Afrin’in gösterdikleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar! Dün sabah saatlerine doğru Afrin’deki YPG-PYD güçlerinin şehri terk ettiği ve ardından da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) desteklediği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçlerinin Afrin merkezine girdiğini öğrendik ve bu tamamlanmış durumda, şehir şu anda Ankara’nın desteklediği ÖSO’nun kontrolünde. Dolayısıyla “Zeytin Dalı” adı verilen Afrin Harekâtı’nın önemli bir ayağı tamamlanmış oldu. Normalde en son Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Mayıs ayına kadar bunun tamamlanacağını söylemişti, hızlı oldu. Bir ara tabii Cumhurbaşkanı Erdoğan muhtarlara yaptığı konuşmasında Afrin’e girileceğini söylemişti, daha sonra akşama kadar girileceğini söylemişti; ancak daha sonra Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada burada kuşatmayı kastettiği söylenmişti. Bir şekilde onun söylediği, birkaç gün gecikmeli de olsa gerçekleşmiş oldu. Dolayısıyla öngörülenden daha erken bir şekilde Afrin’e girme gerçekleşti.
Tabii burada YPG-PYD’nin çekilme kararı önemli. Çekilme kararı almasaydı Afrin’i koruyabilecek miydi? Bu kuşkusuz mümkün değil, mümkün olamayacaktı; bir şekilde TSK destekli ÖSO’nun Afrin’e girmesi mukadderdi, kaçınılmazdı; ancak bu uzayabilirdi, kent savaşı şeklinde sürebilirdi. Fakat bunların hepsinin bir şekilde iptal olduğunu gördük; çünkü YPG-PYD şehirden çekildi. Daha sonra yaptıkları açıklamada bu çekilmenin bitiş anlamına gelmediğini söylediler ve Afrin’i geri alacaklarını söylediler. Bu da bu olayın kolay kolay kapanmayacağının bir işareti olmakla beraber, artık şehirde YPG’nin bir hakimiyet iddiası kalmadı — bir müddet. En azından bir müddet olamayacağı gün gibi aşikâr. Dolayısıyla Suriye’nin kuzeyinde kurulmuş olan üç kantondan –El Cezire, Kobani ve Afrin– bu arada Afrin devreden çıkmış oldu. Fırat’ın batısında YPG-PYD’nin örgütlü bir gücü, idari bir gücü kalmadı ama bu tamamen yok oldukları anlamına gelmiyor. Bu süreç daha uzayacak; bunu anlıyoruz. Hem Afrin’in ÖSO ve TSK tarafında tutulması, hem de bunun başka yerlere –tabii ilk telaffuz edilen yer Menbiç ama Menbiç’te işler ABD’nin kuvvetleri olduğu için hayli farklı, ama onun dışında da– Fırat’ın doğusundaki diğer yerlere de gidilebileceği, gidilmesi gerektiği yolunda Ankara’dan sadece siyasî iktidardan değil; muhalefet partilerinden de açıklamalar geliyor. En son İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in bir açıklamasını gördüm, “Fırat’ın doğusu da tamamen temizlenmeli” diyor; böyle bir arayış var. Sonuçta önemli bir aşama katedilmiş oldu, ama bu sürecin tamamlandığı anlamına gelmiyor.

Hava desteği olmayınca

Burada neler görüyoruz? Bir kere çok net bir şekilde şunu söylemek lazım: Suriye’de PYD-YPG’den hareketle Kürtlerin Suriye’deki iç savaştan en kârlı çıkan güç olduğu tespiti yapılıyordu –ki bu doğruydu– ve onların özellikle IŞİD’e karşı mücadelede dünya çapında bir üne sahip olduklarını da biliyorduk; özellikle Batı medyası çok yoğun bir ilgi gösteriyordu ve en son Rakka Operasyonu’nda olduğu gibi ABD’nin sahadaki en önemli partneriydi. Ama Afrin olayı bize gösteriyor ki, PYD-YPG büyük bir güç olmadan –tabii ki esas olarak ABD ve onun hava desteği olmadan– sahada kendisinden birçok açıdan, silah anlamında, sayı anlamında, maddi anlamda güçlü olan yapılara karşı belli bir yere kadar direnç gösterebiliyor, bunu net bir şekilde gördük. Bundan önce Kobani’de de bir direniş vardı ama ne zaman ki ABD hava desteği verdi, ardından ağır silahlarla Irak’tan Peşmergeler Türkiye üzerinden geçerek destek verdiler, o zaman Kobani’deki direniş bir zafere dönüşmüştü. Daha sonra da IŞİD’e karşı Suriye’nin kuzeyinde kazanılan diğer başarılar –ki en son Rakka– bütün bunlarda da çok ciddi ABD ve koalisyon desteği söz konusuydu. Burada olmadı. Afrin Harekâtı başladığı andan itibaren ABD “Afrin bizi ilgilendirmiyor” dedi. Onlar Menbiç’in daha doğusunda bir işbirliği içerisindeler; kafasını çevirdi, Rusya –ki YPG’nin, PYD’nin şu âna kadar hiç de kötü olmayan bir ilişkiye sahip olduğu hem bölgesel hem küresel güç– burada tercihini Ankara’dan yana yaptı. Bağdat, tam bir tavır almadı; en son bir ara birtakım Şii milisler Afrin’e desteğe gittiler, ama bunun da çok belirleyici olmadığı net bir şekilde ortaya çıktı. Bu giden milislerin yakın olduğunu bildiğimiz Tahran’daki İran rejimi de birtakım açıklamaların ötesinde Türkiye’nin ÖSO’yla birlikte Afrin’e yönelik yürüttüğü operasyonu durduracak, engelleyecek açık bir girişimde bulunmadı.
Dolayısıyla şunu gördük: YPG-PYD Suriye’de şu ya da bu şekilde iyi ilişkiler içerisinde olduğu bölgesel ve küresel güçlerin hiçbirisinin açık net bir desteğini alamadı Afrin’de. Son âna kadar belli ki böyle bir desteği umdu, bunu bekledi. Böyle bir destek olsa –mesela Rusya’nın net bir şekilde hava sahasını kapatması gibi, ya da Şam yönetiminin olaya çok ciddi bir şekilde askerî olarak dahil olması gibi–, belki işin renginin değişebileceğini düşündü; ama bu türden adımlar olmayınca bıraktı, şehri bıraktı — daha fazla yıkıma uğramamak için. Çünkü biliyoruz ki bu süreç içerisinde bu yapıda, YPG’de, çok ciddi kayıplar var. Kendi rakamları 700-800 civarında seyrediyor, TSK’nın yani Ankara’nın rakamları 3000 ila 4000 arasında veriliyor. Birtakım tarafsız sayılabilecek gözlemcilerin verdiği rakamlar da 1200-1500 arasında kayıp olduğu yolunda — ki bu küçük bir bölgede az bir nüfus için çok önemli bir rakam. Dolayısıyla bu rakamın daha fazla büyümesini istemedikleri için belli ki çekilme kararı aldılar.

Kürtler kimseye tam olarak güvenemiyor

Bu bize şunu gösteriyor: Kürtler –burada PKK çizgisi, yani PYD-YPG– bölgesel ve uluslararası, küresel hiçbir güce tam anlamıyla güvenemiyorlar, güvendiklerini sandıkları anda bir tercih aşamasına geldiği zaman bu güçler pekâlâ onları yüz üstü bırakabiliyor — en son Irak’taki referandum olayında gördük. O âna kadar Irak’ta Barzani’ye çok ciddi destek veren –Ankara da dahil– güçler, iş referanduma geldiğinde onu tamamen geçersiz kılacak adımlar attılar, engeller çıkarttılar ve Irak’taki referandum süreci büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Afrin’de de bir nevi bunun bir başka versiyonu yaşandı. Belli yerlere kadar destek verilen, cesaretlendirilen bir yapı olan YPG ile Türkiye arasında bir yerden sonra bir tercih dayatıldığı zaman, Moskova, Tahran, Şam ve Washington pekâlâ Türkiye’yi çok aktif olmasa bile sessiz kalarak desteklediler; bu da Türkiye’nin bölgede hâlâ önemli bir güç olduğunu bize çok net bir şekilde gösterdi. Ancak bunun nereye varacağı şu anda kestirilmesi mümkün olan bir şey değil. Türkiye’de Afrin Harekâtı’yla beraber başlayan, zaten var olan ve iyice kabaran milliyetçi duyguların bu ülkeye bir hayrı olduğunu kesinlikle düşünmüyorum.
Burada yaşanan ve özellikle de Afrin’e girilmesinin Çanakkale Zaferi’nin resmî kutlama yıldönümüyle aynı güne denk gelmesiyle beraber yapılan açıklamalar, alınan tavırların da çok olumlu olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Burada çok net bir şekilde şunu söylemek mümkün: Burada, Türkiye’de yaşayan insanların, akrabaları yakınları söz konusu. Yani bu Türkiye’nin çok öteden beri düşmanı olan, ona çok büyük kötülükler etmiş bir yapıdan bahsetmek ne derece doğrudur? Tabii ki YPG-PYD çizgisinin PKK’yla aynı olduğunu biliyoruz, başından beri bunu söylüyoruz, zaten bu çok net bir durum; ancak burada bir şehir söz konusu, bir örgütün ötesinde bir şehir, bir halk söz konusu. Bu ayrımların ince bir şekilde gözetilmesi lazım; ama ÖSO gibi bir yapıyla beraber hareket ettiğiniz zaman bu inceliğin gösterilmediğine, gösterilemeyeceğine çok net bir şekilde tanık olundu. Şu anda Afrin’e girildikten sonra yabancı ajansların Afrin’den servis ettikleri fotoğrafların ezici bir çoğunluğu ÖSO güçlerinin Afrin’deki evleri ve dükkânları yağmalama görüntüleri, bunu da özellikle vurgulamak lazım. Bu da buradaki bu harekâtı, bu operasyonun uluslararası alandaki meşruiyetini –ki zaten sorunlu olan bir meşruiyeti– daha da zora sokacaktır, bunu özellikle vurgulamak lazım.

Hamasetin zararları

Şu anda Afrin PYD’nin elinden alınmış durumda, YPG’nin ve dolayısıyla PKK’nın elinden alınmış durumda; ancak Suriye’de kaç yıldır süren bir iç savaş var ve hiçbir şey başladığı gibi devam etmedi, bunun en başında da Türkiye’nin Suriye politikaları böyle oldu. Sürekli pozisyonların değiştiği, sürekli kontrol edilen alanların değiştiği bir karmaşa söz konusu. Türkiye uzun bir süre başka güçler üzerinden dahil olduğu Suriye’ye bir süredir, Afrin Harekâtı’ndan önce Fırat Kalkanı’yla beraber, zaten bizzat kendi askeriyle dahil oldu, Afrin’le beraber bu çok daha ciddi bir boyut kazandı ve belki de bunun devamı –Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği gibi devamı– gelecekse, ki pekâlâ gelebilir, bunlar blöf olmayabilir, çok ciddi bir şekilde dahil olmuş olacak. Bunun çok akılcı bir politika olduğuna inananlardan değilim, bunun nasıl çözüleceği konusunda tek başına Türkiye’nin karar verme durumu olmadığını da biliyoruz; ancak bu son daha önceki Fırat Kalkanı ve şimdiki Zeytin Dalı harekâtlarıyla beraber Türkiye doğrudan sahada yer aldığı için masada da gücü daha artmış durumda; bu da bir başka bir gerçek olarak önümüzde duruyor, ama Afrin’e girilmesi konusunda PYD ve YPG’yi yarı yolda bırakan güçlerin, Moskova’nın, Tahran’ın, Washington’un ve bir ölçüde Şam’ın, yarın Türkiye’nin Suriye’deki başka arayışlarında, başka açılımlarında, harekâtlarında aynı pozisyonu takınıp takınmayacağını bugünden öngörmek mümkün değil.
Tabii ki hamasete bakarsanız, “Türkiye her yere girer, her yeri elde eder” gibi bir yaklaşımı savunanlar var. Onun için benim bu temkinli değerlendirmelerimi “naiflik” olarak gören, milliyetçi duyguları iyice kabarmış kişiler olacaktır, olabilir; ama biliyorsunuz ki biz daha ilk Suriye olayında, olay ilk patlak verdiğin birkaç saat içerisinde bazı camilerde namaz kılma hesapları yapan insanlar gördük ve bunun hiç böyle olmadığını da bizzat yaşadık.

Her türden erken değerlendirme yanlış

Bu Afrin’de yaşananların hemen ardından, Afrin’deki harekâtın belli ölçülerde tatminkâr gitmesine paralel olarak bir başka harekâtın Irak’ta, dolayısıyla Kandil’e yönelik yapılma ihtimali de sürekli bir şekilde gündemde tutuluyor, resmî ağızlar bu açıklamayı yapıyorlar. Önümüzdeki günlerin bir diğer konusunun da bu olacağını pekâlâ görebiliriz. Tabii bütün bunların hepsini, normal tarihi 2019 olan seçimlerle bir şekilde birlikte okumak ve Türkiye’de bir süredir fiilen kendini gösteren AKP, MHP ve bir anlamda da BBP’den oluşan yeni “Milliyetçi Cephe Koalisyonu”yla beraber ya da kendi tabirleriyle “Cumhur İttifakı”yla beraber değerlendirmek gerekiyor. Bu ittifakla beraber, bu atılımlar, bu harekâtlar yapılıyor; ama Türkiye bu perspektifte ne kadar gidebilir? Suriye’nin içerisinde ne kadar gidebilir? Irak’ta ne kadar gidebilir? Bunlar sadece kahramanlık perspektifinden açıklanabilecek şeyler değil; çok ciddi jeo-stratejik unsurlar, ögeler söz konusu, aktörler söz konusu; ama bu son Afrin’e ÖSO güçlerinin girmesi ve YPG’nin Afrin’i terk etmesiyle beraber bölgede Ankara’nın elinin daha güçlü olduğu da bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Bu daha güçlü olmanın, “tek güçlü, en güçlü olmak” anlamına gelmediğini vurgulamak lazım; ama bir risk alındı ve şu aşamada başarılı olmuş gözüküyor Ankara yani Türkiye’yi yönetenler. Bunun sürdürülebilir olup olmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Her türden erken değerlendirme yanlış olacaktır, mutlak galibiyet ya da mutlak mağlubiyet, batağa saplanma gibi yaklaşımlar ya da tam tersine Türkiye’nin önünün sonuna kadar açık olduğunu söyleme yaklaşımları yanlış olacaktır; ama şunun özellikle altını çizmek lazım: Türkiye’nin, Ankara’nın Suriye’de YPG/PYD’ye, dolayısıyla oradaki Kürtlerin önemli bir bölümüne yönelik kazandığı başarılar, kendi ülkesindeki Kürt sorununu çözmeyi daha da zorlaştırıyor ve imkânsızlaştırıyor. Tabii Türkiye’de Kürt sorunu olmadığını, bunun çoktan çözülmüş olduğunu düşünenler için bu söylediklerimin bir anlamı yok, onun farkındayım; ama şu ânın başarılarının yarın öbür gün orta vadede, ama esas uzun vadede çok ciddi travmaları ve çok ciddi birtakım başka hesaplaşmaları beraber getirme ihtimali olduğunu söylemek de boynumuzun borcu.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus