Yeni dönemde Türk dış politikası: Galip Dalay ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print


Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Al Sharq Forum Araştırma Direktörü, aynı zamanda Karar gazetesi yazarı Galip Dalay’la Türk dış politikasını değerlendireceğiz. Tabii 24 Haziran seçimleri sonrasındaki yeni dönemi. Galip, merhaba!

 

Galip Dalay: Merhaba!

 

Tam biz seninle bunu konuştuk, ben daha sonra senin Al Jazeera’ya yazdığın yazıyı okudum, aynı başlığı vermişiz Al Jazeera’yla: “Yeni dönemde Türk dış politikası” diye. Genel olarak konuşmadan önce güncel bir olayla başlayalım; malum, bu rahip Andrew Brunson’ın tahliye beklentisi vardı — özellikle Washington’da Başkan Trump’ın bizzat takip ettiği bir konu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a söylediği bir konu. Biliyorsun, tahliye verilmedi ve hatta Trump bunun üzerine çok öfkeli bir tweet daha attı ve Cumhurbaşkanı’ndan bir an önce harekete geçmesini istedi. Türk-Amerikan ilişkilerinde zaten çok sorun varken, Türkiye için olmasa da Amerika için böyle önemli bir sorun. Ne diyorsun? Burada nasıl bir olay yaşanıyor olabilir?

 

Dalay: Yani ilk okumam şöyle, bu şunu gösteriyor: Demek ki Türkiye’nin Amerika’dan beklediği veya Amerika’daki bazı beklentilerinin henüz karşılanmadığı sonucuna beni götürüyor; çünkü Suriye’de Türkiye’yle Amerika arasında belli bir anlayış birliği var, fakat Türkiye’yle Amerika arasındaki tartışma başlıkları sadece Suriye’yle sınırlı değil. Bu Fethullah Gülen meselesi var, Amerika’da süren Halk Bankası Davası var, muhtemelen Türkiye de buradaki bazı başlıklarda duyduğu rahatsızlıkların Amerikan tarafında daha fazla dikkate alınmasını istiyor ve bunun bugüne kadar henüz tatmin edici ölçekte Amerikalılar tarafından dikkate alınmadığını düşünüyor. Hani ben bunu biraz da bu perspektifte okuyorum; yani bu bana şunu söylüyor: Bazı konularda henüz iki tarafı da tatmin edecek bir çerçevenin ortaya çıkmadığı görüntüsünü veriyor bu bana.

 

Peki, şimdi olayımıza gelelim: Yeni dönemde dış politika. Şunu söylüyorsun: Temel aktörler değişmedi –Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı… Genelkurmay Başkanı da Milli Savunma Bakanı oldu– ve büyük bir devamlılık olacağını, dış politikada ise belki retorik düzeyinde, söylem düzeyinde değişiklik olacağını söylüyorsun. Senin öngörün böyle. Bunu biraz açar mısın?

 

Dalay: Yani şöyle: Zaten son birkaç yıldır Türkiye’nin dış politikasında girdiği yeni bir mecra vardı; işte bu yeni mecranın temel özelliklerinden bir tanesi, Türkiye’nin askerî kapasitesine, bu silahlanma kapasitesine daha fazla yatırım yapıyordu. Türkiye’de AKP’nin ilk on yılına damgasına vuran yumuşak güç unsurları, ekonomik unsurlar, kültürel unsurların dış politika yapımındaki veya dış politika söylemindeki payesinde çok ciddi manada bir azalma yaşanmıştı; bunun yerine tekrardan güvenlik eksenli ve askerî kapasiteye vurgu yapan bir bakış açısı hâkim olmaya başlamıştı. Son birkaç yıldır zaten bunu çok net bir şekilde gördük; bunun bir devamı olarak zaten, bunun yanında bir diğer trend de Türkiye’nin geleneksel dış politikasında belli ölçüde bazı kırılmaların yaşandığı, Türkiye’nin daha önce ittifak sorunları üzerine, özellikle Batı’yla ittifak sistemine dair Türkiye’de çok ciddi manada soru işaretleri ortaya çıkmıştı, Batı’da da Türkiye’ye dair çok ciddi manada soru işaretleri ortaya çıkmıştı. Bu trendin de devam edeceği… Bunun yanında Türkiye, İran ve Rusya’yla yeni bir ilişki tarzı geliştirmeye çalışıyordu; özellikle Rusya kısmıyla alâkalı bu yeni tarz, yeni mesele bazlı ilişkilenme tarzı, sadece Suriye’yle sınırlı olduğu kanaatinde değilim. Bu Türkiye-Rusya ilişkilerinin özellikle Suriye’nin ötesine taşındığı kanaatindeyim. Bunun, dış politikada giderek bu trendin devam edeceği kanaatindeyim. Burada özellikle güvenlik ekseninde bu Irak ve Suriye’de PKK-PYD’yle mücadele eksenli dış politikanın da aynı şekilde devam edeceği ve zaten bu politikanın merkezinde yer alan aktörlerin yeni dönemde de pozisyonlarını aynı şekilde kurmuş olması, muhtemelen bu konuda da fazla bir değişimin olmayacağı sonucunu ortaya çıkarıyor.

 

Burada değişim olmamasıyla ilgili bir ayrıntı soracağım; çok dedikodu olmuştu biliyorsun, İbrahim Kalın’ın dışişleri bakanı olması yolunda beklentiler çok yüksekti; hatta ilk sızdırılan –ya da uydurulan diyelim, artık uydurulmuş oluyor doğru çıkmadığı için– listelerde İbrahim Kalın’ı dışişleri bakanı olarak gördün, senin de tanıdığın, bir dönem birlikte çalıştın diye biliyorum, yanlış mı hatırlıyorum?

 

Dalay: Benim dönemimde İbrahim Bey SETA genel direktörü değildi.

 

Değil miydi? Evet, sen geldiğinde yeni ayrılmıştı, ama bildiğin birisi. Orada ne oldu? Yani o beklentiler aşırı bir şey miymiş? Yoksa İbrahim Kalın yine sözcü olarak sürdüreceğe benziyor galiba.

 

Dalay: Bununla alâkalı benim sahip olduğum bir bilgi yok; üç aşağı beş yukarı zaten ortaya konan listeler de spekülatif listelerdi, yani herhangi bir bilgiye veya herhangi bir malumata dayanan bilgiler değildi. Muhtemelen bir beklentiyi ifade ediyordu. İbrahim Kalın Bey dış politika alanında uzun süredir Sayın Cumhurbaşkanı’nın dış politika başdanışmanı olarak görev yaptı, sözcüsü olarak görev yapıyor. Dolayısıyla İbrahim Bey’e yönelik doğal olarak böyle bir beklenti vardı; fakat hakikatte bu listeyi Cumhurbaşkanı yapıyor. Ama bunun da ötesinde, bugün bir kurum olarak Dışişleri Bakanlığı’ndaki aktör değişimi şüphesiz önemli olacaktı. Bu söyleme de yansır, tarza da yansır; fakat sadece Dışişleri Bakanlığı’ndaki aktörün değişimi tek başına Türkiye’nin dış politikasının yönünde çok dramatik bir değişim yaşanacağını ifade etmiyor, böyle bir göstergeye dönüşmeyebilir; yani orada farklı bir aktör olsa da bu bize söylem olarak, üslûp olarak, tarz olarak bir şey söyleyebilir; ama Türkiye’nin dış politika katmanı olarak illa dramatik bir değişimine de işaret etmeyebilirdi. Çünkü dış politika yapım sürecinde, yani bu dış politika yeni dönem oryantasyonunda çok ciddi bir değişim beklemiyorum; ama Türkiye’nin geleneksel dış politika kültüründe bir değişim yaşanıyor ve kurumsal kültüründe bir değişim yaşanıyor. Bu nedenle de, dediğim gibi, sadece bir kurumdaki bakan değişimi dış politika oryantasyonuna dair çok dramatik bir şey söylemeyebilir bize.

 

Peki, demin bu “soft power” meselelerinde dış politikada bunun etkisinin azaldığını söyledin, bu önemli ve gerçek bir tespit. Özellikle ekonomiye de vurgu yaptın, ama biliyoruz ki Türkiye şu anda ekonomik olarak iyi günlerden geçmiyor ve ekonomisi de büyük ölçüde dışa bağımlı, dış borç… Hazine açık veriyor vs. yani şimdi o senin söylediğin dış politika, daha çok “hard power” yani silah üzerine kurulu, güvenlik meselesi üzerine kurulu dış politikayla Türkiye’nin ekonomide yaşadığı reel sorunları birlikte çözebilmesi nasıl mümkün olacak? Burada çelişki çıkmayacak mı ortaya?

 

Dalay: Şimdi, Batı’ya yönelik farklı bir dış politika bağlamından bahsetmemiz gerekir; bir de Ortadoğu’ya yönelik farklı bir dış politika bağlamından bahsetmemiz gerekir. Zaten yazıda da belirttiğim gibi Batı’ya yaklaşımda gündemde bir yumuşama bekliyorum, yani en azından öyle bir öngörüm var; onun da temel gerekçesi zaten ekonomi kaynaklı, yani burada Batı’yla ilişkilerinin çok fazla gerilmesi, yeni dönemde daha fazla, daha farklı kriz anlarına tanık olmamız, ekonomiyi negatif etkileyecektir, ekonomiye de ciddi bir yük getirebilir. Bu nedenle de Türkiye’de, Batı’yla ilişkilerinde özellikle söylem ve tarz bağlamında belli bir yumuşamaya, belli bir değişime gidebilme potansiyeli mevcut. Buradaki en önemli gerekçe de zaten ekonomi; yani burada tabir-i caizse piyasaların dış politika üzerine belli ölçüde, dış politikanın söylediği, “kurumlaştırma” etkisi olabileceğini öngörüyorum, ama tabii ki bu farklı da, bu izler gerçekleşeceği manasına gelmez ama benim böyle bir öngörüm var bunun da temel gerekçesi Türkiye’den ekonomiyle ilgili iyi sinyallerin gelmemesiyle alâkalı.

 

Burada Avrupa konusuna özellikle vurgu yapmışsın yazıda. Zaten bu OHAL’in kaldırılmasının hemen ardından Avrupa’dan gelen mesajlar da, ilk günden, iki tarafın da bir şeyleri yumuşatmak istediği noktasına dikkat çekiyorsun; ama bir taraftan da yanlış hatırlamıyorsam, aslında aradaki sorunların çok da kolay sorunlar olmadığını, özellikle Türkiye’nin demokrasi karnesi nedeniyle Avrupa’yla ilişkilerde… Yanılıyor muyum?

 

Dalay: İki tane şey var: bir Türkiye’ye bakan, bir de Avrupa’ya bakan var. Bir Türkiye’yle Avrupa’yla arasında yapısal krizler var. Bunun bir tanesi, Türkiye’yle Avrupa ilişkilerinin benim ısrarla son yıllarda vurguladığım krizi var; Türkiye, Avrupa’yla ilişkilerinin çerçevesinde artık kriz yaşıyor. Bu, geleneksel manada, Türkiye Avrupa’ya üyelik başvurusu yapan bir ülke olarak ilişki kurmak istemiyor artık; çünkü bu üyeliğin kendisi çok gerçekçi bir şey değil. Ne Türkiye için gerçekçi ne de Avrupa için gerçekçi. Avrupa’nın son yıllarda Türkiye’ye dair geliştirdiği çok ciddi manada eleştiri var; bunun da merkezinde, demokrasi, insan hakları, temel haklardaki gerileme gibi. Şimdi bu iki taraftan da bir değişim gözükmüyor; yani ne Türkiye’nin Avrupa’yla yaşadığı daha çok yapısal krizlerde büyük bir değişim yaşanmasını öngörebiliriz. Tabii burada olduğu gibi bu yerinde duruyor olacak; çünkü en temelinde, Türkiye’nin Avrupa’yla ya da Batı’yla ilişkilerinde statü krizi var, statü talebi var — burada bir değişim yaşanmayacak. Türkiye’nin de birkaç yılda genel olarak bu demokrasi, insan hakları, iyi yönetim gibi konularda da çok fazla dramatik bir değişim olacağı kanaatinde değil. Bu, gerilim yaratan temel kriz alanlarının olduğu gibi devam edeceğini gösteriyor; fakat son yıllarda diğer bir kriz alanı vardı. Bu da iki taraftan, yani hem Türkiye’de hem de Avrupa’da kullanılan bir söylem, tansiyonu yüksek bir söylemdi. İşte Avrupa’daki seçimler, Türkiye’deki seçimler. Bu söylemin hem Avrupa’da hem Türkiye’de seçmenlerdeki popülaritesi. Dolayısıyla bu krize farklı da bir boyut kazandırmıştı. Burada bir değişim olacağı kanaatindeyim, yani söylem ve tarz. Çünkü Avrupa’da da üç aşağı beş yukarı artık bir seçimler evresi geride bırakılmış durumda. Türkiye’de de bu geride bırakılmış durumda. Yeni döneme dair artık belli konularda bir gerçeklik söz konusu. Avrupa şunun farkında: Türkiye’de iktidarın merkezinde Erdoğan var. Türkiye de şunun farkında: Avrupa’yla ilişkileri kendisinin ekonomik performansı için olmazsa olmaz şartlardan biri. Dediğim gibi, bu kabullenişin, iki taraflı kabullenişin söyleme yansıyacağı kanaatindeyim. Ama bu söylemsel değişim, ilişkilerdeki temel kriz alanlarında herhangi bir iyileşme yaşanacağı manasına gelmiyor.

 

Batı’da en çok merak edilen hususlardan birisi bu. Senin de yazında vurguladığın gibi, Erdoğan’ın Bahçeli’yle ya da AK Parti’nin MHP’yle bir tür koalisyon yapıyor olması. Tam tanımı koalisyon diyebiliriz herhalde, ya da işbirliği. Ve senin yazında bahsettiğin o kritik konular, Kıbrıs gibi, Ermenistan gibi, Kürt meselesi gibi konularda MHP’yle işbirliği nedeniyle –Erdoğan’ın pragmatizmini hep biliyoruz; böyle kritik konularda hiç beklenmedik çıkışlar yapabilen bir siyasetçi ama, MHP’yle olan bağı nedeniyle bu konularda fazla bir beklenti olmaması gerektiğini söylüyorsun.

 

Dalay: Sizin de ifade ettiğiniz gibi, Erdoğan, insanları şaşırtabilme kapasitesi yüksek bir siyasetçi. Dolayısıyla bazen beklenmedik hareketler, beklenmedik siyasetler getirebilen bir aktör. Ama MHP’yle ilişkinin tabii ki getirebileceği belli ölçüde kısıtlar olacaktır. Ben bunun yeni dönemde etkilerini daha net bir şekilde, kısmi ölçüde hissedeceğimiz kanaatindeyim. Ama bu kısıtlar, özellikle şu alanlarda olacak: Yani Kürt meselesi gibi… –mesela daha önce Türkiye’nin Ermenistan’a açılımlar yaptığı bir dönemi de oldu– işte, Ermeni meselesi gibi, işte, Kıbrıs’ta Türkiye’nin son derece yaratıcı politikalar geliştirdiği dönem de oldu. Türkiye’nin Kıbrıs meselesinde geleneksel statükonun dışına çıkabilen, bu statükonun dışında söz söyleyebilen en önemli aktör AK Parti oldu. Bu alanlarda özellikle MHP’yle ittifakın etkilerini daha fazla hissedeceğimiz kanaatindeyim. Bu alanlarda zaten son birkaç yılda pek bir yeni siyaset başlığı da görebilmiş değiliz. Dolayısıyla eğer AK Parti son iki üç yıldaki siyaseti sürdürüp, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yeni kabine zaten son iki üç yıldaki siyasete devam edecekse, burada zaten bir kriz alanı oluşmaz. Ama eğer bu alanlarda yeni bir yaklaşım tarzı geliştirmek isterse, bu alanlara farklı bir bakış açısıyla, daha reformcu bir bakış açısıyla bir siyaset geliştirmek isterse, muhtemelen burada MHP’nin etkisi karşımıza çıkacaktır.

 

Bu Suriye meselesine gelecek olursak, senin en iyi bildiğin konulardan birisi, orada şu anda Türkiye ABD’yle beklenenin ötesinde yakın bir ilişki kurmuşa benziyor. Özellikle Menbiç’te en son Suriye Demokratik Güçleri’nin çekilmesi olayı da, en son bugün Dışişleri’nden de bu konuda doğrulayan bir açıklama yapıldı biliyorsun, burada garip bir şey var sanki. Türkiye şu anda hem Rusya’yla Suriye’de bir işbirliği yapıyor, hem de ABD’yle Suriye’de bir işbirliği yapıyor. Bu ikisi birlikte sürdürülebilecek bir şey mi?

 

Dalay: Yani şu an için illa bir kriz yaratması gerekmiyor. Çünkü burada Suriye’de Amerika’yla Rusya’nın nasıl bir ilişki tarzı geliştireceğine dair net bir resim yok. Şu anda Türkiye Fırat’ın doğusunu konuştuğunda, oradaki aktör Amerika, dolayısıyla Amerika’yla konuşacak. Ama yarın İdlib’i konuşması gerektiğinde, orada da Rusya ve İran’la konuşması gerekecek. Bugüne kadar burada çok temel bir kriz ortaya çıkmadı. Çünkü bunun temel gerekçesi, Amerika’nın bir Suriye tahayyülü yok. Amerika’nın son derece operasyonel, işte belli alanla sınırlı bir Suriye politikasından bahsediyoruz. Bu da Türkiye’nin aynı anda hem Amerika’yla hem de Rusya’yla farklı angajmanlara girmesi, farklı siyaset tarzları geliştirmesini kolaylaştıran bir etkiye sahip. Ama yarın eğer Amerika net bir pozisyona sahip olup, bu net pozisyon da Rusya’nın Suriye siyasetinin tam karşısında bir yer alırsa, bu sefer, evet, Türkiye bir tercih yapmak zorunda kalır. Ama henüz öyle bir resim, en azından şu an için gözükmüyor. Şu an için Amerika’nın anlamlı bir Suriye politikası gözükmüyor. Amerika’nın anlamlı bir Rusya karşıtlığı da gözükmüyor Suriye’de. Bu da Türkiye’ye de, diğer aktörlere de, her iki tarafa da ışık tutabilme açısından bir kolaylık sağlıyor.

 

Ama bir diğer sorun alanı bölgede, tabii ki senin özellikle vurguladığın, bu yeni oluşan, Washington’ın bir şekilde kurucusu ya da kolaylaştırıcısı olduğu, İsrail, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle beraber oluşan yeni eksen. Tabii burada temel mesele de İran’ı çevrelemek diyelim. İran’a karşı bir eksen. Ve Türkiye burada İran karşıtı bu cephenin içerisinde yer almaya zorlanacak herhalde. Ama sen Türkiye’nin buna girmesinin söz konusu olamayacağını söylüyorsun. Ama buna karşılık İran’ın bölgedeki yayılmacılığından da rahatsız olduğunu söylüyorsun. Böyle çok zor bir durum değil mi bu Türkiye için?

 

Dalay: Evet, Türkiye için çok rahat bir durum değil. Çünkü Türkiye aynı anda hem bu İsrail, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Mısır merkezli gelişen ve yeni bir bölgesel düzeni talep eden bir eksene baktığında, bundan son derece rahatsız oluyor. Bunların yetişmek istediği bölgesel düzeni kendisi için de tehlikeli görüyor. Dolayısıyla bu siyaseti reddeden bir pozisyonda. Ama bu aktörlerde aynı zamanda çok ciddi manada bir İran karşıtlığı var. Türkiye bu aktörlerin dile getirdiği gerekçeyle İran karşıtlığı yapmıyor. Ama aynı anda Türkiye şundan da rahatsız: İran Irak, Suriye, Lübnan’da, Levant bölgesinde özellikle bir İran merkezli bir düzen kurmaya çalışıyor. Burada İran merkezli bir düzen elde etmeye çalışıyor. Türkiye bundan da son derece rahatsız. Dolayısıyla Türkiye, İran’a bakarken tek bir resmi görmüyor. Bir kendi yakın coğrafyasında bir İran görüyor. İran’ın buradaki politikalarından son derece rahatsız olan bir Türkiye var. İşte Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da yaptıklarından son derece rahatsız olan bir Türkiye var. Ama bir de bölgenin geneline baktığında, İran karşıtı blokun yaptıklarına baktığında burada da çok ciddi bir rahatsızlığa sahip. Çünkü bu blokun da son derece yanlış strateji izlediğini, bu blokun izlediği siyasetin Türkiye’nin çıkarlarını tehlike atacağını düşünüyor. Türkiye’yi marjinalize etmek istediğinden, Türkiye bu blokun çok ciddi manada karşısında yer aldı. İşte bu blokun aktivitelerinden bir tanesi Katar’da, blokun özellikle önemli aktörlerinden Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’de ne yaptıklarını görüyoruz. İsrail’in Filistinlilere yaklaşımını görüyoruz. İsrail’in Kudüs kararını görüyoruz. Bütün bu blokun son dönemlerde attığı bütün adımların karşısında yer aldı Türkiye. Bu nedenle bu blokun İran karşıtlığına Türkiye’nin kapılacağı kanaatinde değilim. Ama bu Türkiye’nin İran’dan memnun olduğu manasına da gelmiyor. Çünkü İran’ın da yakın coğrafyasındaki siyasetinden son derece rahatsız olacağı kanaatindeyim. Bu da Türkiye’nin yeni dönemde muhtemelen bölgede bu iki ittifak alanının dışında kalan aktörlere daha fazla yatırım yapması gerektiği sonucunu çıkarıyor.

 

Galip, toparlarken şunu sormak istiyorum: Türkiye’de bir dönem Ahmet Davutoğlu faktörü vardı, dış politika denince akla o gelirdi. Daha önce Abdullah Gül’ün dışişleri bakanlığı döneminde de bir ağırlığı vardı. Dışişleri bürokrasisinde dönem dönem müsteşarların ağırlıkları olurdu vs. Şu anda Türkiye’de dış politika Cumhurbaşkanı Erdoğan’la başlayıp onunla mı bitiyor? Yoksa böyle bir aktör çeşitliliğinden söz etmek mümkün mü?

 

Dalay: Eğer bir yüz koyacaksak dış politikaya veya Türkiye’nin dış siyasetine, bunun yüzü Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Çünkü siyasal sistemin merkezi artık cumhurbaşkanlığı. Türkiye’de bütün devlet yapısı bu merkezde yeniden yapılandırılıyor. Türkiye’de siyasetin merkezinde olacak olan aktör Erdoğan’dır. Ama muhtemelen burada artık mesele bazlı, farklı aktörlerin, farklı kurumların farklı ağırlıkları, her politikada tabii ki oluyordur. Ama eğer. bir yüz koyacaksak genel olarak Türk dış politikasına, şu anki Türk dış politikasının temel yüzü Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır.

 

Meclis’in dış politikada herhangi bir etkisi, fonksiyonu olabilir mi bu yeni dönemde?

 

Dalay: Yeni dönemde tabii ki dış politikada söylemsel olarak bir etkisi olabilir. Ama söylemin etkisi geçip de dış politikayı ciddi manada zorlayabilme kapasitesi, etkileme kapasitesi çok düşük olacaktır.

 

Evet, o zaman toparlarsak, Batı’yla ilişkilerde özellikle, Avrupa’yla ilişkilerde köklü olmasa bile belli bir yumuşama…

 

Dalay: Söylemsel yumuşama.

 

Ekonomik kaygıların önde olduğu belli bir yumuşama, ama Türkiye’nin özellikle doğusuna doğru bakışında yine güvenlik meselelerinin öne çıktığı, politikaların çok fazla değişmediği, MHP’yle işbirliğinin getirdiği birtakım “şaşırtıcı hamle yapma imkânsızlığı” diyelim, sonuçta eskinin büyük ölçüde devam edeceği bir perspektif çiziyorsun.

 

Dalay: Yani şu anda ilk ortaya çıkan görüntü bu.

 

Eyvallah. O zaman noktayı koyalım. Galip Dalay’la yeni dönemde Türk dış politikasını değerlendirdik. Kendisine çok teşekkürler, size de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

 

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus