16. yılında AK Parti’nin dönüşümü

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/337847341″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi haftalar, iyi günler! Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 16. kuruluş yıldönümü. Kurulduktan kısa bir süre sonra tek başına iktidara gelen ve o günden beri de ülkeyi tek başına yöneten bir parti söz konusu; yani 15 yıldır Türkiye’yi tek başına yöneten bir parti söz konusu ve o günden bugüne bu parti çok değişti, ama aynı zamanda da Türkiye’yi çok değiştirdi, Türkiye’yi değiştirmeye ve kendisi de değişmeye devam ediyor. Bir gazeteci olarak bu partinin kuruluşunun çok öncesinden beri, kuruluş sürecini çok yakından izledim, Refah Partisi döneminde bu partiyi kuracak olan kadroların –Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül gibi kadroların– parti içerisinde yenilikçi kanadı oluşturmalarını ilk gözleyenlerden birisiyim ve yenilikçilik adını da bir şekilde ben koymuştum. Hatta o zaman bu ismi koyduğum için çok ciddi bir şekilde eleştirilmiştim parti içerisinde; yenilikçilerin kendileri tarafından da, çünkü onlar Refah Partisi içerisinde hiçbir ayrışma, gruplaşma olmadığını söylemişlerdi — ki aslında bu bir grup değildi, bir eğilimdi, bir yaklaşımdı.
Erbakan liderliğindeki eski Milli Selamet Partisi’nin yaşlı kadrolarından farklı, daha modernist metodları kullanmaya yönelik bir perspektifleri vardı. İdeolojik olarak daha az İslamcı değillerdi kesinlikle; hatta kimi durumlarda dünyadaki diğer İslamî hareketlere daha yakın oldukları söylenebilirdi. Erbakan, malum, kendine özgü, Türkiye’ye özel bir İslamcılık, Milli Görüş geliştirmişti; ama yenilikçi kadro tam da 80’li yıllarda dünyanın dört bir tarafında yükselişe geçen, diğer İslamî grupları daha yakından takip ediyordu; Müslüman Kardeşler gibi, Cemaat-i İslamî gibi hareketleri ve hatta Lübnan’daki Hizbullah gibi hareketleri, İran Devrimi’ni daha yakından takip ediyorlardı. Ama bunları bir modernist bir perspektifi sunuyor, savunuyorlardı. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Milli Selamet Partisi çizgisi, yani eski çizgi, Milli Görüşçü çizgi, daha çok “Cami Cemaati” diye tanımlanabilecek, zaten dindar olan kişilerin oylarını almayı önemserdi ve bütün stratejisini onlara ulaşmak üzerinden kurardı. Ama yenilikçiler, dindar olmayan kesimlere de gitmek gerektiğini söylediler — ki bu eğilimin sadece Türkiye’de yenilikçiler tarafından değil dünyanın dört bir tarafında özellikle Müslüman Kardeşler ve benzeri hareketler tarafından da benimsenmiş olduğunu görüyoruz.
Ancak yenilikçiler, parti içerisinde belli bir tıkanıklık yaşıyorlardı. Refah Partisi’nin büyük sıçramalar yapmasında, özellikle 94 yerel seçimindeki zaferinde birinci derecede rol oynamış olmalarına rağmen parti içerisindeki mekanizmalarda kendilerine hak ettikleri ve bekledikleri yerler, konumlar sağlanmıyordu. Çok az sayıda kişiye alan açıyordu Erbakan; onun dışında eskiden beri hareket ettiği “gelenekçi” olarak tabir ettiğimiz yaşlı isimleri tercih ediyordu. Dolayısıyla AKP’nin ortaya çıkışı, daha doğrusu Refah’ın kapatılıp Fazilet, Fazilet’in kapatılmasından sonra Erbakan’ın işaret ettiği Saadet Partisi’ne yönelmemelerinin bir temel nedeni parti içi demokrasi talebiydi. Bu parti içerisinde hak ettikleri yerlerin tutulu olduğu için kendilerine yeterince alan açılmaması şikâyetiydi ve Erbakan çizgisinden koparak yeni bir partide hak ettikleri oranda güç sahibi, söz sahibi, etki sahibi olmayı umdular ve AKP’yi böyle kurdular. Ve bu anlamda baktığımız zaman AKP, parti içi demokrasinin çok önemli bir yer tuttuğu, kolektif bir hareketti. Bir lideri vardı: Tayyip Erdoğan. Ancak o liderin etrafında çok güçlü isimler vardı ve partinin özellikle kuruluşunda emek vermiş olan ve Milli Görüş kökenli olan isimler, belli özgül ağırlıklara sahiptiler ve bu uzun bir süre böyle devam etti.

AKP’nin kuruluşunda dışardan katılımlar

Bir diğer husus da bu partiye başka partilerden gelenin ya da daha önce siyasete bulaşmamış isimlerin katılımları oldu. Belli bir kalitede, ortalamanın üstünde bir katılım olduğunu söyleyebiliriz. Sayıca çok fazla değildi belki, ama sadece Fazilet Parti’den insanlarla kurulmamıştı ve –tekrar söylüyorum– birinci motivasyon iç demokrasi, parti içi demokrasiydi. İkinci istek de tabii ki Türkiye’nin demokratikleşmesiydi. Bunun da temel nedeni şuydu: Refah Partisi’ne bakıyorsunuz, Refah Partisi iktidara geliyor, koalisyonun birinci ortağı oluyor, ama asker tarafından 28 Şubat’la post-modern bir darbeyle alaşağı ediliyor, parti kapatılıyor, lideri yasaklanıyor. Ardından yeni bir parti kuruyorlar: Fazilet Partisi. Fazilet Partisi de sudan sebeplerle yine Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılıyor. Normal şartlarda bu hareket, Türkiye’de belli bir güce sahip olan ve iktidarı en azından paylaşma durumda olan bu hareketin, içerideki anti-demokratik uygulamalar ve sistemin ayak diremesi sonucu hukuk-dışı uygulamalarla ya da hukuk kılıfına uydurulmuş uygulamalarla, haksız uygulamalarla hak ettiği güce ve iktidara sahip olması engelleniyordu. Dolayısıyla AKP Türkiye’deki kurumların ve sistemin demokratikleştirilmesini kendine temel öncelik olarak almıştı. Yani iki demokrasi arayışı birden söz konusu: bir tarafta parti-içi, hareket-içi demokrasi; ikincisi de ülke-içi demokrasi. Ülke-içi demokrasiyi sağlama tek başına Türkiye içerisinde mümkün olamıyordu; çünkü kontrol eden oligarşik güçler, ülkeyi kontrol eden askeri, büyük medyası, büyük sermayesi vs. bu harekete ya da İslamî çizgideki hareketlere çok fazla şans tanımıyorlardı ve gerekirse onları alaşağı ediyorlardı — kanundışı yollarla, darbelerle vs.. Dolayısıyla içeride sistemin kendilerine sağlamadığı alanı, dışarıdaki dünya sistemine başvurarak elde etmeye çalıştılar.
Yani Türkiye’deki mevcut kurulu düzene, müesses nizama meydan okumak için, onun alanını daraltmak için dünyaya açıldılar ve dünyadaki egemen güçlerle belli bir ilişki içerisine girdiler: Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) ve hatta İsrail bu anlamda önemlidir. AKP ilk andan itibaren AB’ye tam üyeliğin şampiyonu oldu, savunucusu oldu, ABD’yle iyi ilişkiler geliştirmeyi savundu, İsrail’le iyi ilişkiler geliştirmeyi savundu ve bu anlamda da Milli Görüş Hareketi’nden ciddi bir kopuş yaşadı ve buradan gelen güçle, buradan gelen destekle Türkiye’deki sistem güçlerine, özellikle askere karşı belli bir noktada Türkiye’de demokratikleşmeler gerçekleştirdi, bu da AB’ye tam üyelik süreci bağlamında yapıldı ve AKP’nin vizyonu burada Türkiye’yi demokratikleştirerek Cumhuriyet’ten sonra en büyük proje olarak tarif ettikleri AB üyeliğini gerçekleştirmekti. Ve bu vizyona AKP’ye angaje olmayan farklı kesimlerden insanlar da farklı mesafelerle olsa da belli ölçülerde destek verdiler; çünkü AB, demokratikleşme, reformlar… bütün bunların getirdiği ivmeyle AKP özellikle ilk yıllarında çok geniş destekler alabildi, sadece kendisinden değil, kurucu unsurların, kurucu kişilerin yakın çevrelerinden değil; çok daha geniş bir çevreden ve uluslararası alandan.

Film başa sarılıyor

Ama 16 yıla dönüp baktığımız zaman başlangıç noktasıyla bugün gelinen nokta arasında çok büyük farklar olduğunu ve AKP’nin geldiği noktada zamanında yerine geçtiği sistemi bir şekilde devam ettirdiğini görüyoruz. Şöyle söyleyebiliriz: AKP Türkiye’de merkez partilerinin toplu bir şekilde iflasının sonucunda ortaya çıkan boşlukta, 2002 sonunda tek başına iktidara gelmişti. Belli bir reform sürecinden, demokratikleşme sürecinden, AB’ye üyelik sürecinden, Kürt sorununda barışçıl çözüm arayışlarıyla belli bir müddet gittikten sonra, film başa sarılmaya başlandı ve bugün baktığımız zaman AKP iktidarının Türkiye’yi demokratikleşme diye bir iddiası kalmadı, tam tersine Türkiye’nin –bunun altını özellikle çiziyorum– AKP’nin ilk yıllarında elde ettiği kazanımların da Türkiye toplumunun elinden teker teker geri alındığını görüyoruz. Yani kendi yaptığını kendisi bozan bir iktidar ve demokrasinin epey uzağında bir iktidar — ki bir süredir dikkat ederseniz o meşhur ileri demokrasi tanımı artık telaffuz edilmez oldu. Türkiye’nin demokratikleşmesi, daha demokratik ülke olması perspektifinden 16 senede –ki 16 sene bugün itibariyledir, ama daha öncesinden itibaren başlamıştı– vazgeçmiş bir AKP’yle karşı karşıyayız ve tabii ki parti-içi demokrasi iddiasından da tamamen vazgeçmiş bir AKP’yle karşı karşıyayız; çünkü AKP artık bir süredir Erdoğan’la başlayıp Erdoğan’la bitiyor. Eskiden Erdoğan’la başlardı ama Erdoğan’la bitmezdi; arada çok önemli tartışmalar, müzakereler olur, belki son sözü yine Erdoğan söylerdi, ama onun baştaki savunduğu noktayla sonunda savunduğu nokta arasında kimi zaman çok büyük farklılıklar olabilirdi. Artık böyle bir şey yok, bir reis figürü var, kolektif yönetimden çoktan uzaklaşıldı ve parti içerisinde hiçbir şekilde bir demokratik işleyiş olduğu söylenemez; sonuçta her şey Tayyip Erdoğan’ın büyük ölçüde tek başına belirlediği, bütün makamların –ki makamların sayısı çok, milletvekilleri, teşkilatlar, bakanlar kurulu, Cumhurbaşkanlığı danışmanları vs. – bütün bunların hepsinin onun tarafından belirlendiği bir süreçteyiz. Ki başkanlık sistemine fiilen geçilmesinden sonra zaten –geçen Erdoğan’ın da söylediği gibi– parlamenter demokrasi artık ortadan kalktığı için başkanlık sisteminde her şeyi zaten anayasal olarak da tamamen kendisi belirleyecek. Dolayısıyla parti içi demokrasi ve ülkenin demokratikleştirilmesi motivasyonlarından tamamen uzaklaşıldı; kolektivizm yerini tek kişinin belirlediği ve çok yakınındaki birtakım –genellikle akraba çevresinden ve dost çevresinden– isimlerle çalışan tek bir reisten ibaret bir harekete dönüştü.
Vizyon konusunda AKP’nin en önemi dinamiği AB’ydi bana göre ve en parlak yıllarını da bu motivasyonla kurmuştu ve bir süreden itibaren böyle bir vizyona sahip değil. AB vizyonunu terk etmiş olduktan sonra yerine yeni bir vizyon kurmuş da değil. Kimilerine göre şeriat vizyonunun peşinde olduğu söyleniyor, böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Tabii ki din bir enstrüman olarak kullanılıyor, özellikle son yıllarda; ama buradan bir şeriat düzeni vs. gibi bir şey arayışı içerisinde olunduğunu sanmıyorum, çünkü şu haliyle popülist-otoriter bir yönetim inşa ediliyor, demokrasinin uzağında bir yönetim inşa edilmiş durumda, buna en fazla bir şeriat sosu olabilir, en fazla bir din sosu olabilir, ama din devleti falan gibi bir şey kurma ihtiyacı, arayışı içerisinde olduğunu sanmıyorum. Ortada herhangi bir vizyon yok, ortadaki tek vizyon Tayyip Erdoğan’ın kendisi, onun yaptığı konuşmalar, onun yaptığı tercihlerden ibaret — ki bunlar çok kolay değişebiliyor biliyorsunuz. Kimi zaman en sert karşı çıktığı şeyleri daha sonra çok pragmatist bir siyasetçi olduğu için hiçbir şey olmamış gibi savunabiliyor ya da yakın zamana kadar yanında olan kişilerin birdenbire buharlaştığını görebiliyoruz.
Özgürlükçülük, çok temel bir meseleydi çünkü önlerinin tıkanmasından şikâyet eden bir hareketti; özellikle Türkiye’de dindarların merkeze taşınmasının engellenmesinden şikâyet eden bir hareketti; dolayısıyla yasaklara karşı mücadele eden bir hareketti. O meşhur “yasaklamak, yasak olacak” sloganı, o anlamda çok kullanıldı; ama bir süredir biliyoruz ki AKP iktidarı birçok şeyi yasaklıyor ve artık neyin ne zaman nasıl yasaklanacağının kestirilemediği bir ülke haline gelmiş durumdayız. Özgürlükçülük anlamında, özellikle son birkaç yıldır ortada verilebilecek herhangi bir örnek olduğunu sanmıyorum; özellikle de Çözüm Süreci’nin iptal edilmesiyle beraber Türkiye tam o anlamda bir yasaklar ülkesi haline geldi.

Entelektüeller yerine troller

Bir diğer önemli özellik, AKP ilk ânından itibaren belli bir entelektüel desteğe sahipti, bunların önemli bir kısmı İslamî hareket içerisinde yetişmiş birtakım entelektüellerdi. Daha sonra da özellikle AB süreci içerisinde de İslamcılık alâkası olmayan birtakım kişiler de bu sürece şu ya da bu şekilde destek verdiler ve bu anlamda önemli bir entelektüel zemin üzerinde yükseliyordu AKP; bu artık uzun bir süredir yok, bir süredir en azından yok. Varolan, entelektüel ismiyle bilinen isimler parti içerisinde iyice etkisizleştirildi ya da zayıflatıldı ya da –dilimin ucuna isimler geliyor, ama polemik yapmak istemiyorum– entelektüellerini o bir avuç iktidar uğruna heder ettiler, iptal ettiler. Onun dışında dışarıdan destek veren entelektüellerin son örneği Etyen Mahçupyan’dı, onun da son yazılarına baktığınız zaman ne kadar öfkeli ve kırgın olduğunu görüyoruz; ama hiçbir zaman pişman değil, çünkü Etyen Mahçupyan her zaman hep doğruyu söylediğini düşünen bir insandır, dolayısıyla dün yaptığının yanlış olduğunu söylediğini görmedik, görmeyeceğiz de. Entelektüellerin yerine bugün AKP’de artık çok popüler deyimle troller daha fazla öne çıkıyor ve bunlar kimi zaman isimsiz sosyal medyadaki kişiler kimi zaman da isimleriyle varolan kişiler, ama bu isimleriyle varolan kişilerin AKP’nin ilk yıllarındaki entelektüel birikime sahip insanlarla kıyaslanması bile ayıp olur, gerçekten iki kelimeyi bir araya getiremeyen, ama bütün güçleri karalama üzerine ve yeni tabiriyle gerçek ötesi (hakikat sonrası) şeylerle yani “post-truth” yaklaşımlarla yalan üreterek vs. varkalan birtakım insanlar. Tabii Türkiye gibi bir ülkeyi tek başına yöneten bir partinin böyle bir zeminde çok uzun süre devam edeceğini sanmıyorum.
Bir başka husus, kısmen değindim, dışarıdan katılım. Partinin kuruluşunda ve özellikle ilk yıllarında bu harekete destek veren ve hatta katılan, farklı kesimlerden insanlar oldu ve bu insanların hepsi olmasa bile belli bir kısmının belli bir ağırlıkları vardı ve bu ağırlıklarıyla beraber bu hareketin içinde ya da etrafında oldular, ama artık böyle bir şeyi çok fazla görmüyoruz. İslamî hareketten gelmeyip de bugün Erdoğan’a destek veren kişilerin –ki var öyle birtakım isimler– herhangi bir ağırlıkları, saygınlıkları olduğu kesinlikle söylenemez. Dolayısıyla dışarıdan katılım diye adlandırabileceğim herhangi bir olayı şu anda fiilen görmüyoruz; çünkü zaten bu bir dava hareketi olmaktan çıkar birliğine, ittifakına dönüştüğü için, dava insanı aramak –ki son yaptığım bir yayında bunu ele almıştım uzun uzun– zaten pek gerçekçi olmayacaktır.

AKP artık İslamcı değil

İslamcılık meselesi önemli. AKP İslamcı mı? Artık değil bence, çünkü şunu net bir şekilde söyleyebilirim — bu konuda çok yıllardır üzerinde kafa yormuş birisi olarak, dışarıdan bir gazeteci olarak: Türkiye’deki İslamcılığın belli bir iddiası olabilmesi için, belli bir gücü ve etkisi olabilmesi için kesinlikle ve kesinlikle demokrasi ve özgürlüklerden yana olması gerekiyor. Demokrasi ve özgürlüklerden yana olunmayan bir İslamcılığın Türkiye’de gidebileceği bir uç, IŞİD’vâri yapılardır — ki onu görüyoruz. Onun çok ciddi bir etkisi var. Bir diğer uç da şu anda AKP’de yaşadığımız popülizmdir. Bunun İslamcılıkla çok bir alâkasının kaldığını sanmıyorum. Tabii ki İslam’dan çok ciddi bir şekilde malzemeler devşiriliyor, ama bir İslamcılık olduğunu sanmıyorum. Bugün Türkiye’de İslamcı sıfatını çekinmeden verebileceğimiz isimlerin büyük bir kısmının ortak özelliği –ki sayıları giderek azalıyor, az sayıdalar ama yine de varlar– bunların çoğulcu demokratik bir perspektifi savunuyor olmaları. Belki ilk başta böyle değillerdi. Ama özellikle AKP deneyiminden sonra İslamcılıklarını ciddi bir şekilde revize ettiler ve çoğulcu bir dil savunmaya başladılar. Bu anlamda gerçekten bunu çok net bir şekilde bize gösteriyorlar. Başka yerlerde ne olur o ayrı bir tartışma, ama Türkiye’de İslamcılık iddiasına sahip olan bir kişinin, hareketin, çevrenin demokrasi savunusu olmadan varkalması ve inandırıcı olabilmesi mümkün değil. Bu anlamda da AKP’nin İslamcı bir hareket olmaktan iyice uzaklaşmış olduğunu düşünüyorum. Tabii ki en önemli hususlardan birisi Kürt sorunu. AKP’nin 15 yıl boyunca ülkeyi yönetmesinde Kürt sorunundaki barışçıl çözüm arayışları çok önemli, hatta belirleyici olmuştur. Ama bir süredir bundan uzaklaşıldığı görülüyor. Ve bu uzaklaşmanın da AKP’nin iktidarını ciddi bir şekilde tehdit ettiğini düşünüyorum. Siz bu ülkede Kürt sorununu kalıcı bir şekilde, barışçı yollarla samimi olarak çözmeye niyetlenmezseniz, bu konuda elinizden geleni yapmazsanız, Türkiye’yi yönetemezsiniz. Daha önceki Süleyman Demirel, Tansu Çiller, ANAP vs. örnekleri ortada. AKP de en büyük avantajı olan Kürt sorununun barışçı çözümü perspektifinden uzaklaştıkça çok ciddi bir krizin içerisine girdi ya da girmiş olduğu krizin çok daha derinleştiğini gördük — ki şu anda onu yaşıyoruz.

Adalet kalmadı, kalkınma zorda

Evet, sonuçta AKP’nin 16 yıl boyunca bize gösterdiği en önemli hususlardan birisi, bu partinin adındaki adalet kavramından iyice uzaklaşmış olması. Adalet kavramından uzaklaşıldığı zaman Türkiye gibi bir ülkede sağ bir parti olarak etkili bir şekilde iktidarda kalabilmek çok mümkün olabilecek bir şey değil. Şu anda kalkınmanın üzerine çok ciddi bir şekilde vurgu yapıyor Recep Tayyip Erdoğan. Bunu ne derece sürdürebilir, ekonomi buna ne derece izin verebilir? Bu paylaşım daha ne kadar sürdürülebilir ve insanlar bu ekonomik anlamda elde ettikleri, aldıkları payı alamadıklarını gördükleri zaman AKP’ye ve Erdoğan’a nasıl bakarlar? O önümüzdeki günlerin meselesi. Ancak şu anda adalet kısmı kalkmış, kalkınmayı her şeyin önüne koyan bir hareket var. Daha önceki yayınlarda söylediğim bir hususu tekrar söylemek istiyorum: AKP’nin artık bir parti olduğunu söylemek de çok fazla mümkün değil. Bir şirket, büyük ölçüde bir aile şirketi görünümündeki bir olguyla karşı karşıyayız.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus