Recep Karagöz yazdı | Valizler kapanınca: Almanya’daki Türklerin altmış yıllık hikâyesi

Bir haftalık Almanya seyahati bana yalnızca düzenli şehirleri değil, dört kuşağa yayılan büyük göç hikâyesinin geldiği noktayı da yeniden gösterdi. Birinci kuşağın bavulları hiç kapanmadı; üçüncü ve dördüncü kuşaklar ise artık Almanya’nın geleceğini kuran toplumsal aktörler haline geldi.

Bir haftalığına yeniden Almanya’ya gittim.

Bu kez gördüğüm şey yalnızca temiz sokaklar, düzenli trafik ya da güçlü ekonomi değildi. Gördüğüm şey, altmış yılı aşan bir göç hikâyesiydi. Bir zamanlar birkaç yıl çalışıp para biriktirdikten sonra memlekete dönmeyi hayal eden insanların, bugün torunlarıyla birlikte Almanya’nın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini görmekti.

Ben Almanya’ya giden ilk kuşağın çocuklarındanım. Hayatımın yirmi sekiz yılı Almanya’da geçti. Bu nedenle Almanya’ya her dönüş benim için biraz da geçmişe dönüş anlamına geliyor. Ruhr Havzası’nın işçi kentlerinde geçen yıllar, göçmen mahalleleri, fabrikalar, dernekler, dostluklar ve mücadeleler hafızamda hâlâ canlılığını koruyor.

Bu seyahat sırasında bir kez daha fark ettim ki Almanya’nın asıl hikâyesi şehirlerinde değil, o şehirlerde yaşayan insanların hayatlarında saklı. Özellikle de altmış yılı aşan göç tecrübesinde… Çünkü bu hikâye yalnızca göçün değil; emeğin, aidiyetin, kimliğin ve insan onurunun hikâyesidir.

Recep Karagöz yazdı | Valizler kapanınca: Almanya'daki Türklerin altmış yıllık hikâyesi
Recep Karagöz yazdı | Valizler kapanınca: Almanya’daki Türklerin altmış yıllık hikâyesi

Bavullarını hiç kapatamayanlar

1961 yılında başlayan iş gücü göçüyle Almanya’ya gelen insanlar büyük ideallerle değil, büyük fedakârlıklarla yola çıktılar. Çoğu birkaç yıl çalışıp para biriktirecek ve memlekete dönecekti. Almanca bilmiyorlardı, geldikleri toplumun kültürel kodlarını tanımıyorlardı. Hayatları maden ocaklarında, çelik fabrikalarında, montaj hatlarında ve ağır sanayi tesislerinde geçti.

Almanya’nın savaş sonrası ekonomik kalkınmasına büyük katkılar sundular. Buna rağmen uzun yıllar boyunca kendilerini bu ülkenin gerçek bir parçası olarak hissedemediler. Ayrımcılık, yalnızlık ve dışlanmışlık duygusu birinci kuşağın ortak tecrübelerinden biri oldu.

Bugün zaman zaman eleştirilen gettolaşma olgusu da çoğu durumda bilinçli bir tercih değil, bir savunma mekanizmasıydı. Dilini bilmediğiniz, sizi tam anlamıyla kabul etmeyen bir toplumda insan doğal olarak kendi insanlarına yöneliyordu. Cami dernekleri, hemşehri kuruluşları ve kültür merkezleri yalnızca dini ya da kültürel kurumlar değil; aynı zamanda hayata tutunma alanlarıydı. Ancak zamanla değişen kuşaklar ve yeni toplumsal ihtiyaçlar, bu kurumların da kendilerini yeniden düşünmelerini zorunlu hale getirdi.

Ancak bugün hayatta kalanların önemli bir bölümü emeklilik yıllarında ekonomik sıkıntılar yaşıyor. Düşük emekli maaşları, yükselen kiralar, sağlık giderleri ve hayat pahalılığı birçok yaşlı göçmeni zorluyor. Bunun yanında daha derin bir sorun var: yalnızlık.

Birinci kuşağın önemli bir bölümü bugün iki ülke arasında sıkışmış bir yaşlılık yaşıyor. Çocukları ve torunları Almanya’da, hatıraları ise Türkiye’de kaldı. Emeklilik yıllarında kimi zaman Almanya’da yabancı, Türkiye’de ise misafir gibi hissedebiliyorlar. Göçün ilk kuşağı yalnızca bedenlerini değil, hayatlarını da iki ülke arasında bölmüş insanlar olarak tarihe geçti.

Recep Karagöz yazdı | Valizler kapanınca: Almanya'daki Türklerin altmış yıllık hikâyesi
Recep Karagöz yazdı | Valizler kapanınca: Almanya’daki Türklerin altmış yıllık hikâyesi

İki dünya arasında büyüyenler

Benim kuşağım farklı bir hikâyenin çocuklarıydı. Evde Türkiye vardı, okulda Almanya. Ailenin değerleriyle yaşadığımız toplumun beklentileri arasında büyüdük. Bir tarafta anne-babalarımızın hiç bitmeyen memleket özlemi, diğer tarafta günlük hayatın bütün gerçekliğiyle içinde yaşadığımız Almanya vardı.

Bu nedenle ikinci kuşağın temel meselesi yalnızca dil öğrenmek ya da eğitim hayatında başarılı olmak değildi. Asıl mesele aidiyetti. Uzun yıllar boyunca aynı soruların etrafında dolaştık: Biz kimiz? Türk müyüz, Alman mıyız, yoksa her ikisi miyiz? Vatan neresi, bayrak hangisi?

Türkiye’ye geldiğimizde çoğu zaman “Almancı”, Almanya’da ise “yabancı” olarak görülmek, birçok insanın hafızasında derin izler bıraktı. Ancak zamanla ikinci kuşak iki kültür arasında sıkışan değil, iki kültür arasında köprü kuran bir kuşağa dönüştü. Almanya’daki Türk sivil toplumunun gelişmesinde, kültür merkezlerinin, öğrenci örgütlerinin, insan hakları çalışmalarının ve göçmen hakları mücadelesinin güçlenmesinde bu kuşağın önemli payı oldu.

Bu dönüşümü yalnızca uzaktan gözlemlemedim; bizzat yaşadım. Hattingen’de başlayan sivil toplum çalışmalarım ve daha sonra insan hakları alanında sürdürdüğüm faaliyetler sayesinde, göçmen toplumun yalnızca sorunlarına değil, geçirdiği dönüşüme de yakından tanıklık ettim.

Bugün Almanya’daki Türkiyeli toplumun elde ettiği birçok demokratik ve sosyal kazanımın arkasında, iki dünya arasında denge kurmaya çalışan bu kuşağın sessiz emeği bulunuyor.

Recep Karagöz yazdı | Valizler kapanınca: Almanya'daki Türklerin altmış yıllık hikâyesi
Recep Karagöz yazdı | Valizler kapanınca: Almanya’daki Türklerin altmış yıllık hikâyesi

Misafirlikten yerleşikliğe

Seksenli ve doksanlı yıllarda göçmen topluma sık sık aynı şeyi söylemeye çalışıyorduk:

“Artık buradayız. Kalıcıyız. Kalıcı olmanın gereklerini yerine getirmeliyiz.”

Ancak o yıllarda bu düşünce kolay kabul görmüyordu. Çünkü birinci kuşağın zihninde dönüş fikri hâlâ canlıydı. Evler Almanya’da kurulmuştu ama kalpler büyük ölçüde Türkiye’de atıyordu. Valizler hiçbir zaman tam anlamıyla kapanmamıştı.

Bugün ise bambaşka bir tablo var. Üçüncü ve dördüncü kuşaklar artık kendilerini misafir olarak görmüyor. Onlar Almanya’da doğdular, Almanya’da eğitim aldılar ve Almanya’da çalışıyorlar. Doktor, mühendis, akademisyen, öğretmen, gazeteci, girişimci ve siyasetçi olarak hayatın her alanında yer alıyorlar.

Birinci kuşak Almanya’yı inşa etti; ikinci kuşak aidiyet aradı; üçüncü ve dördüncü kuşak ise artık Almanya’nın geleceğini şekillendiriyor.

Bu kuşak için temel soru artık “Burada kalacak mıyız?” değil, “Bu ülkenin geleceğinde nasıl söz sahibi olacağız?” sorusudur. Göçmenlik artık geçici bir statü değil, Almanya’nın toplumsal gerçekliğinin kalıcı bir parçasıdır.

Düzen, sosyal devlet ve güven duygusu

Bu seyahatte beni yeniden etkileyen şey yalnızca ekonomik refah değildi. Asıl dikkatimi çeken, kuralların toplum tarafından içselleştirilmiş olmasıydı. Trafik ışıkları, yaya geçitleri, çevre temizliği ve kamu düzeni yalnızca yasaların sonucu değil; ortak yaşam kültürünün bir parçası haline gelmiş durumda.

İnsanlar çoğu zaman kurallara ceza korkusuyla değil, başkasının hakkına saygı duydukları için uyuyor. Sosyal devlet anlayışı da bu kültürü destekleyen önemli unsurlardan biri. Sağlık sistemi, mesleki eğitim kurumları, yerel yönetimler ve sosyal destek mekanizmaları kusursuz değil; ancak vatandaşın devlete duyduğu güveni büyük ölçüde koruyabilmiş durumda. Toplumun huzuru yalnızca ekonomik büyüklükten değil, öngörülebilirlikten ve güven duygusundan da besleniyor.

Recep Karagöz yazdı | Valizler kapanınca: Almanya'daki Türklerin altmış yıllık hikâyesi
Recep Karagöz yazdı | Valizler kapanınca: Almanya’daki Türklerin altmış yıllık hikâyesi

Her şey kusursuz değil

Elbette Almanya’nın bütün sorunlarını çözdüğünü söylemek mümkün değil. Son yıllarda ekonomik büyüme yavaşladı, enerji maliyetleri arttı ve konut krizi özellikle büyük şehirlerde daha görünür hale geldi.

Buna ek olarak aşırı sağın yükselişi ve göçmen karşıtı söylemlerin güçlenmesi, Almanya’nın geleceği açısından ciddi bir risk oluşturuyor. Bir zamanlar yalnızca marjinal çevrelerde karşılık bulan yabancı düşmanlığı, bugün daha görünür ve daha örgütlü bir siyasal zemine sahip. Bu durum yalnızca göçmenleri değil, Almanya’nın demokratik birikimini de tehdit ediyor.

Bugün Almanya’nın önündeki temel sınavlardan biri, ekonomik sorunları çözmek kadar birlikte yaşama kültürünü koruyabilmek olacaktır.

Son söz

Birinci kuşağın en büyük hayali geri dönmekti.

İkinci kuşağın en büyük sorusu aidiyetti.

Bugün üçüncü ve dördüncü kuşakların meselesi ise gelecek.

Altmış yılı aşan göç hikâyesi belki de en çok bunu anlatıyor.

Bazı insanlar memleketlerinden ayrılır; ama memleket uzun süre onların içinden ayrılmaz.

Bazıları ise gittikleri ülkeye alıştıklarını sanırlar; oysa fark etmeden o ülkenin tarihinin bir parçası haline gelirler.

Bugün Almanya’daki Türkiyeli toplum tam da böyle bir yerde duruyor.

Artık göçün değil, kalıcılığın hikâyesini yazıyor.

Altmış yıl sonra artık konuşan bavullar değil, köklerdir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş