Erdoğan’ın seçim stratejisi çökerken

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Dün akşam CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce CNN Türk’te konuktu. Orada kendisine dört gazeteci –birisi yönetiyordu–, üç gazeteci sorular sordular. Bayağı uzun süren, reklam aralarıyla kesilen bir yayındı. Ve yayında Muharrem İnce’nin açıkçası çok iyi bir performans sergilediğini, buna karşılık meslektaşlarımın da çok kötü performans sergilediklerini söyleyebilirim.
Şimdi, bir siyasetçinin performansını ölçmek ayrı bir şey, ama gazetecilerde performanstan aslında bahsetmemek gerekir. Ancak burada farklı bir durum vardı. Bağımsız bir gazetecilik faaliyeti, özgür bir gazetecilik faaliyetinin dışında bir şey vardı — benim gördüğüm kadarıyla. Hepsi ayrı ayrı tanıdığım isimler; ama yine de rahatsız edici, bir meslektaş olarak rahatsız edici bir durum vardı. Kamuoyunu aydınlatmaya ve Muharrem İnce’nin gerçekten programının ne olduğu, neler yapmak istediği, nelere itiraz ettiği, neleri benimsediğini ortaya çıkartmaya yönelik bir faaliyet değildi o faaliyet. Ama yine de Muharrem İnce istediklerini büyük ölçüde söyledi diye düşünüyorum. O anlamda Muharrem İnce’nin herhalde bu yayından çok da fazla şikâyetçi olduğu söylenemez.

Erdoğan’ın stratejisi

Bugün şu anda yaptığım, yapmakta olduğum yayının fikri aslında dün bu yayını izlerken, CNN Türk yayınını izlerken aklıma geldi. O da şu: Bence Tayyip Erdoğan’ın bu seçimlerde, özellikle başkanlık ayağıyla ilgili bir stratejisi var. O da bu seçimlerin kendisiyle CHP arasında geçtiği imajını yaratmak. Böyle bir görüntü sunmak. Ve ondan sonra da Türkiye’nin sağ, milliyetçi-muhafazakâr oy tabanının –yaklaşık yüzde 65 denir, diyelim ki 60–, yüzde 60 ila 65 arası oy tabanını kendine çekmek ve CHP’ye karşı rahat bir galibiyet elde etmek. İlk turda, olmuyorsa da ikinci turda. Bunu yapabilmenin yolu da tabii ki öncelikle diğer adayları, özellikle Meral Akşener’i ve Temel Karamollaoğlu’nu yok gibi göstermek. Çünkü onların kendisine karşı yarışıyor olması Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’deki bu geleneksel sağ seçmeni tekeline aldığı iddiasını geçersiz kılıyor — ki bu iddia doğru değil. Ama kendisi bu iddiayı doğruymuş gibi göstermek istiyor. Ve CHP’yle baş başa kalmak istiyor.
Bu stratejinin bir ayağı olarak tabii ki –çok önemli bir husus bu– öncelikle seçim çok aceleye getirildi. Seçim çok aceleye getirilerek İYİ Parti’nin özellikle genel seçim ayağına katılması engellenmek istendi. Ama burada CHP’nin 15 milletvekilini ödünç verme hamlesiyle bu stratejinin bir ayağı orada çöktü. Bir diğer husus, ezkaza beceremezler diye yüz bin imza meselesiydi. Ama hem Karamollaoğlu hem Akşener, hatta Doğu Perinçek o eşiği de aştılar. Bir kere hususlardan birisi bu.
Onun ardından tam da bu zamana denk gelen, Doğan Grubu’nun Demirören Grubu’na devri –devri diyorum, satışı; ama devri–, bunu yaşadık. Medyayı zaten büyük ölçüde kontrol eden Erdoğan bu seçimlere girerken neredeyse, hemen hemen her medya kuruluşunu, yaygın olan, popüler olan her medya kuruluşunu tamamen denetimine aldı diyebiliriz. Çok az sayıda medya kurumu kaldı Erdoğan’ın ve onun çevresinin direktiflerine göre hareket etmeyen. Bu medya kuruluşlarını da denetledikten sonra bu seçimin sadece CHP’yle kendisi arasında geçtiği imajını oluşturması çok daha kolay olacaktı. Ve bunun bir ayağını dün akşam gördük. CNN Türk normalde Doğan Grubu’nun satışı olmasaydı belki çok daha farklı bir kadroyla Muharrem İnce yayını olurdu ve belki biraz daha gazetecilik ilkelerine ve geleneklerine daha yakın bir yayın olabilirdi. Ama dün akşamki yayında gördük ki, bu CNN Türk’ün yani Doğan Grubu’nun Demirören Grubu’na satışının bize gerçek anlamıyla yaşandığını gösteren bir yayın oldu. Ama Muharrem İnce’nin bugünkü performansı aslında bunun pek de bir işe yaramadığını bize gösterdi.

İnce’nin Baykal gibi olacağı sanıldı

Erdoğan anladığım kadarıyla CHP adayı belli olduktan sonra, yani Muharrem İnce çıktıktan sonra kolay bir rakiple uğraşacağını düşündü. Çünkü o âna kadar Muharrem İnce grup başkan vekili ve CHP kongrelerinin kaybeden adayı olarak karşımıza çıkıyordu. Ve açıkçası daha çok Deniz Baykal’vâri bir siyasetçi görünümü çiziyordu. Deniz Baykal Türkiye’de gerçekten siyaset biliminin genç yaşta çok parlak isimlerinden birisiyken CHP’de siyasete başlayan ve siyaset biliminde yapmadığı kariyerin fazlasını siyasette yapan bir isim olmuştu. Çok derinlikli bir isim Baykal. Ama Baykal’ın siyasetini, yaptığı siyaset tarzını gördük. Yıllardır gördük. CHP’nin Erdoğan karşısında rakibi olarak da gördük.
Sonuçta Baykal zaman zaman sıkıntı çıkarsa da Erdoğan için hep kolay bir isim olmuştu. Çünkü genellikle Baykal Erdoğan’ın belirlediği paradigma içerisinde, onun çizdiği sınırlar içerisinde ona cevap yetiştirmeye, onun açığını çıkarmaya çalışan bir siyasetçi profili çizdi. Muharrem İnce’nin de öyle olacağını sandı anladığım kadarıyla Erdoğan, birçok kişi gibi. Ben de üç aşağı beş yukarı açıkçası böyle bir şey bekliyordum. Ama Muharrem İnce’nin çok daha farklı bir siyasetçi olduğunu, bu cumhurbaşkanı adaylığı sırasında gördük.
Beklenmedik şekilde, herkes için, ama özellikle de Erdoğan için beklenmedik şekilde herkesi kucaklayan –ya da kucaklamaya çalışan diyelim–, çoğulcu bir perspektife sahip, temel hak ve özgürlüklere ve demokrasiye vurgusunu hiç eksik etmeyen, ama aynı zamanda popülist sloganları da kullanan, rahat konuşan –bunda öğretmenlikten geliyor olmasının etkisi herhalde çok fazla var– bir kişi olarak çıktı.

İnce konusunda iki şerh

Ve Erdoğan’ın stratejisinin çökmekte olmasının bir nedeni de işte bence Muharrem İnce’nin bu beklenmedik performansı. Yani burada kolay bir lokma olarak görülen Muharrem İnce’nin hiç de öyle kolay bir lokma olmadığını kısa bir süre içerisinde anladık. Dün akşamki yayın bunun artık son noktası oldu. Dün akşamki yayın derken, iki şerh düşmek istiyorum. Birisi Fethullah Gülen meselesinin dillendirilmesi, o malum iade edilmesi hususunda Türkiye’nin lakayt davrandığı konusunda Muharrem İnce’nin dile getirdiği iddia, Amerikalılarla görüştüğü ve onların kendisine böyle söylediği meselesi. Şimdi burada şöyle bir husus var: Türkiye’de Fethullah Gülen ve onun örgütüyle en içli dışlı, en yoğun mesai yapan hareket hiç tartışmasız Adalet ve Kalkınma Partisi. Zaten “Ne istediler de vermedik?” cümlesi bunu özetliyor. Ama öyle bir olay yaşıyoruz ki AKP ve Erdoğan bu FETÖ denen olayla ya da Gülen örgütüyle, Gülen hareketiyle ilişkili konularda geçmişindeki şeylerin, ilişkilerin her türüne sünger çekti. Buraların hiç tartışılmasına bile izin vermiyor. Buralardan hiçbir şey çıkmıyor. Fotoğraflar yayınlanıyor, videolar yayınlanıyor, hemen hemen herkesin ağzında. Bunlar hiç yaşanmamış gibi, işte, “Kandırıldık” cümlesiyle kapatılıyor. Bunun karşılığında bu yapıyla şöyle ya da böyle ilişkili olduğu söylenen herhangi bir kişinin, selam vermiş olandan bankasına para yatırmış olanına, gazetesine abone olanına ya da bir kere onların gazetesine röportaj vermiş olana kadar herkes AKP iktidarı tarafından –eğer istenirse– sonuna kadar sorgulanabiliyor. Ve insanlar kendilerinin aslında FETÖ’cü olmadığını kanıtlamak için saatlerce uğraşıyorlar. Dolayısıyla AKP kendini FETÖ konusunda kesinlikle ve kesinlikle dokunulmaz kıldı. Karşı taraftaki herkese de kendisinin FETÖ’cü olmadığını kanıtlamayı dayatıyor. Dolayısıyla Fethullah Gülen meselesinde AKP’yle tartışmanın bence hiçbir anlamı yok. Hele böyle bir seçim sürecinde bunu yapmak çok anlamlı bir husus değil. Bu dünkü yayında bayağı bir yer tuttu, hatta bir yerde Muharrem İnce “Artık bu konuyu kapatalım” demek zorunda kaldı. Ama bütün bir yayın bu bitmez tükenmez “FETÖ istendi mi istenmedi mi?” meselesiyle pekâlâ devam edebilirdi.

Yanlış Suriyeli mülteciler politikası

Diğer bir husus, Suriyeli mülteciler meselesi. Bence Muharrem İnce’nin Suriyeli mültecilerle ilgili söylediği şeyler yanlış. CHP’nin bir adayının Suriye meselesinde –ki CHP bu konuda, değişik zamanlarda Kemal Kılıçdaroğlu da bunu yaptı– Suriyeli mülteciler konusunda bence çok yanlış bir politika izliyorlar. Birçok açıdan yanlış politika izliyorlar. Her şey bir yana, insanî açıdan yanlış politika izliyorlar. Bu aslında bence CHP’nin ve Muharrem İnce’nin en zayıf noktalarından birisi. Ancak, orada şöyle bir husus var: Türkiye’de kamuoyunun büyük bir kısmı da onlar gibi düşünüyor. Dolayısıyla aslında Suriyeliler konusunda takındıkları bu tutum, onlara çok puan kaybettirecek, oy kaybettirecek bir şey değil. Olsa olsa oy kazandırıyordur. Böyle bir realite var. Ama oy kazandırsa bile onların itibarı anlamında bence çok büyük bir aşınmaya neden oluyor. Benim gibi düşünen insanların sayısının çok olmadığını biliyorum. Ama bu aşınma kalıcı bir aşınma olabilir.
Tabii burada şöyle bir sorun var: Dün normalde o yayını yapanlar ve Muharrem İnce’yi sıkıştırma düşüncesiyle, motivasyonuyla orada karşısına dizilen meslektaşlar, bu noktanın üzerine çok fazla gitmediler. Çünkü bunun aslında Muharrem İnce’nin oyunu artırabileceğini herhalde varsaydılar. Ancak ben bir tartışmada olacak olsaydım, eğer Muharrem İnce buraya gelirse –ki şu âna kadar gelmedi, bundan sonra gelecek mi bilmiyoruz, ama gelirse– kendisiyle bu konuyu konuşmanın bir gazeteci olarak, eleştirel bir şekilde konuşmanın bir gazetecinin yükümlülüğü olduğunu düşünüyorum. Böyle bir görevimiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü kamuoyunun büyük bir kısmı böyle düşünüyor diye siz bu tür insanî konularda bu tür pozisyonlar alırsanız bunun sonu yok. Kamuoyunun büyük bir kısmı birçok konuda çok gayrı insanî şekillerde düşünebilir. Bunun örneklerini hepimiz biliyoruz.

CNN Türk Akşener’i çıkarır mı?

Tekrar Erdoğan’ın stratejisi meselesine gelecek olursak; şu âna kadar Erdoğan’ın denetlediği, yani devletin, AKP’nin denetlediği medya kuruluşlarında Muharrem İnce dışındaki adaylara hemen hemen hiç yer verilmedi — Meral Akşener’e, Temel Karamollaoğlu’na. Meral Akşener zaten yok sayılıyor. İlginç bir şekilde iktidar medyası Saadet Partisi’ne özel olarak çok öfkeli ve Saadet Partisi hakkında sürekli yalan haber üretiyorlar. Örneğin en son Temel Karamollaoğlu’nun FOX Tv’de verdiği söyleşiden hareketle dün Sabah gazetesinin yaptığı haberler baştan sona yalan. Bunun herhalde yapan editör de farkındadır. Artık iş bu şekilde –kaba tabirle– belden aşağı bir noktaya gelmiş durumda. Mesela Erdoğan’ın stratejisine uygun olarak Muharrem İnce’yi çıkartan CNN’in Meral Akşener’i çıkartıp çıkartmayacağından açıkçası çok kuşkuluyum. Sanmıyorum ki çıkartsınlar. Umarım beni yanıltırlar ve ben de o çıktıktan sonra o kanalın, kuruluşunda yer almış olduğum CNN Türk’ün yöneticilerinden özür dilerim. Umarım böyle olur, ama büyük bir ihtimalle olmayacağı kanısındayım.
Şimdi Muharrem İnce’yle başa baş bir mücadele… ama bir bakılıyor ki Muharrem İnce hiç de sanıldığı gibi kolay değil, çetin bir ceviz çıkıyor. O zaman işler tam karışıyor. Ne oldu? Dün mesela Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni ziyaret etti Muharrem İnce ve hızlı bir şekilde dekan görevden alındı YÖK tarafından. Artık Muharrem İnce’nin önünün de belli anlamlarda, ona da birtakım refleksler, engeller çıkartılacağa benziyor.

İktidar kendini yeniden üretemiyor

Sonuçta olay anladığım kadarıyla yavaş yavaş bu Erdoğan-İnce yarışının da ötesinde; yeni bir strateji arayışına girecekler, ama yaklaşık bir ay gibi bir zaman kaldı, dolayısıyla artık çok geç de olabilir. Öte yandan bakıyoruz, AK Parti ve Erdoğan bir manifesto ilan etti. Ardından seçim beyannamesi ilan etti. Cumhuriyet’te Kemal Can daha önce manifestoyu yazmıştı, bugün de beyannameyi yazdı. Onu çok net görüyoruz. Bunun ikisi de hiçbir heyecan uyandırmayan, salondakileri de heyecanlandırmayan, Türkiye’yi de heyecanlandırmayan açıklamalar. Bazıları daha önceki manifestolardan, seçim beyannamelerinden “copy-paste” yapılmış şeyler. Ama vaatlerin büyük bir kısmını okuduğunuz zaman, “Eh, 16 yıldır siz bu ülkeyi yönetiyorsunuz, niye şimdi?” sorusunu size sorduruyor. Zaten bakıyoruz, şu anda mesela ekonomik sıkıntılarla ilgili, kur kriziyle ilgili yapılan açıklamalarda da şu söyleniyor: Seçimden sonra yapacağız. Halbuki şu anda istediklerini Meclis kapalı da olsa kararnamelerle yapabilecek güce sahipler. Ama yapılamıyor; çünkü iktidar çok büyük bir kriz içerisinde. Kendini üretemiyor. Var olan sorunları çözüme kavuşturabilecek mekanizmalara sahip değil. Söylemlere sahip değil. Ve böyle bir ortamda apar topar yapılan seçimle bunlarla belki baş edilebileceği düşünüldü.
Şöyle düşünelim: Bu seçim, 24 Haziran’da olmayıp da altı ay sonra olsaydı herhalde çok daha zorlu bir ekonomik atmosferde yaşanacaktı ve iktidarın işi çok daha zor olacaktı. Altı ay sonra yapılacak olsaydı İYİ Parti ve Saadet Partisi belki daha iyi hazırlanabilecekti vs.. Aceleye getirildi; ama aceleye getirilmesine rağmen çok da fazla etkili olamadığını görüyoruz.

Erdoğan’ın ikinci tur hesapları

Geriye ne kalıyor? Geriye bence şu hesap kalıyor: İkinci tura Muharrem İnce kalırsa –tabii eğer ikinci tur olursa öncelikle ve ikinci tura da Muharrem İnce kalırsa–, zaten Saadet Partisi’ne ve İYİ Parti’ye, daha doğrusu Temel Karamollaoğlu’na ve Meral Akşener’e oy verenlerin önemli bir kısmı CHP alerjisi nedeniyle Erdoğan’a oy verir hesabı var. Stratejinin belki de en önemli ayağı, geride kalan tek ayağı bu. Ama bu da pekâlâ etkili olmayabilir. Bunun şartı da tabii ki diğer adayların, ikinci tura kalamayacak olan diğer adayların aktif bir şekilde muhalefetin ikinci tura kalacak olan adayının yanında yer alması. Muharrem İnce, biliyorsunuz, daha ilk günden itibaren eğer Meral Akşener ikinci tura kalırsa, otobüslerine girerek, kendisinin kampanyasına aktif bir şekilde katılacağını beyan etti. Meral Akşener’in buna ilk tepkisi şu oldu: “Muharrem Bey de benim ikinci tura kalacağımı anlamış anlaşılan” diyerek teşekkür etti. Daha sonra bir vesileyle, eğer o kalırsa kendisinin destekleyeceğini, onun kadar angaje bir şekilde olmasa da telaffuz etti.
Belki şu anda Erdoğan’ın kurabileceği oyun planının belki de yegâne unsuru bu olacaktır. Muharrem İnce kalırsa sağ seçmenin önemli bir kısmı ona oy vermez. Meral Akşener kalırsa da özellikle Kürt seçmen, HDP seçmeni ona oy vermez. Şu âna kadar yaşananlardan HDP seçmeninin Muharrem İnce’ye karşı belli bir sempati, en azından empati duyduğunu ve oy verebilir bir pozisyonda olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni, Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmesi, Kürt meselesini telaffuz etmesi, dünkü yayında söylediği –ki bence çok önemliydi–, “Ben dokunulmazlıkların kaldırılması aleyhine oy verdim. Eğer dokunulmazlıklar kaldırılmasaydı Selahattin Demirtaş içeride olmazdı ve referandumda evet çıkmazdı” dedi. Ve biliyoruz ki Diyarbakır’a mitinge gittiğinde de Demirtaş’ın ailesini ziyaret edecek. Muharrem İnce’nin ikinci tura kalması durumunda HDP oylarını alması çok zor olmayacağa benziyor. Ancak herhalde AK Parti ve Erdoğan tarafından, Akşener’e gitmiş olan oyların bir bölümünü alamaması hesabı yapılıyor. Tersi durumda da, Akşener’in kalması durumunda da HDP oylarının ona gitmeyeceği üzerine hesap yapılıyor.
Şu anda gördüğümüz kadarıyla Erdoğan’ın stratejisi büyük ölçüde kendi gücünden ziyade karşı tarafın zaafları üzerine inşa edilmek durumunda. Yani ikinci turda bu blokun aynen olduğu gibi tekrar birlikte hareket edemeyeceği varsayımı üzerine gidiyor. Ama bunca yıldır ülkeyi tek başına yöneten bir hareketin, istediği zaman ülkeyi seçime götürebilen bir hareketin, elinde bu kadar sonsuz imkânlar olan bir hareketin ve siyasetçinin çok daha rahat bir şekilde bu seçimi aşabilmesi lazımdı. Bence acele bir hesap yapıldı. Ama Muharrem İnce gösterdiği şaşırtıcı performansla bu acele hesabı büyük ölçüde bozmuşa benziyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus