Mohamed A. el Erian: “Türkiye kriz yönetimi kurallarını baştan yazabilir mi?”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Mohamed A. el Erian PIMCO’nun CEO’su ve Baş Yatırım Uzmanı, PIMCO’nun ana şirketi Allianz’da Baş Ekonomik Danışman. Aynı zamanda ABD eski Başkanı Baracak Obama’nın Küresel Kalkınma Konseyi’nin başkanıydı. Daha önce ise Harvard Management Company’nin CEO’su ve IMF’nin Başkan Yardımcısıydı. 2009, 2010, 2011 ve 2012’de Foreign Policy’nin 100 Küresel Düşünür listesinin içinde yer aldı. Son kitabı The Only Game in Town: Central Banks, Instability, and Avoiding the Next Collapse (Şehirdeki Tek Oyun: Merkez Bankaları, İstikrarsızlık ve Gelecek Yıkımdan Sakınma).
El Erian’ın 16 Ağustos 2018’de project-syndicate.org‘ta çıkan yazısını Oğul Tuna çevirdi.

Mohamed A. el Erian

Tesadüf mü yoksa bir planın ürünü mü, bilinmez, Türkiye gelişen piyasa ekonomileri kural kitabının kriz yönetimi bölümünü baştan yazmaya çalışıyor. Hükûmet, faiz artırımı ve iç siyaset düzenlemelerini desteklemek için bir dış finansman çapağını tercih etmek yerine; dolaylı ve daha kısmî önlemlerin karışımı bir politika izlemeyi benimsedi. Bu da tam ülkenin ABD’yle karşılıklı gümrük vergisi artırımına ve çok daha akışkan bir küresel ekonomi içerisinde işlediği döneme denk geldi. Bütün bu gelişmeler sadece Türkiye için değil, aynı zamanda finansal bulaşıcılığın dalgalarıyla boğuşan gelişen piyasalar için de önemli.
Türkiye’deki krizin başlangıç safhası, eski gelişen piyasalarda rastlanan döviz krizinin tekrarıydı. Yani iç ve dış gelişmelerin karışımı: Aşırı uzatılmış kredi odaklı büyüme stratejisi; merkez bankası politikasının özerkliği ve etkililiği üzerine endişeler; yükselen ABD faiz oranlarına bağlı olarak gittikçe düşmanlaşan küresel likidite ortamı; hepsi birlikte döviz piyasasını istikrarsızlaştırdı.
ABD’yle yaşanan siyasal bir gerginlik [Rahip Brunson olayı – çn], kendi güçlendirici dinamiğini besleyerek Türk lirasından kaçışı hızlandırdı. Bütün bu gelişmeler de çok daha belirsiz, zayıflayan küresel ekonomik şartlarda yaşandı.

Ankara’nın yaptıkları

Geleneksel gelişen piyasa krizi senaryolarına uygun olarak, Türkiye’nin döviz krizi diğer gelişen ülke ekonomilerine sıçradı. Benzer durumlarda görüldüğü gibi, finansal salgının ilk dalgası doğal olarak teknik bir hâldeydi ve Türkiye’nin döviz ve bono piyasalarının genel olarak dışarı akışıyla gerçekleşti. Salgın devam ettikçe, bunun daha yıkıcı finansal ve ekonomik çıktıları olacağına dair endişeler artacaktır. Böylece, – Arjantin’den Hong Kong’a, Endonezya’ya kadar çeşitli – gelişen ekonomideki merkez bankaları karşı tedbir almaya kendini mecbur hissedecektir.
Bu noktadan sonra yaşananlar ise, en azından şu ana dek, gelişen piyasalardaki krizlerde atılan adımlardan farklı oldu. Türkiye faiz oranlarını yükseltip IMF yardımına başvurarak, aralarına bu yıl başında Arjantin’in de katıldığı pek çok ülkenin yaklaşımını benimsemek yerine; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sert açıklamalarında da görüldüğü gibi, her iki seçeneğe de kamuoyunun gözleri önünde mesafeli durdu.
Türkiye, liranın değerini neredeyse tek seferde yarıya düşüren çok hızlı bir döviz kuru değer düşüşüne şahit oldu. Hükûmet, kısmen de olsa, gelişen ekonomilerin geçmişte takip ettiği geleneksel yaklaşıma benzeyen çeşitli tedbirler aldı.
İçerde, fonlama koşullarını sıkılaştırdı ve aynı zamanda yerli bankalara düzenleyici erteleme ile beraber likidite sağladı. Böylece yabancıların, dolayısıyla da para birimini daraltan spekülatörlerin, lira likiditesine erişimini zorlaştırıldı. Sermaye kontrolünden uzak dururken, kredi ve mali aşırılıklarla başa çıkmaya söz verdi. Dışarıda, hükûmet, Katar’dan Türkiye’de doğrudan yatırımda kullanılmak üzere en az 15 milyar dolar elde etti. Bütün bunların arasında da ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Türkiye’den metal ihracatı üzerindeki tarifeleri iki katına çıkarma hamlesine misilleme için zaman buldu.

Soruların en zoru

Şimdi sorun, bu müdahalenin Türk ekonomisi ve finansal sistemine tekrar ayağa kalkmak için zaman kazandırmaya yeterli olup olmadığıdır. Özellikle bu kısım önemli çünkü dövizdeki devamlı yangın; ekonomiyi durgunluğa sürükleyecek, enflasyonu yükseltecek, bankacılık sistemini baskı altına alacak ve kurumsal iflasları artıracaktır.
Böylece hükûmet soruların en zoruyla karşı karşıya kalacaktır: Faiz oranlarını yükseltmeme ya da IMF’den uzak durma konusundaki sözünden dönmeden ekonomi iyileştirilebilir mi? Bu mümkün ancak muhtemel değil.
Ek önlemler alınmadığı müddetçe, Türkiye’de ciddi düzeltici hamle görmek mümkün olmayacaktır. İçerdeki politik düzenlemeler döviz kuruna kısa dönemde rahatlama sağlasa da uzun dönemde ülkenin ekonomik büyüme ve istikrara kavuşması için ne kapsamlı ne de yeterli olacaktır.
Dış gelişmelerde ise: Katar’dan gelen yatırımın, yerinde ve zamanında olduğunu varsaysak bile, Türkiye’nin gayri safi dış finansman ihtiyacını sağlamaya yetmeyeceği görülüyor. Ayrıca bu yardım, IMF’nin yatırımcılara güven sağlayacak bir onayıyla da gelmedi. Ve Katar’dan gelen bu paranın, liranın istikrar potansiyelini nasıl azami dereceye çıkaracağı da açık değil.

ABD’ye AB gibi yaklaşmak

Buna ilaveten ABD’yle yaşanan ticarî çatışma da söz konusu.
Türkiye’nin de ABD’nin uyguladığı korumacı politikalara karşı, bununla yüzleşen diğer ülkelerle aynı farkındalığa ulaşması an meselesi. ABD karşılıklı tarife artırımında kazanan olmaya yakın; çünkü hacmi ve sistemdeki etkisi oldukça büyük ve süreç boyunca hasar alma riskine istekli duruyor. Bu sebeple atılacak en iyi adım, geçen ay Avrupa Birliği’nin uyguladığı gibi olmalı: uzun dönemdeki temel meseleler üstüne çalışırken çatışmayı durdurmanın bir yolunu bulmak.
Gelişen piyasalarda kriz yönetimi senaryosunu baştan yazmak yerine, Türkiye bu senaryoya uygun oynayabilir. Umutlar; Hükûmetin merkez bankasının bağımsızlığı, faiz politikası ve hatta IMF’ye karşı tutumunu değiştirerek ülkeyi yeniden finansal istikrara ve büyümeye kavuşturması yönünde.
Bu değil de bir başka seçenek uygulanırsa – mevcut yaklaşımda ve süreçte ısrar ederek teknik bozulma, zararlı uzun dönem ekonomik ve finansal kesintiye çevrilirse – bunun sonuçları diğer gelişen ülke ekonomileri için de sorun teşkil edecektir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus