transatlantik

Transatlantik: Cemal Kaşıkçı olayı, Rahip Brunson davası & İdlib’de son durum

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

 

RUŞEN ÇAKIR: Merhaba, iyi günler. Transatlantik ile karşınızdayız. Washington’dan Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile çok yoğun bir gündemi konuşacağız. İkinize de merhaba. Gönül, seninle başlamak istiyorum. Sen çalıştığın kurum olan Ortadoğu Enstitüsü’nde bir fikir yazısı kaleme aldın. Cemal Kaşıkçı meselesini ele aldın sıcağı sıcağına. Şu anda, sekiz gündür sürüyor; ama küresel bir krize dönüştü. Sadece Türkiye ve Suudi Arabistan arasında değil; özellikle Batı ülkeleri, Ortadoğu ülkeleri de çok yakından takip ediyor. İstanbul’daki Suudi Arabistan Konsolosluğu’na girdikten sonra kaybolan, öldürüldüğü konusunda S. Arabistan yetkilileri hakkında çok güçlü iddialar olan kişi, çok önemli bir gazeteci — Washington Post’ta düzenli yazıyordu. Yakın zamana kadar da Suud rejimi ile arası çok iyi olan birisi. Washington’da, eski büyükelçinin danışmanıydı. Sonra büyükelçi, sonra istihbarat şefi oldu vs. Ne diyorsun? Bu hakikaten çok yönlü bir olay tabi. İşin kriminal, stratejik boyutu var. Ne diyorsun? Ne oluyor? Ne olabilir? Orada neler deniyor?

GÖNÜL TOL: Ben yazdığım yazıda daha çok Türkiye boyutunu ele almıştım; ama tabii burada çok sık konuşulan şey; mâlûm, Trump S. Arabistan ile Obama’nın aksine çok yakın bir ilişki kurdu ve konuşulan şey gerçekten kanıtlanırsa, Kaşıkçı’nın kaybolmasında ya da Türk yetkililerin söylediği gibi öldürülmesinde Veliaht-Prens Muhammed Bin Salman’ın parmağı olduğu kanıtlanırsa eğer, ABD ile S. Arabistan ilişkilerinin ne olacağı tartışılıyor.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Senin dediğin gibi Ruşen, Cemal Kaşıkçı aslında kendini muhalif olarak konumlandırmamış bir insan, Suudî rejimi için görevler üstlenmiş ve o kurulu düzene çok yakın bir insan. Reform talep ediyor, fakat bir rejim değişikliği olmadan bir reform talep ediyor. Muhammed Bin Salman’ın tepkisini çekmesinin temel sebeplerinden bir tanesi aslından yeni bir şey; dediğim gibi uzunca bir süredir, Kral Abdullah öldükten sonra yerine Salman yönetimde etkili olmaya başladıktan sonra, Cemal Kaşıkçı rejime muhalif olarak görülmeye başladı Riyad tarafından. Bunun da sebepleri var. S. Arabistan’ın dış politikasını eleştiriyordu. Her şeyden önce en çok dikkatimi çeken şey, biliyorsunuz S. Arabistan Müslüman Kardeşleri terör örgütü ilan etti, Cemal Kaşıkçı da Müslüman Kardeşlere yakın bir isimdi ve terör örgütü ilan edilmesini eleştiriyordu. Şunu söylüyordu: “Siyasal İslam bölgenin bir parçası, siz bunu kabul etseniz de etmeseniz de bu bir gerçek. Müslüman Kardeşler gibi grupları terör örgütü ilan eden hamleler radikallerin elini güçlendirir” diyordu. Muhtemelen şimşekleri çekmesinin en önemli sebebi bu. Ama diğer taraftan S. Arabistan’ın diğer dış politika hamlelerini de eleştiriyordu. Mesela Suriye’de dedi ki: “Eğer Suriye’de İran’ın önünü kesmek istiyorsanız, rejim karşıtı muhalifleri desteklemek zorundasınız” diyordu.  Filistin meselesinde Muhammed bin Salman’ın geri adım atmasını çok eleştiriyordu. Yemen savaşını başlangıçta destekliyordu; fakat sivil ölümlerinin ardından eleştirmeye başladı ve nihayetinde rejimin hedefi haline geldi. 

Şimdi burada çok konuşulan şey şu: Bu nasıl etkileyecek? Trump bir adım atacak mı? Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Trump Suudîlerle çok yakın bir ilişki kurmuş olabilir; fakat bu ilişki hiçbir zaman komplikasyonsuz bir ilişki değildi. Hatırlarsan yakın bir zamanda dedi ki: “Biz olmazsak iki hafta bile dayanamaz S. Arabistan”. Şimdi bunun altında yatan şöyle bir gerginlik var: Petrol fiyatlarının artması, ara seçimlerden hemen evvel Trump’ın tabanını ve ABD ekonomisini negatif etkileyen bir durum. Bu nedenle Trump sık sık S. Arabistan’dan yardım istiyordu fiyatların aşağı çekilmesi konusunda. Zaten bu bir gerginlik noktasıydı. Kongre’de gerçekten S. Arabistan’ı çok ciddi eleştiren sesler vardı. Mesela yakın bir zamanda Senato’da bir oylama oldu. O oylamada S. Arabistan’ın Yemen’de işlediği insan hakları ihlâlleri nedeniyle artık S. Arabistan’a silah satılmaması gerektiği söylendi. Tabii çoğunluğu alamadı; fakat çoğunluğa yakın bir oy aldı. Yani Kongre’de S. Arabistan’ı eleştiren çok önemli isimler var. Kaşıkçı olayında gerçekten elle tutulur kanıt ortaya çıkarsa –bu kilit isimler, bugüne kadar Suudi Arabistan’ın ve Salman’ın insan hakları ihlallerine bir parça tolere ettiler, çünkü İran’ karşı önemli bir müttefik dediler; fakat– bu Kaşıkçı olayından sonra eğer gerçekten böyle bir şey olduysa, ABD-S. Arabistan ilişkileri bundan çok ciddi etkilenecektir.

Bir de şunun altını çizmek lazım: Bence Riyad yanlış bir insanın peşinden gitti. Washington Post yazarından bahsediyoruz ve Washington Post bunun peşini bırakmayacak. Daha dün Post’un yayın yönetmeni önemli bir kanalda röportaj verdi ve dedi ki: “Bu yüzyılda görmediğimiz türden bir suç. Bu kanıtlanırsa ABD Arabistan ile hiçbir şey olmamış gibi ilişkilerine devam edemez”.

Gönül, istersen bir mola verelim. Ömer’e bir soru soracağım, sonra sana tekrar dönüp bu yazının temasını konuşalım — bu olayın Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini. Ömer, şunu sormak istiyorum: Şüpheler S. Arabistan ve Salman’da yoğunlaşıyor. Bayağı güçlü iddialar var. Böyle bir şeyi nasıl yapmış olabilir? Salman yakın bir zamanda ABD’de bir tur yaptı biliyorsun. Orada ülkesini modernleştirecek, reforme edecek ve Batılıların seveceği türde bir insan imajı ile çıktı. Ve burada Batılıların takdir ettiği bir gazeteciyi öldürmekle suçlanıyor. Bu alınabilecek bir risk mi? Neye güveniyor olabilir?

ÖMER TAŞPINAR: Şimdi, Muhammed Bin Salman’ı çok önemli bir reformcu olarak gören kesimlerde, gerek ABD basını gerek İngiliz basınında bir günah çıkarma hali var. Ve panik halinde bir günah çıkarma hali var. Özellikle Tom Friedman gibi, New York Times’ın önemli bir yazarı, yazı üstüne yazı yazıyor. Ve kendini açıklama ihtiyacı hissediyor. Çünkü methiyeler düzmüştü M. Bin Salman’a. Cemal Kaşıkçı ise Friedman’a Salman için şöyle bir şey söylemiş: “Doğru şeyleri yanlış şekilde yapıyor”. Sizin konuştuğunuz gibi Kaşıkçı aslında bütün bunları görüyordu. Reformların yapılması gerektiğine de inanıyordu; fakat Salman’ın doğru adam olmadığını, bunları yanlış şekilde yaptığını söylüyordu. Fakat S. Arabistan için Batı’da her zaman çifte standart vardı. Batı’nın gözünde S. Arabistan hiçbir zaman diğer ülkelerin tutulduğu insan hakları standartlarında değerlendirilmez. Bunun temel nedeni tabii ki petrol; diğer nedeni de İsrail ile ilişkiler içerisine girmiş olması. Bir şekilde İsrail’i kabullenen ilişkiler içerisine girmiş olması. Son zamanlarda bir de ılımlı İslam meselesi çıktı ve Salman, Müslüman Kardeşleri radikal, kendisini de ılımlı İslam olarak gösteriyordu. Türkiye de zamanında kendini ılımlı İslam olarak gösterirken ironik bir şekilde Erdoğan artık radikal İslam cephesinde görülüyor.

Şimdi bütün bunlara baktığımızda gerçekten kafa karıştırıcı bir durum var. Herkeste bir şüphe var. “Acaba Türkiye bu konuda gerçekten kanıta sahip mi?” diye. Şurası kesin ki S. Arabistan’ın sicili çok kötü.  Daha önce Avrupa’da muhalif isimleri bu şekilde kaçırmalarla cinayetlerle ortadan yok ettiği mâlûm. Bunu Türkiye’de bu şekilde yapmış olması gerçekten kafaları karıştırıyor. Yani işin içinde, “Acaba, Türkiye’yi de zor durumda bırakır mı?” diye bir soru geliyor. Çünkü neden mesela Londra’da bir Suud ajanı tarafından öldürülmüyor? O zaman S. Arabistan “Ben yapmadım” bile diyebilirdi. Bunu bu kadar direkt bir şekilde kendi elçiliğinde yapması tabii ki şu an ABD’yi zor durumda bırakıyor. Trump’ı da zor durumda bırakıyor. Çünkü Trump da nihayetinde, her ne kadar insan hakları konusunda sesini çıkarmayan birisi olsa da, bu konu seçimlerden önce dış politika meselesi haline geldi. Trump da bir şekilde en azından göstermelik bir tepki göstermek zorunda kaldı.

Evet, istersen burada tekrardan Gönül’e dönelim. Gönül, Türkiye bağlamında senin yazdığın yazıyı konuşmak istiyoruz. Bugün New York Times’ta olayı toparlayan çok kapsamlı bir yazı vardı. Mealen aktarıyorum; Ankara bu olayın taşıyıcılığını ABD’nin yapmasını istiyor. Bunun nedeni Kaşıkçı’nın ABD’de yaşıyor olması ve Washington Post’ta yazıyor olması. Ama ABD bunu üstlenmeyeceğe benziyor ve bu olay Türkiye’nin sorumluluğunda kalacağa benziyor. Gerçekten zor bir durum, değil mi? Sonuçta Türkiye’nin S. Arabistan ile ilişkileri çok iyi değil. En son Körfez’de yaşanan krizde Katar’ın yanında oldu; ama bir kopuş da Türkiye’nin isteyeceği bir olay değil. Ne diyorsun? Bu olay Türkiye’yi nasıl etkiliyor?

GÖNÜL TOL: New York Times’ın söylediği şeye katılıyorum. Aslında sabah bu 15 kişilik suikast timi denilenlerin tek tek fotoğraflarını yayınladı. Dünden bu yana Twitter’da S. Arabistan’ı takip eden insanlar bu kişilerin kimliklerini belirlediler. Çok ilginç isimler var; bu başka bir tartışma konusu. Birincisi Türk yetkililerin hemen Batılı medya kuruluşlarıyla konuşması ve oraya bilgi sızdırması, ben bunun Erdoğan’ın bilgisi dahilinde olmadan yapıldığını düşünmüyorum. Muhtemelen hükümetten yeşil ışık alındı ve bunlar sızdırıldı. Şimdi ise sabah tek tek fotoğrafları yayınlanıyor. Bu bana şunu anlatıyor; birincisi bir müzakere süreci olabilir Suudilerle Türkiye arasında. İkincisi de aslında Türkiye uluslararası baskıyı artırmak için bunu yapıyor. Suudi Arabistan üzerindeki baskıyı artırmak için. Çünkü kendisi izole bir konumda olmak istemiyor. Bu çok zor bir şey Türkiye için. Çünkü Erdoğan bir sorun yaşadı. Katar meselesi var, Müslüman Kardeşler sorunu var. Suudi Arabistan Suriye’de Kürtlerin bulunduğu bölgelere korkunç bir yardım yaptı. Yeni Şafak, Sabah gibi gazeteler, PKK’lılar ile Suudî üst düzey yetkililerin Suriye’de görüştüğünü yayınladı. Buna rağmen Erdoğan hiç sesini çıkarmadı. Şimdi bu ne demek oluyor? Erdoğan gerçekten bütün probleme rağmen –ki mesela Katar meselesinde Katar’a asker bile gönderdi– ve dedi ki Suudlara ve Körfez ülkelerine: “Bu sizin güvenliğinizi tehdit edecek bir şey değil”. Yani Erdoğan mümkün olduğu kadar Suudî liderleriyle birebir çatışmaya girmek istemedi. Bunun sebepleri var. En başta da tabii ekonomik sebepler var. Ama şimdi geldiği noktada artık bir adım atmak zorunda; çünkü hakikaten bu Türkiye’nin egemenliğine karşı önemli bir saldırı. Bütün dünyanın gözü Türkiye’nin üzerinde. Dolayısıyla Türkiye bir tepki vermek durumunda. Ve böyle bir ortamda ilk kuvvetli tepkiyi vermek istemiyor muhtemelen. O nedenle ufak ufak bilgiler sızdırarak Salman üzerindeki baskıyı artırmak ve ABD’nin, Avrupa’nın ve diğer ülkelerin tepkilerini bekliyor. Nitekim bir parça işe yaradı. Trump, ABD Dışişleri Bakanı, Başkan Yardımcısı açıklamalar yaptı. İngiltere, “Bu durumdan çok endişeliyiz” dedi. Türkiye zorda kalmasıyla bir strateji üretti ve bu bence akıllıca bir stratejiydi. Fakat, Yasin Aktay gibi Erdoğan’a çok yakın isimlerin dahi “Kaşıkçı Suudî konsolosluğunda öldürülmüştür” demesi ve Türk yetkililerin de bunu teyit etmesi…  Bundan geri adım atmak çok zor.

Türkiye geri adım atmayıp ne yapacak? Önünde seçenekler var. Yani birincisi, Erdoğan çıkıp, “Evet, elimizde önemli kanıtlar var” diyebilir — ki bunu dedikten sonra, daha da opsiyonu yok Türkiye’nin. Ya Suudî diplomatları sınırdışı edecek –illâ büyükelçi olmayabilir, İstanbul Konsolosu’nu edebilir–; bu da çok ciddi bir kriz anlamına geliyor. Ya da, “Elimizde yeterince kanıt yok” mealinde bir şey söyleyebilir. Şimdi onu söylediğinde de hem içeride güçsüz görünecek. Çünkü Sabah gazetesine Yasin Aktay’ın yazdıklarına baktığımızda, hepsinin söylediği şu: “Türkiye bir çadır devleti mi? Nasıl suikast timi gönderip topraklarımızda insan öldürürsün?” Buna bir şey yapmak lâzım. “Burada bu kadar Arap muhalif yaşıyor. Onlara da bir mesaj vermek zorundayız” diyorlar. Dolayısıyla, Erdoğan “Elimizde hiçbir belge yok maalesef” deyip sadece kınamakla yetinirse, hem uluslararası camianın tepkisini çok çekecek hem de içeride zayıf görünecek.

Evet, burada bu konuyu kapatalım. Diğer kritik konu ile devam edelim. Ömer, Rahip Brunson, cuma günü –aslında çok konuştuk bu konuyu ama, kısaca tahminleri alayım– genel kanı bu sefer tahliye olacağı ve ABD’ye gitmesine izin verileceği; bunun da yargının bağımsız kararı olduğu şeklinde bir yaklaşımın dile getirileceği yolunda. Ne dersin?

ÖMER TAŞPINAR: Benim de beklentim bu yönde. Zira uzundur ABD yüksek perde baskı yapmıyor. En azından basın önünde yapmıyor. Çok daha başka yaptırımlar gelebilecek iken Trump da bu konuda fazla konuşmuyor. En azından tweet atmıyor. Umarım davadan önce tweet atarak daha zorlaştırmaz. Çünkü Türkiye’nin bir şekilde bu işten çıkabilmesi için gururunun incinmemesi gerekiyor. Rahip meselesi Erdoğan açısından çok önemli bir yere geldi. Ekonomik yaptırımların bu nedenle geldiğini kamuoyu iyi kötü biliyor. ABD durup dururken yaptırımlara girişmedi. Bu nedenle Türk parası daha da değer kaybetti. Dolayısıyla bu konuda Erdoğan’ın geri adım atması için bu konunun gündemden düşmesi gerekiyordu ve unutulması gerekiyordu. Unutulması için de ABD’nin bu meseleyi sürekli gündeme getirmemesi gerekiyordu. Şu anda ortam uygun gözüküyor buna. Trajik bir şekilde Cemal Kaşıkçı meselesi de ortamı uygun kılıyor. Çünkü başka sorunlar var. İdlib meselesi var. ABD ile ilişkilerde İran meselesi var. S-400’ler var. Başka sorunlar varken, Brunson meselesi en önemli sorun olmaktan en azından göstermelik olarak çıkıyor. Bu da Türkiye’nin elini rahatlatıyor. Eğer tahliye edilirse –ki bence edilecek– bu siyasî bir karar. Erdoğan, “Tamam yeter artık, masaya gelirken bizim biraz elimizi güçlendirmemiz gerek, benim tekrar Trump ile diyalog kanallarını açmam için rahibin uçağa bindirilip ABD’ye yollanması gerekiyor” diye düşünürse, serbest bırakılır. Eğer Erdoğan derse ki: “Hayır, ben bunu bir pazarlık kozu olarak hâlâ tutmak istiyorum; rahibi bıraksak bile ABD ile ilişkilerde ciddi sorunlar var” derse bırakılmaz.

Ben Erdoğan’ın pragmatik ve makyavelist bir siyasetçi olduğunu düşünüyorum. Bence elini güçlendirmek ve Trump’la diyalog kanallarını açmak için tahliye edecek gibi geliyor bana.

Gönül, sen ne diyorsun?

GÖNÜL TOL: Ben Ömer’in söylediklerine katılıyorum, pragmatik bir siyasetçi, ama tam da o nedenle bırakmamayı da tercih edebilir. Çünkü HalkBank meselesi en önemli mesele. Orada ne tür tartışmaların yürüdüğünü bilmiyoruz. Amerikalılar o konuda ne kadar taviz vermeye gönüllü bilmiyoruz. Halkbank meselesinde ABD’nin Türkiye’nin istediği noktaya yakın olduğu söyleniyor. Eğer öyleyse, gayet tabii ki mantıklı olan da bu. Çünkü düşünün; bir önemli tarih daha var: 15 Ekim. Rusya ile İdlib meselesi var. Şimdi de S. Arabistan meselesi var. Yani bunlar çok önemli kararlar. Bu baskının altında birazcık da olsa ABD ile ilişkileri düzeltmek adına Türkiye’nin bir adım atması en mantıklı olan şey. Fakat Erdoğan’ın adım atıp atmayacağı, bütünüyle karşı tarafın neye gönüllü olduğuna bağlı. Ama Ömer’in şu dediği çok önemli: Gerçekten Erdoğan için meselenin biraz unutulması gerekiyordu. Sürekli ABD tarafından yapılan o buyurgan söylemler Erdoğan’ın tabii elini zayıflatıyordu. Durumu daha da güçleştiriyordu; bir süredir bu yapılmıyor. Amerikan tarafı bu konuda mümkün olduğunca bir şey söylememeye çalışıyor ve bu pozitif bir gelişme.

Peki, Gönül, seninle devam edelim. Sen de telaffuz ettin, 15 Ekim dedin, İdlib dedin. Ne diyorsun İdlib meselesinde işler sorunsuz bir şekilde gidiyor mu?

GÖNÜL TOL: Anladığımız kadarıyla silahlardan arındırma işi tamamlanıyor gibi. Türkiye kendi kontrolü altındaki gruplar üzerinde etkili olabildi gibi görünüyor. Rus tarafı da bu tür açıklamalar yapıyor. Çok pozitif açıklamalar yapıyor. Ama bilmediğimiz çok önemli bir denklem var; o da radikal grupların ne yapacağını, çekilip çekilmediğini bilmiyoruz. Çekiliyorlarsa nereye çekiliyorlar bilmiyoruz. Bu çok büyük bir bilinmez. Bu anlaşmanın kaderini ve Türk-Rus ilişkilerini etkileyecek kilit nokta. O nedenle Türkiye’nin kendi etkilediği gruplara anlaşmanın şartlarını zorladığı görülüyor; ama öte taraftan benim takip edebildiğim kadarıyla HTŞ’den yapılmış bir açıklama da yok. Sahadan insanların söylediğine göre de onların çekilip çekilmediğine dair bir bilgi yok. Bu en önemli bilinmez. Bu her şeyin kaderini etkileyecek bir gelişme. O nedenle şu anda söylemek zor elimizdeki bilgilerle.

Ömer, sen ne diyorsun? Seninle BM istifasını da konuşacağız, ama önce bir İdlib konusunda senin düşüncelerini öğrenelim.

ÖMER TAŞPINAR: Türkiye bunu kozmetik bir başarı olarak sunabilir. Her ne kadar en radikal örgütlerin silahsızlandırılması konusunda soru işaretleri varsa da, “Bakın sadece iki haftada buraya getirdik, burada milyonlarca insan yaşıyor, şu anda buraya bir savaş açmanız ve durumu insanî drama çevirmeniz gereksiz, birazcık daha zaman tanıyın, doğru yönde adımlar atılıyor” deme şansına sahip gibi geliyor bana Türkiye. O açıdan diplomatik bir başarıydı Türkiye’nin bunu erteleyebilmesi. Fakat aynı zamanda riskli bir stratejiydi. Sahadaki duruma çok vâkıf olmasam da, Türkiye elinden geldiğince bunu bir başarı olarak Rusya’ya sunacaktır ve belki bir süre daha ertelenecektir bu.

Nikki Haley birdenbire istifa etti. Çok ilginç birisi anladığım kadarıyla. ABD basınında görüyorum portresi şekilleniyor. 2020’de Trump’ın karşısında Cumhuriyetçi Parti’den aday olabilir iddiası var. Bu kadar iddialı birisi mi?

ÖMER TAŞPINAR: Çok hırslı ve çok iddialı olduğu kesin ve doğru adımlar attı. Bu doğru adımların en önemlisi, “Ben aday olmayacağım” demektir. Şu anda onu söylüyor ve “Trump için kampanya yapacağım” diyor. Fakat siyasette iki yıl çok önemli bir zaman. İki hafta sonra ara seçimler olacak ve bu ara seçimlerden önce istifa etmesi bana göre son derece akıllıca bir stratejik manevra. Şunu söyleyebilir: “Ben görevi devrettiğimde hâlâ Trump güçlüydü”. Fakat Trump’ın son iki yılı kötü geçti. Nitekim Kongre’de Demokratlar kazanacak gibi görünüyor. Kazanırlarsa Trump’ın eli kolu daha da bağlanacak. Hatta Rusya soruşturması nedeniyle istifaya bile zorlanabilir. Böyle bir gemiden zamanında atlamak siyaseten mantıklı. Trump’ın durumu 2020’de kamuoyu yoklamalarına göre çok kötüyse, kendi partisinden olmasına rağmen Başkan’ın karşısına çıkabilecek bir isim. Daha önce valiydi. Hindistan asıllı. Hindistan cemaati ile çok iyi ilişkileri var. Nikki Haley önümüzdeki yıllarda önemli konumlara gelecektir. Akıllıca bir manevrayla zamanında ayrıldı diyebiliriz.

GÖNÜL TOL: Ömer’in söylediği gibi, çok siyasî hırsları olan bir insan. Dün twitter’ı takip ettim; burada, “Güle güle git, seni özlemeyeceğiz” diyorlardı. İsrail ile yakın tutumu ve Filistin ile ilgili attığı adımlar çok tepki toplamış bir insan. Ama biliyoruz ki bu, ABD’deki herhangi bir insanın siyasî kariyerini sekteye uğratacak bir şey değil. Ben de siyasî bir hedefi olduğunu düşünüyorum. Trump yönetimindeki diğer pek çok insan gibi vaktinde gemiden atlama çabası olarak görüyorum.

Evet burada noktayı koyalım. Bu hafta Transatlantik’i noktalayalım. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkür edelim. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.