Yves-Charles Zarka: “Yeni bir Avrupa ideali için yeniden düşünmemiz gerekenler”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

 

Paris-Descartes-Sorbonne Üniversitesi’nden, felsefeci  Prof. Yves-Charles Zarka’nın 31Ağustos 2017’de Libération’da çıkan yazısını Latif Yılmaz çevirdi.

zarka
Yves-Charles Zarka

Brexit müzakerelerinin yapıldığı şu günlerde Avrupa’yı yeniden inşa etme ihtiyacı hiç bu kadar acil olmamıştı. Yeni bir atılıma ihtiyacımız var. Elbette böyle bir atılım öncelikle Birlik’in Avrupa halkları nezdinde yabancı, kısıtlayıcı ve düşman bir öğe olarak görülmesine son verecek kurumsal reformları kapsamalı. Bu reformlar mevcut durumda çok uzağında kalınmış olan gerçek ve hakiki bir demokrasiyi amaç edinmeli. Bunun yanında terörizmin ve küreselleşmenin zararlı etkilerine karşı koruma sağlayacak, ortak bir savunma alanının kurulması ve göç sorununun insani bir çözümle ele alınması gibi unsurları da içermeli.

Avrupa’yı Onarmak ( Refaire l’Europe, PUF 2012) kitabında Jürgen Habermas ile birlikte bu yeniden kuruluşun parametrelerini açıkça tanımlamaya çalıştık. Birliğin ekonomik, politik ve insani gerçeğinin mutlak bir şekilde yeni ve kendine has olan karakterini dikkate alma gereğini ve vatandaşları kurumların merkezi unsuru yapma ihtiyacını vurguladık. Ayrıca hâlihazırda hâkim olan hükümetler arası (post-demokratik) bir perspektifin hakiki bir demokratik yaklaşımla yer değiştirmesinin nasıl olması gerektiğini gösterdik.

Benim burada üzerinde durmak istediğim konu ise meselenin başka bir yönüyle ilgili. Hakikatte, kurumsal reformlar ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, yeniden altını çizerek söylersek, yeterli değiller. Belki de daha ileriye gitmeliyiz. Eğer yeni bir atılım ruhu ile desteklenmezlerse bahse konu kurumsal reformlar mümkün olmayacaktır. Yeni bir tinsel atılımdan, yani Birlik üyesi halkların ortak geleceklerine yönelik bir vaat içeren ve Avrupa inşasına yönelik bir inanca yer açan bir atılımdan bahsediyorum. Her gün umut edilen ama hâlâ bir türlü gerçekleşmeyen ekonomik refahın paylaşılması meselesi ile ilgili öneriler elbette hoş karşılanmalı. Ekonomik refah söz konusu olduğunda sıradan vatandaşlardan yöneticilere kadar herkes hemfikir durumda diyebiliriz. Çok kutuplu ve artık hükmetmediği bir dünyada Avrupa’nın daha güçlü bir yere ve sese sahip olabilmesi için herkes Avrupa Birliği’nin yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşünüyor! Bana göre, böyle bir refah yakalansa da bu sonuç Avrupa alanının vatandaşları için yeni bir Avrupa fikrinin oluşturulması adına bir anahtar işlevi görmeyecektir. Bana kalırsa idealin basitçe maddi değil daha tinsel ve ruhsal bir şey olması gerekiyor. Böyle bir ideal, Avrupa’nın üzerine kurulduğu değerleri şimdiki zamanın gereklerine göre yenileyerek yeniden aktif hale getirmeli.

 

Aydınlanma düşünürleri

 

Bu, aynı zamanda bahse konu yeni idealin hiçlikten inşa edilmiş, yapay ve dışardan dayatılan bir şey olmaması anlamına da geliyor. Yeni Avrupa ideali Avrupa tarihi içinde kök salmalı ve her ne ise o haliyle kabul edilme gücüne sahip olmalı. Bu ideali, Rönesans sonrası dönemde neredeyse bütün Avrupa ülkelerini etkisi altına alan, harekete geçiren ve bugün Avrupalılık tini olarak adlandırdığımız olgunun oluşumuna katkı veren tinsel/fikirsel cereyanlar arasında aramalıyız. Elbette bahsettiğimiz mesele en başta Aydınlanma düşünürlerini kapsıyor. Şüpheye yer kalmaksızın, yeni bir atılımın ve topluluk değerlerine yeni bir bağlılığın tarihsel köklerinin yer aldığı yerin orası olduğunu söyleyebiliriz. Açık bir şekilde ifade edecek olursak, bu köklere dönüş arayışı saf ve basit bir geriye dönüş değildir. Basitçe bugün Avrupa tarihinin günah keçileri olarak görülen rölativizm ve kültürel tikelciliğin (partikülarizm) karşısına evrensel değerleri, rasyonaliteyi, insan haklarını ve demokrasiyi yerleştirmekten bahsetmiyoruz. Aydınlanma döneminin karanlık ve muğlak yönlerini de dikkate almalıyız. Yeni bir atılım ancak geçmişin duru ve berrak bir vizyonundan doğabilir.

Bildiğimiz üzere Aydınlanma ruhu, neredeyse aşılamayacak bir şekilde Kant tarafından tanımlandı. Aydınlanma nedir? Başlıklı metninin ilk cümleleri tek başına en temel noktalara işaret ediyor: “Aydınlanma insanın kendi hatası ile içine düştüğü olgun olmama durumundan çıkmak olarak tanımlanır. Olgun olmama hali ise insanın kendi hakiki anlama yetisini, onu yöneten başka biri olmadan kullanamaması durumudur. Bu bizim kendi hatamızın bir sonucudur. Bu sonuç anlama yetisinin eksikliğinden dolayı değil; fakat bir niyet, azim ve cesaret eksikliğinden, yani başkası tarafından idare edilmeme cesaretini gösterme eksikliğinden kaynaklanıyor. Sapere aude! Kendi anlama yetini kullanmaya cesaret et. İşte Aydınlanma’nın düsturu.” Kant tarafından Aydınlanma basitçe özel bir tarihsel döneme karşılık gelen bir uğrak olarak tanımlanmadı. Hem teorik hem de ahlaki bir ilke olarak ve nihayetinde bir karakter olarak tanımlandı. Foucault’nun çok sonraları belirttiği üzere bir ethos olarak tanımlandı diyebiliriz. İşte tam da bu ethos, zamanımızın koşulları üzerinden yeniden düşünmeye başlamamız için uygun görünüyor: özgürlük, rasyonellik, evrensellik ve haklarla ilgili soruları yeniden ele almak zorundayız. Bu soruları kim olduğumuz yönündeki bilincimiz üzerinden hareket ederek ne yapmamız ve hâlâ neyi umut etmemiz gerektiği şeklindeki sorular ile ilişkilendirerek düşünmeliyiz. Kendi açımdan, felsefi bir yeniden inşanın ilkelerini ortaya koymaya çalıştığım iki eserde, (l’Inappropriabilité de la Terre, Armand Colin, 2013, ve Refonder le cosmopolitisme, PUF, 2014) özgürlüğü etik konusu üzerinden yeniden düşünmeye çalışan bir bakış açısı geliştirmek istedim. Aynı zamanda, evrensellik fikrine ve insan haklarına kozmopolitlik ve siyaset arasındaki ilişkiyi dikkate alan bir plan üzerinden yaklaştım.

Kırılgan bir özgürlük

 

Özgürlük artık her şeyi elde etme ve her şeye hâkim olma özgürlüğü gibi sadece bireysel bir konu olarak anlaşılamaz. Yeryüzündeki ortak varoluşumuzu dikkate alan bir çerçeve içinde kırılgan bir özgürlük olarak düşünmeliyiz. Yani bizi hem yeryüzüyle hem de birbirimizle olan ilişkilerimiz açısından efendilik konumuna sürüklemeyen bir özgürlük olarak düşünmeliyiz. Bu özgürlük, mutlak anlamda kendi kendine hâkim olmayı içeren aşkınsal bir özgürlük anlamına gelmez. Aksine doğrudan dünyaya ve yaşama bağlı olan ve fakat sadece biyolojik bir çerçeveye de indirgenmeyen yaşayan varlıkların özgürlüğü anlamına gelir. Kendi kendisiyle, ötekiyle ve dünyayla olan ilişkisini anlayan ve sadece kendi benliği üzerine kapanmayan bir özgürlük anlayışı anlamına gelir.

Diğer yandan, evrensellik sorunu ise Aydınlanma döneminin kozmopolitanizm konusu gündeme geldiğinde göz ardı ettiği özel bir unsuru içerecek şekilde ve kozmopolit bir çerçeve ekseninde sorgulanmalı. Kozmopolit fikir insana dair her şeyi -insan olarak o her ne ise- kapsamalı ve sadece onun bir yönüne odaklanmamalı. Nihayetinde insanlık sadece bir soyutlamadan ibaret değildir. Kim olursa olsun herkesi insan olarak eşitleyen ve aynılaştıran bir ilkenin adıdır. İşte insana ait bu kimliği/aynılığı iyi düşünmek gerekiyor. “Her insan insanlık durumunun bütün bir biçimini üstünde taşır diyordu” Montaigne. Ne var ki, bu biçim sadece bir farklılık tarafından mühürlenmiş bir türü veya tipi anlatmıyor. Bu insanlık biçimi tamamıyla tekilliğe gönderme yapan bir durumu ifade ediyor. İnsani biçim olarak gördüğümüz şey genetik koddan üzerinde çokça durulmuş olan karmaşık entelektüel yetilere varana kadar tekil bir durumu ifade ediyor. Bu tekillik, siyasal, toplumsal, kültürel ve kişisel tarihler tarafından çok iyi bir şekilde ortaya konmuştur. İnsani biçimin tekil olması aynı zamanda insani aynılığın çeşitliliğin karşıtı olarak konumlanmadığını aksine çok çeşitli bir yapıda olduğunu belirtir. Aynılığı tanımlayan kimlik öğesi aynılık değil aksine farklılıktır. Tıpkı insan olmama halinin sayısız biçimlerinin olması gibi milyonlarca veya milyarlarca insan olma biçimi bulunuyor. Bu bakış açısından bakıldığında, evrensellik asla tekrarın ve aynılığın süregeldiği bir homojenlik değil, aksine tekilliklerin bir evrenselliğidir. Yani farklılıkların.

İçinde yaşadığımız dünya olarak yeryüzü ile olan ilişkimizi yeniden düşünürken, özgürlük, evrensellik ve insan hakları zamanımızın felsefi ve siyasi ödevlerinin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. İşte tam da bu damar ve kanal sayesinde Avrupa fikri kendi vatandaşları tarafından arzulan ve kabul edilen yeni bir ideal karakteri kazanabilir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus