Güçsüzlerin Gücü: Vaclav Havel’in 1978’de yazdığı ve yeraltında dağıtılan tarihi denemesi (İkinci bölüm)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

27 Ağustos’ta Hindistanlı ünlü iktisatçı Kaushik Basu’nun “Demokraside ‘kazanan her şeyi alır’ mantığı nasıl önlenir?” yazısını Oğul Tuna çevirisiyle yayınladık. Bu yazıda Basu, komünizm döneminde Çekoslavakya’nın önde gelen muhalif aydınlarından Vaclav Havel’in (1936-2011) Güçsüzlerin Gücü başlıklı 1978’de kaleme aldığı denemesine olumlu anlamda referans veriyordu. Aslen oyun yazarı olan Havel 1990’da yapılan seçimlerde Çekoslovakya Cumhurbaşkanı oldu. Aralık 1992’de ülke Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak barışçıl bir şekilde ikiye bölündükten sonra da yeni Çek Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Havel 1998’de yeniden Cumhurbaşkanı seçildi ama Şubat 2003’teki seçimi kaybetti.
Havel’in, ülke içinde gizlice elden ele dolaşan ve kısa sürede birçok dile çevrilen deneme, yeni-otoriter rejimleri anlama ve onlara direnme konusunda tarihi değere sahip bu metnini, Fransızca çevirisini temel alarak Haldun Bayrı çevirdi. Bölümler halinde sunuyoruz.
Birinci bölüm için tıklayınız.
Fransızca’da tam metin için bakınız: Vaclav Havel, Essais politiques (Calmann-Lévy, 1989).
İngilizce tam metin için tıklayınız.

Sivil topluma ve bireye karşı sürekli bir savaş

Totalitarizm-sonrası sistemin niyetleriyle yaşamınkiler arasında dipsiz bir uçurum vardır: Özünde yaşam çoğulluğa, çeşitliliğe, kendini bağımsızca oluşturmaya ve kendi kendine düzen vermeye, en yalın şekliyle özgürlüğünü tam kılmaya yönelirken, totalitarizm-sonrası sistem ise aksine yekpareliği, tekbiçimliliği ve disiplini dayatır.
Yaşam sürekli yenilenen gayri muhtemel yapılar ararken, totalitarizm-sonrası sistem ise aksine en muhtemel halleri dayatır.
Sistemin niyetleri onun en mahrem varlığının, daima daha derinlemesine biçimde kendi, istisnasız kendi olması maksadıyla –dolayısıyla eylem alanını daima daha genişletmek maksadıyla– kendine doğru yönelimi olgusunu ele verir. Bu sistem ancak bireyin ona hizmet etmesi için bunun katiyetle gerekli olduğu ortaya çıkarsa bireye hizmet eder. Fazladan olan her şeyi, yani bireyi peşinen belirlenmiş yerinden çıkaran her şeyi, kendine karşı bir saldırı telakki eder. Haklıdır da: Bu türün her aşkınlaşması sistemi ilke olarak yadsır. Dolayısıyla totalitarizm-sonrası sistemin hedefinin, ilk bakışta görmeye alışkın olduğumuz gibi, iktidarın yönetici grubun elinde tutulmasından ibaret olmadığını söyleyebiliriz; bu toplumsal varkalma içgüdüsü, üstteki bir şeye, sisteme özgü bir tür evrime tâbi kılınmıştır: Sistemin kütleçekimine. İktidar hiyerarşisindeki yeri ne olursa olsun, birey, sistemin gözünde bizatihi bir şeyi temsil etmez; sistemin kütleçekimini taşıması ve ona hizmet etmesi gereken biridir yalnızca. Bu yüzden de iktidar açlığı bile ancak bu kütleçekimiyle aynı şekilde yönlendirilirse kendini kalıcı olarak dayatabilir.
Sistemle birey arasındaki köprü-mazeret olma vasfıyla ideoloji, sistemin niyetleriyle yaşamın niyetleri arasındaki uçurumu gizler. Sistemin dayattıklarının yaşamın gerekleri olduğu iddiasındadır. Gerçeklik olarak takdim edilen, görüntüde bir dünyadır bir nevi.
Totalitarizm-sonrası sistem, dayatmalarıyla bireyin adım adım peşindedir. Elbette ideolojik eldivenlerle takip eder onu; bu yüzden bu sistemin bağrındaki yaşamın her tarafı, gizleme ve yalanlarla örülüdür. Bürokrasinin iktidarı, işçi sınıfı adına halkın iktidarı diye adlandırılır, işçi sınıfı kullaştırılmıştır. Bireyin külliyen aşağılanması, onun nihaî özgürleşmesiymiş gibi; haberin kenara atılması, habere erişim gibi; iktidarın manipülasyonu, iktidarın kamu tarafından denetimi gibi; iktidarın keyfîliği, hukuk sistemine saygı gibi takdim edilir. Kültüre uygulanan baskı, kültürün şahlanmasıymış gibi; emperyalist nüfuz alanının genişlemesi, mazlumlara destek gibi; ifade özgürlüğünün yokluğu, en üst özgürlük biçimiymiş gibi; seçim maskaralığı, en üst demokrasi biçimi gibi takdim edilir. Bağımsız düşüncenin yasaklanması, en yüksek düzeyli dünya anlayışıymış gibi; işgal ise kardeşçe yardım gibi takdim edilir. İktidar kendi yalanlarının esiridir; bunun için geçmişi tahrif etmeyi sürdürür durur; şimdiki zamanı tahrif eder, geleceği tahrif eder. İstatistik verilerini tahrif eder. Her şeye kadir ve iktidarı sınırsız bir polis aygıtı yokmuş gibi yapar; insan haklarına saygı gösteriyormuş gibi yapar. Hiç kimseye zulmetmiyormuş gibi yapar. Korkmuyormuş gibi yapar. Hiçbir şeyi “miş gibi” yapmıyormuş gibi yapar.

Birey bütün bu safsatalara inanmak zorunda değildir. Bununla birlikte buna inanıyormuş gibi yapmak, ya da en azından sessizce katlanıyormuş, veyahut da bunu yapanlarla arası iyiymiş gibi davranmak zorundadır.
Fakat yalan içinde yaşamaya mecbur eder bu onu.

Yalanı kabullenmek zorunda değildir. Yalanla ve yalan içinde yaşamayı kabullenmesi yeterlidir. Zira sırf bununla bile, sistemi rahatlatır, tamamına erdirir, oluşturur, sistem odur.
Manavın afişinin gerçek anlamının afişte dile getirilenle hiçbir bağlantısı olmadığını, her şeye rağmen bu anlamın gayet berrak ve herkes tarafından anlaşılır olduğunu görmüştük. Verili şifreyi herkesin bilmesindendir bu; manav toplumsal iktidarın anladığı tek yolla vefasını beyan etmiştir — ilan ettiğinin anlaşılmasını istiyorsa başka yolu kalmamıştır: Kurallar şartnamesine uygun davranmayı kabul ederek, görüntüde olanı gerçek kabul ederek, oyunun kurallarını kabul ederek. Bu kabulle elbette o da oyuna girmiştir, oyuncu olmuştur; oyunun oynanadurmasını, sürmesini, düpedüz varolmasını sağlamıştır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus