Ankara Suriye’de kimle dost kimle düşman?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler! Afrin Harekâtı’nda bir ay oldu ve iş değişik ve ilginç boyutlara doğru meylediyor. İşler karışıyor, ancak Ankara’dan yapılan açıklamalarda en son Halep’ten gelmek isteyen, Afrin’e destek için oradaki YPG güçlerine destek için gelmek isteyen milislerin uyarı atışlarıyla durdurulduğu açıklaması yapıldı. Ancak bazı kaynaklar bu girişin tamamlandığını ve milislerin özellikle sınır boyuna yerleşeceği yolunda haberler yapıyorlar. Her halükârda şurası çok net, ki burada Şam’ın bilgisi dahilinde, Şam’ın izin vermesiyle, teşvikiyle, grup Şam’daki yönetime bağlı, Suriye yönetimine bağlı gruplar –ordu değil tabii, bu önemli–, orada Afrin Harekatı’na karşı YPG’nin oluşturduğu güçlere desteğe gidiyorlar ve YPG’den peş peşe yapılan açıklamalarda da Afrin’in Suriye’nin bir parçası olduğu ve Afrin’de Suriye bayrağı dalgalanacağı söyleniyor. Burada yeni birtakım ittifaklar oluşuyor ve Türkiye burada gerçekten yeni bir durumla karşı karşıya.

Ankara-Tahran zıtlaşması

Batı medyasında bu son olayla ilgili olarak yapılan değerlendirmelerin hemen hemen hepsinin birleştiği ortak bir nokta var: Burada, aslında şu anda Afrin’de yaşananlarda, Türkiye’nin karşısında Şam’dan ziyade Tahran’ın bulunduğu ve burada Türkiye’yle İran’ın karşı karşıya geldiği yolunda değerlendirmeler var. Bunun en önemli –ki haklı bir gerekçesi var ; o da söz konusu olan milis güçlerinin, halk güçleri diye adlandırılan güçlerin doğrudan Suriye’de yıllardır bulunana İranlı danışmanlar tarafından eğitildiği ve askerî eğitim dışında da belli bir ideolojik eğitimden geçirildikleri–, yani burada İran’ın oraya yolladığı, Suriye’ye yolladığı –biliyorsunuz doğrudan Hizbullah güçleri ya da değişik coğrafyalardan Şii birtakım gönüllüler, bir nevi gönüllü-paralı asker karışımı– birlikleri Suriye’ye sevk etmişti, hâlâ orada varlar. Burada söz konusu olanlar Suriye vatandaşları, ancak İran’ın denetimindeki bir yapılanma olduğu söyleniyor. Dolayısıyla burada, şu anda Afrin’de Türkiye’yle İran’ın karşı karşıya olduğu yorumları yapılıyor — ki Tahran değişik vesilelerle Zeytin Dalı adı verilen Afrin Harekâtı’na karşı uyarılarda bulunmuştu, itiraz etmişti ; bunu biliyoruz ve şimdi de işin böyle bir başka boyutu ekleniyor.
Ancak tabii işin ayrı bir yönü var; yani burada Türkiye’yle İran karşı karşıya yorumu yapılırken, bir diğer taraftan da Türkiye, İran ve Rusya birlikte Astana Süreci’ni birlikte sürdürme kararlılığını vurguluyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu Afrin Harekâtı’yla ilgili olarak en son Putin dışında Ruhani’yle de görüştüğünü açıkladı. Dolayısıyla bir yanda Türkiye’yi Suriye’de Rusya ve İran’la birlikte hareket ediyor olarak görüyoruz, açık olarak düzenlenen zirveler yapılıyor, toplantılar yapılıyor, liderler bir araya geliyor, dışişleri bakanları bir araya geliyor, hummalı bir faaliyet var ve Türkiye’nin Suriye’de çizgisini uzun bir süre karşısında yer aldığı Rusya ve İran’a yanaştırdığı realitesi var; ama diğer yandan Afrin Harekâtı’nda da görüyoruz ki Türkiye’yle İran karşı karşıya gelebiliyor.
Öte yandan, tabii işin bir başka ilginç yani –ki bu Suriye’deki işlerin nasıl karışık olduğunu bize çok daha iyi gösteriyor– Türkiye Afrin Harekâtı’nı Rusya’nın onayıyla başlatabildi, hava sahasını açması çok önemliydi, bir dönem kapattı sonra tekrar açtı; ama burada da Rusya’nın İran’la Suriye’de bayağı bir müttefik olduğunu biliyoruz. Rusya’dan yapılan açıklamada da işin püf noktası çıkıyor; Lavrov’un yaptığı en son açıklamada Türkiye’nin güvenlik kaygılarını aşması için Şam’la doğrudan temasa geçmesi gerektiği vurgulanıyor. Galiba eninde sonunda Türkiye’nin geleceği nokta bu olacak, Ankara ve Şam arasında tekrar diplomatik ilişkilerin kurulması — bir zamanlardaki gibi kardeşlik-dostluk-ortak kabine toplantıları olaylar olmayacaktır tabii, ama bir tür diplomatik ilişkilerin kurulması. Nitekim bugün Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’a bu soru soruldu; o da Şam’la doğrudan temas olmadığını söyledi; ancak Rusya ve İran üzerinden birtakım dolaylı mesajlaşmalar olduğunu kabul etti — Astana Süreci’ne bağlı olarak.

Ankara-Washington temasları

Bir diğer önemli husus da şu: “Olağanüstü şartlar halinde istihbarat birimimiz (MİT’i kast ediyor) doğrudan ya da dolaylı belli temaslar kurabilir.” Bu açıkça telaffuz edilmiş bir cümle; şu âna kadar böyle bir cümleyi ben şahsen duymamıştım. Bu artık Türkiye’nin, Ankara’nın Şam’la bir temas kurma zamanının yaklaşmakta olduğunu bize gösteriyor. Burada da işte Türkiye’nin Suriye’de kiminle dost kiminle düşman olduğu meselesinin iyice karıştığını, alt üst olduğunu ve daha da çok alt üst olacağını görüyoruz.
Tabii burada bir başka husus da şu: Rusya’nın bilgisi dahilinde ve onayıyla Afrin Harekâtı yürütülürken Türkiye’nin ABD’yle üst üste, peş peşe üst düzey temasları oldu. McMaster’la İbrahim Kalın İstanbul’da görüştü, Mattis’le Savunma Bakanı Canikli Brüksel’de görüştü ve en son Dışişleri Bakanı Tillerson Cumhurbaşkanı Erdoğan’la üç saati aşkın görüşmeler yaptı. Yapılan açıklamalarda çok somut ilerlemeler katedildiğine dair veriler yoktu; ancak Türkiye’nin ABD’yle ilişkilerini iyileştirme konusunda bir gayret içerisinde olduğu görülüyor ve bu gayretin önemli bir ayağının Suriye’yi kapsadığı anlaşılıyor, Suriye denince de akla Menbiç geliyor.
Burada tabii tam bunların Afrin Harekâtı sürerken olması üzerine Rusya’nın bu durumdan kaygılandığı, rahatsız olduğu yolunda da yorumlar yapılıyor — Türkiye’nin ABD’yle yakınlaşması anlamında. Türkiye Suriye’de ABD’ye mesafeli, çünkü ABD Türkiye’nin en önemli düşmanı olarak gördüğü YPG’yle ittifak yapıyor. Öte yandan İran ve Suriye’ye yakın bir pozisyonu vardı; şimdi ABD’yle ilişkiler düzeliyor mu sorusu gündeme geliyor. Ancak şunu biliyoruz: ABD’nin Suriye’deki varlığını sürdürme isteminin görünüşteki nedeni IŞİD, ama esas nedeni anlaşıldığı kadarıyla İran. İran’ın bölgedeki yayılmasını engellemek için ya da belli ölçülerde sınırlamak için Suriye’de varlığını güçlendirmek, kalıcılaştırmak istiyor.
Bu konuda Duvar’da Prof. İlhan Uzgel’in çok kapsamlı yazıları çıktı, okumayanlar varsa onu özellikle tavsiye ederim. Uzgel’in yazısında özellikle Suriye’nin güneyi –ki pek fazla bizi ilgilendirmediği için çok konuşmadığımız bir bölge–, burada CIA’in yani Amerikan İstihbarat Teşkilatı’nın bazı gruplarla birlikte İran’ı sınırlamak için birtakım yatırımlar yaptığı, birtakım çalışmalar yaptığı söyleniyor. Prof. Uzgel’in yazısına göre kuzeyde yani Kürtlerin olduğu bölgede inisiyatif Pentagon’da, yani Amerikan Savunma Bakanlığı’nda; ama aşağıda güneyde de esas inisiyatifin CIA’de olduğunu söylüyor, bu konuda bayağı bir bilgi aktarıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye üzerinden ABD’yle yakınlaşması ihtimalinin de her halükârda öncelikle İran’ı, ardından da Rusya’yı rahatsız edeceği bir gerçek.

Tek düşman çok sayıda geçici dost

Sonuçta Türkiye, Suriye’deki iç savaş başladığı andan itibaren aldığı pozisyonunu sürekli değiştire değiştire, şu anda net bir düşmanı –YPG-PYD– ve çok sayıda birlikte hareket eder gibi olduğu ama tam olarak güvenemediği, onların da kendisine tam olarak güvenmediği belli olan birtakım aktörler var. Yani bunların başında Rusya geliyor, İran var ve ABD var. Türkiye, Rusya’yla, İran’la ve ABD’yle Suriye sahasında tam olarak tartışmasız bir ittifak ya da işbirliği içerisine giremiyor, sürekli pozisyon değiştirme durumunda kalıyor ve bu sürekli pozisyon değiştirme durumu da Türkiye’nin elini güçlendirmek yerine bana göre daha da zayıflatıyor. Başından itibaren Suriye’de fiilen varolan İran gibi bir ülke var. Daha sonra belli bir aşamada fiilen dahil olan Rusya gibi bir ülke var ve koalisyon şemsiyesi altında sayıları sınırlı olsa da özellikle hava saldırılarıyla vs. faaliyet yürüten bir ABD var.
Türkiye’nin sahaya girmesi, Fırat Kalkanı’yla oldu; yani diğerleriyle kıyasla çok geç bir tarihte oldu. Çok geç bir tarihte olmasına rağmen çok fazla beklentisi var Türkiye’nin. Özellikle de tabii o uzun sınır boyunun kendisine tehdit teşkil etmemesi meselesi var ve burada da tabii ki uzun süredir oraya yatırım yapmış olan İran ve Rusya hatta ABD gibi ülkeler tarafından Türkiye’nin beklentilerinin tam olarak karşılanmasını beklemek çok gerçekçi olmayacak. Sonuçta sıkıntılı bir dönem olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar harekâtla beraber milliyetçi bir hava, atmosfer yaratılmış olsa da ve buradan, bunun iç siyasete de belli ölçülerde yansımalarından siyasî iktidar ve onun MHP gibi ortaklarının istifade edeceği beklense de, sadece geçen gün içerisinde yaşanan birtakım milislerin konvoylar halinde Afrin’e giriyor haberlerinin yarattığı çalkantı, Türkiye’nin işinin, Ankara’nın işinin hiç de öyle sanıldığı kadar kolay olmadığını bize gösteriyor.

Yanlış Kürt politikası

Buradan nasıl çıkılabilir? Başından itibaren benim düşündüğüm ve dile getirdiğim –ki o zamanlar Medyascope yokken, gazetelerde yazarken ya da birtakım televizyon kanallarında tartışma programlarına katılırken tekrarladığım bir husus–, Suriye olayının başından itibaren Türkiye Suriye’de Kürt politikasında, Suriye Kürtlerine yönelik politikasında yanlış yaptı — ki o tarihlerde Türkiye’de yürümekte olan bir çözüm süreci vardı; buna rağmen, böyle bir imkân varken, çok mesafeli davrandı ve ondan sonra Türkiye şu anda Suriye’de Özgür Suriye Ordusu adı verilen, ama güçleri, etkileri, özgül ağırlıkları, ne olduğu konusunda hayli şüphe bulunan bir grubun dışında doğru dürüst kimseyle beraber hareket edemeyen bir ülke halinde. Herkesle birlikte hareket etmeye çalışıp, ama herkesle sorunlar yaşayabilen, değişik kademelerde, değişik aşamalarda sorunlar yaşayabilen pozisyona geldi.
Buradan şu haliyle çıkışın olabileceğini düşünmek bana çok gerçekçi gelmiyor açıkçası. Dolayısıyla Türkiye, dostlarını ve düşmanlarını konjonktüre göre değiştire değiştire Suriye’de etkili olma politikasını değiştirmesi gerekiyor, ama artık bunun için çok geç olduğunu, çok geç kalındığını söylemek de zorunlu diyorum ve noktayı koyuyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus