimse kalmadı. Ama burada çok önemli bir husus var. Bence en acısı bu.

Türkiye sürükleniyor

Şu anda Türkiye’yi yönetenlerin Batı’yla girilen bu gerginliği, değişik Batılı ülkelerle ve kurumlarla girilen bu gerginliği çok da bilinçli ve iradî olarak seçtiklerini sanmıyorum. Yani bu bir strateji sonucu oluşmuş bir olay değil. Bu stratejisizlikten kaynaklanan bir olay bence. Yani şu anda Türkiye bir süredir çok ciddi bir kriz yaşıyor. Bu kriz esas olarak Türkiye’yi yönetenlerin yönetememe krizi ve bu siyasî kriz çok ciddi bir şekilde yörüngesizliği de beraberinde getiriyor ve politikalar genellikle anlık inşa ediliyor. Ve hamaset, sertlik, popülizm birçok şeyin, rasyonalitenin önüne geçmiş durumda. 2000’li yılların ortalarında, Türkiye’nin AB sürecinde, özellikle 2003, 2004 yıllarında yaşanan Türkiye’yle bugünkü Türkiye arasında çok büyük bir fark var. Esas uçurum burada zaten. Yani Türkiye Batı’yla mesafesini açarken aslında yakın zaman önceki kendi gerçeğiyle de mesafesini açıyor.
Şöyle düşünelim: Yakın bir zamana kadar Türkiye’de reformlar yapılıyordu, demokratikleşme yaşanıyordu. İleri demokrasi diye bir hedef telaffuz ediliyordu. İdam cezası kalkıyordu, şu oluyordu bu oluyordu. Ve Türkiye’de çözüm süreci, Kürt sorununu kalıcı bir şekilde barışçı yollarla çözme perspektifi gündemdeydi. Ve her anlamda özgürlüklerin önünün açılması gibi olaylar yaşıyorduk. Ve bir süredir Türkiye artık yasaklarla anılan bir ülke olmaya başladı. OHAL’i kaldırmakla övünen iktidar, siyasî parti ve siyasî iktidar, OHAL’i sürdürüyor olmakla övünür bir hale geldi. Böyle bir makas değişikliği yaşıyoruz. Yani sonuç olarak aslında açılan mesafe Türkiye’nin yakın geçmişiyle arasında açtığı bir mesafe. Bu da Türkiye’yi doğal olarak, ister istemez Batı’dan uzaklaştırıyor.

Yargı bağımsız ve tarafsız değil

Şunu kabul edelim: Almanlarla ya da Fransızlarla, ya da Hollandalılarla ya da herhangi bir Batı ülkesiyle yapılan tartışmalarda, Türkiye’deki hak ihlâlleriyle ilgili yaşanan olaylarda, “Türkiye’de bağımsız ve tarafsız mahkemeler vardır, biz bunlara karışmayız” demenin hiçbir inandırıcılığı yok. Çünkü siz bugün söz konusu olan olaylarla ilgili, “Bağımsız ve tarafsız mahkemeler var, biz hiçbir şeye karışmayız” diyorsunuz. Ama geçen gün G-20 zirvesinde Büyükada Operasyonu sorulduğu zaman Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan net bir şekilde hükmünü verdi ve bunların 15 Temmuz’un devamı için orada toplandıklarını ilan etti. Ve herhangi bir savcının ve de yargıcın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamasından sonra Büyükada “soruşturma”sında –ki soruşturmayı tırnak içerisine almakta ciddi bir şekilde yarar var– bağımsız ve tarafsız hareket edebileceğini Batılılara da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına da anlatmak mümkün değil. Dolayısıyla kendimizi aldatmanın hiçbir gereği yok.
Yakın bir zamanda Türkiye’de Adalet Yürüyüşü diye bir yürüyüş yapıldı ve bu çok büyük bir ilgi uyandırdı. Bu ilgi uyandırmanın temelinde de adalet talebi vardı. Türkiye’nin artık 2000’li yılların başlarındaki, her geçen gün olumlu anlamda yükselen hukuk devleti imajından; gerçekten hukukun, yargının bağımsızlıktan ve tarafsızlıktan alabildiğine uzaklaştığı ve yargının tamamen yürütmenin denetimine girmekte olduğu bir ülke olarak konuşulur hale geldi Türkiye. Dolayısıyla AB sürecinde sık sık tekrarlanan Kopenhag Kriterleri’ne göre –ki ne zamandır bunlar telaffuz edilmiyor biliyorsunuz– yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı bir ülkenin Avrupa ya da Batı’nın içerisinde yer alması mümkün değil. Dolayısıyla şöyle özetlemek mümkün: Türkiye yakın bir zamana kadar olumlu bir şekilde yol aldığı perspektifi, makası değiştirdi. Ama kendine yeni bir perspektif seçmiş değil. Türkiye’yi yönetenler tepkisel bir şekilde ve günü idare etme üzerine sürekli değişen politikalarla, aslında bütünlüklü bir dış politikaya sahip olmadan, sürekli değişen, âna göre değişen politikalarla yol almaya çalışıyor. Ve bu yol almaya çalışma, bir yerden sonra Batı’yla olan ilişkilerini çok ciddi bir şekilde, olumsuz bir şekilde etkiliyor.

AB bitmiyor

Yakın bir zamanda –hatırlayacaksınız–, özellikle referandum sürecinde Hollanda’yla ve diğer ülkelerle krizler yaşanırken siyasî iktidarın temsilcileri Türkiye’de bunun çok önemli olmadığını, zaten AB’nin de sonunun geldiğini söylemişlerdi. Dolayısıyla, “Zaten sonu gelen bir Birlik’te yer almanın ne anlamı var ki?” gibi bir perspektifle, yaptıklarının aslında bir hesap olduğunu kamuoyuna anlatmak istemişlerdi. Halbuki bir hesaplama yapıldığı falan yoktu. Bunlar tamamen referandum ortamındaki popülist birtakım hamlelerdi. Ve başarısız hamlelerdi bence. Yani o ülkelerdeki “Evet” oylarını belki biraz artırmış olabilir, ama Türkiye’ye çok ciddi zararlar vermiş adımlardı. Ama baktık ki, hızlı bir şekilde baktık ki, özellikle Fransa seçimlerinin ardından, Hollanda seçimlerinde de böyle oldu, ama Fransa’da Macron’un gelmesiyle beraber ve Almanya’da da zayıflayacağı tahmin edilen Merkel’in kamuoyu yoklamalarına göre güçlendiğinin ortaya çıkmasıyla beraber, tekrar bir Almanya-Fransa ekseninde AB’nin kendini toparlamasına tanık olunuyor. Tabii ki bu bir süreç; henüz net bir şey değil. İngiltere’nin ayrılmasına rağmen –tabii Ankara’nın AB’nin sonunu ilan etmesinde Brexit’in çok ciddi bir şekilde rolü vardı, ama İngiltere’nin ayrılma kararına rağmen–, bütün aşırı sağ popülist dalgalara rağmen Avrupa ayakta kalabileceğini gösterdi. Tekrar bir Fransa-Almanya ekseninde kendini toparlayabileceğini gösterdi. Trump’ın meydan okumalarına rağmen de ayakta kalabileceğini gösterdi. Henüz kalabileceğini kanıtladı deme noktasında değiliz, ama hiç de kolay lokma olmadığını gösterdi ve bu anlamda da Ankara’da yapılan “Zaten AB’nin sonu geliyor” açıklamaları çok erken açıklamalar olarak işlevsiz kaldı. Böyle bir noktadayız.
Kendini yeniden toparlayan ve güçlenme ihtimali çok yüksek olan bir AB ve bu AB içerisinde yaşayan Türkiye kökenli milyonlarca insan var ve Türkiye’yle Avrupa arasında, olur olmaz nedenlerle, gerekçelerle ve büyük ölçüde de Türkiye’de yaşanan aleni hak ihlâlleri gerekçesiyle yaşanan kopmalar var. Bu gidiş iyi bir gidiş değil, Türkiye için iyi bir gidiş değil. Siyasî iktidarın bu gidişi toparlayabilme ihtimalinin olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Hâlâ birtakım kozlarla Batı ve özellikle Avrupa’yla –başta mülteci kozu olmak üzere– böyle bir al-ver ilişkisiyle yürüyebileceğini düşünen bir siyasî iktidar var.

Herkes kaybediyor

Ama şu haliyle, şu gün yaşanan itibariyle baktığımız zaman, yaşanan krizlere baktığımız zaman, Türkiye’nin hiç hayrına değil. Avrupa bundan çok istifade ediyor mu? Avrupa’nın lehine mi oluyor Türkiye’yle bu kopuşlar? Onu da düşünmüyorum. Şu anda sonuçta her iki tarafın da kaybettiği bir süreç yaşıyoruz. Ancak Avrupa Türkiye’yi kaybetmeyi belli anlamlarda tolere edebilir. Tabii ki Türkiye’yi kaybetmek Avrupa için hiçbir şekilde iyi bir şey değildir, onun altını özellikle çizmek lazım. Kaybetmemek de isteyeceklerdir, istemeleri lazımdır. Ama Türkiye’nin Avrupa’yı kaybetmesinin faturası Türkiye’ye çok daha ağır olacaktır. Ve bunu engellemenin de bence tüm Türkiye’de yaşayan herkesin görevi olduğunu düşünüyorum. Ama maalesef şu anda mesafenin uçuruma doğru evrildiği bir gidişattayız. Bu nasıl toparlanır? Tutuklanan kişilerin serbest bırakılmasıyla çözülebilecek bir şey midir? Açıkçası çok emin değilim. Her şey bir yana, Avrupa’yla olan ilişkilerin kötüleşmesinin nedeni olan konular, Türkiye’nin kendi içerisinde kötü ve geri bir konuma gelmesine yol açan olaylar. Yani şu anda Almanya’yla yaşanan krizin temel tartışma konusu olan Büyükada Operasyonu, gerçekten hukukî açıdan, her açıdan gerçekten yanlış bir uygulama. Uluslararası Af Örgütü gibi yıllarca tüm dünyaya kendini kanıtlamış, bu uğurda çok bedel de ödemiş çok saygın bir kurumu, ne olduğu belli olmayan, adı bile konulmayan terör örgütü üyeliği ya da yataklığı vs. gibi birtakım düzmece ifadelerle vs. suçlamaya kalkmanın Türkiye için ve Türkiye vatandaşları için hiç de iyi bir şey olmadığının altını özellikle çizmek lazım. Gazetecilerin tutuklanmasının, çok sayıda insanın sudan sebeplerle özgürlüklerinin ihlâl edilmesinin, on binlerce insanın kararnamelerle ve şikâyet hakkı olmadan ya da şimdi kurulacak olan ama ne derece efektif olacağı çok ciddi bir şekilde tartışmalı olan komisyonla, komisyon dışında şikâyet hakları elinden alınarak insanların haklarının, işlerinin elinden alınmasının yaşandığı bir ülke, Avrupa’lı ya da Avrupa’sız, sonuçta yaşanılabilir bir ülke olmaktan çıkıyor. Bunun özellikle altını çizmek lazım.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar