abd-çin

Joseph Nye: “ABD-Çin ilişkilerinde yeni aşama: Kooperatif rekabet”

“Yumuşak güç” (soft power) kavramını geliştiren Harvard Üniversitesi öğretim üyesi, Amerikalı siyasetbilimci Joseph S. Nye’nin www.project-syndicate.org‘ta 6 Kasım 2018’de çıkan yazısını Okan Yücel çevirdi.

Joseph Nye, ABD Savunma Bakan Yardımcılığı ve Ulusal İstihbarat Komitesi Başkanlığı da yaptı.

Ekim ayında Pekin’e doğru yol alırken en çok karşılaştığım soru Mike Pence’in (ABD Başkan Yardımcısı) yaptığı açıklamaların ve Çin’e karşı sert eleştirilerinin yeni bir soğuk savaş ilanı olup olmadığıydı. Ben ise iki ülkenin ilişkilerinde yeni bir aşamaya geçildiğini ancak bunun bir soğuk savaş olmadığını söyledim.
Soğuk Savaş boyunca ABD ve SSCB nükleer silahlara varıncaya kadar birbirlerini hedef aldılar ve neredeyse hiçbir kültürel ve ticari bağları yoktu. Tam tersine bugün, Çin’in daha sınırlı bir nükleer gücü var, ABD-Çin yıllık ticaret hacmi ise yarım trilyon dolar ve her yıl 350 binden fazla Çinli öğrenci ile üç milyon Çinli turist ABD’yi ziyaret ediyor. Bugünkü ikili ilişkiler için daha iyi bir tanımlama: “kooperatif rekabet” (cooperative rivalry) olabilir (Burada kastedilen olgu, iki ülkenin işbirliği içinde mücadele etmeleri veya aralarındaki rekabetin ikisinin de işine yaraması durumudur).
İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ABD-Çin ilişkileri, her biri yaklaşık olarak 20 yıl süren üç aşamadan geçti. Kore Savaşı ile birlikte 20 yıl süren bir düşmanlık dönemi başladı. Ardından Başkan Nixon’ın 1972’deki sürpriz ziyaretinin takip ettiği kısıtlı bir işbirliği dönemi yaşandı.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ekonomik ilişkiler hızlandı ve ABD’nin Çin’in dünya ekonomisine entegre olmasına yardım etmesiyle Pekin 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu. Yine de soğuk savaşın ardından gelen ilk on yıllık süreçte, Bill Clinton yönetimi ağırlığı aynı anda iki unsuru güçlendirmeye verdi: Biri ABD-Japonya müttefikliği, diğeri ise Hindistan ile ilişkilerin geliştirilmesi. Şimdi, 2017’den bu yana ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi ABD’nin iki düşmanı olarak gösterilen Çin ve Rusya ile olan rekabete odaklandı.

Trump kadar Xi Jinping de sorumlu

Pek çok Çinli analist dördüncü aşamanın suçunu Trump’ın üzerine atsa da Xi Jinping’in de suçlanması gerekiyor. Deng Xiaoping’in ihtiyatlı şekilde uyguladığı uluslararası olarak düşük profilli kalma politikasını reddeden, başkanlık yetkilerinin belli kısıtlarını kaldıra, ve milliyetçi “Çin Rüyası” (Chinese Dream) söylemlerini üstlenen Xi de üzerinde “Çin’i Yeniden Büyük Yapalım” (Make China Great Again) yazan kırmızı şapkasını takmış gibi duruyor. ABD’de, Çin ile ilgili olan geleneksel yargı 2016’dan itibaren bozulmaya başlamıştı. Trump’ın retoriği ve gümrük tarifeleri sadece yanmakta olan ateşi harladı.
Liberal uluslararası sistem Çin’e yoksulluğu büyük ölçüde azaltma ve hızlı ekonomik büyümesini sürdürme imkânı tanıdı. Çin aynı zamanda ticaret alanında da devlet sahipli şirketlere para yardımlarında bulunarak avantaj elde etmek istedi. Ticari ispiyonculuk oyununa girişti ve ticarette faydalanılan yabancı fikri mülkiyetlerinin, yerli (Çinli) ortaklarına transfer edilmesi şartını koştu. Pek çok ekonomist Trump’ın ikili ilişkilerdeki ticaret açığına odaklanmasının yanlış olduğunu belirtirken, Çin’in ABD’nin teknolojik avantajıyla yarışmak adına sergilediği çabalar için şikâyet etmesine de hak veriyor.
Dahası, Çin’in artan askerî gücü ilişkilere güvenlik boyutu da ekliyor. Bu dördüncü aşama bir soğuk savaş değil. Yüksek ölçekli karşılıklı bağımlılıktan (inter-dependence) dolayı, daha çok ABD’nin Kanada ile arasında geçen tipik bir ticari anlaşmazlığa daha yakın.
Bazı analistler ilişkilerdeki bu dördüncü safhayı, uluslararası sistemin egemen gücü ile ona meydan okuyan yükselen gücü arasında bir çatışmanın yaşanacağı dönemin başlangıcı olarak okuyorlar. Tıpkı Antik Yunan tarihçisi Tukidides’in Peloponez Savaşı için geliştirdiği ünlü argümanında belirttiği gibi (Tukidides’e göre bu savaşın en temel nedeni Atinalıların yükselişinin Spartalılar’da yarattığı korkuydu).
Bu analistlere göre Çin’in yükselişi ABD’de benzer bir korkuyu tetikleyecek; tıpkı Birinci Dünya Savaşı’ndan önce yükselen Almanya’nın kurulu düzenin lideri Britanya’ya meydan okuması gibi. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın sebepleri çok daha karmaşıktı. Rusya’nın güçlenmesinin Almanya’da yarattığı korku, Balkanlar’da ve diğer ülkelerde milliyetçiliğin artması ve Habsburg İmparatorluğu tarafından kendi düşüşünü engellemek için kasıtlı bir şekilde alınan riskler bunlardan bazıları.
Hatta daha önemlisi, Almanya sanayi üretiminde 1900’lere gelindiğinde Britanya’yı çoktan geride bırakmıştı. Çin’in ise şu anki GSMH’sı -dolar bazında bakıldığı zaman- ABD ekonomisinin beşte üçüne eşit. ABD’nin Çin ile mücadele etmek için elinde olan imkân ve zaman, Britanya’nın Almanya ile mücadele etmesi için gerekenlerden çok daha fazla. Çin aynı zamanda Asya’daki doğal bir güç dengesi ile de kuşatılmış durumda. Dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olan Japonya’nın da, nüfus olarak yakında Çin’i geçecek Hindistan’ın da, Pekin 0tarafından domine edilmek gibi arzuları yok.
Tukudides’in tanımladığı korkuların ABD açısından “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” (self-fulfilling prophecy) olarak tanımlanması gereksiz olur. Şans şu ki anketlerin gösterdiğine göre Amerikan halkı kendini, Çin’in, Soğuk Savaş dönemindeki SSCB kadar güçlü bir düşman olarak nitelendirildiği hastalıklı yaklaşımlara yakın hissetmiyor.
Ne ABD ne de Çin birbirlerine, Hitler’in Almanya’sının veya Stalin’in Rusya’sının yaptığı gibi varoluşsal tehditler oluşturuyor. Çin ABD’yi işgal etmek üzere değil ve ABD’yi Batı Pasifik’ten atacak bir gücü de yok. Japonya 50 bin Amerikan askerini ülkesinde tutmak için ciddi meblağda para ödemeye devam ediyor.

Çin’in ABD’yi bu bölgeden uzaklaştırması çok zor

Tokyo’ya yaptığım son ziyaretimde gözlemlediğim kadarıyla, ABD ile Japonya arasındaki müttefiklik ilişkisine yaklaşım hâlâ güçlü. Eğer Trump yönetimi bunu sürdürmeyi başarırsa, Çin’in ABD’yi bu bölgeden uzaklaştırması çok zor. Yani ABD’nin Tukidides’in bahsettiği gibi bir korkuya kapılması için hiçbir sebep yok.
Ancak ilişkilerdeki bu dördüncü aşamayı soğuk savaştan ziyade kooperatif rekabet haline getiren bir boyut daha var. Çin ve ABD, biri olmadan ötekinin tek başına çözmesinin imkânsız olduğu ulus-aşırı meydan okumalarla yüzleşiyorlar. İklim değişikliği ve deniz seviyelerinin yükselmesi fiziki yasalara tabi, politikaya değil. Sınırlar yasadışı maddelerden, bulaşıcı hastalıklara, oradan terörizme kadar her şeye daha açık hale gelirken, bu tehditlerle başa çıkmak için en büyük ekonomilerin işbirliği içinde hareket etmeleri gerekir.
Çin-ABD ikili ilişkilerinin bazı kısımları iki taraf için de kazançlı olacak. ABD ulusal güvenliğinin “Çin ile” bir güce ihtiyacı var, “Çin’in üzerinde” uygulayabileceği bir güce değil. Kilit soru ise ABD’nin bu ilişkiyi “kooperatif rekabet” düzleminde değerlendirebilecek bir kapasitesi olup olmadığı. Aynı anda hem yürüyüp hem sakız çiğneyebilecek miyiz? Popülist milliyetçiliğin revaçta olduğu bir çağda politikacılar için yeni bir soğuk savaş korkusu yaratmak çok daha kolay.

 

Önceki Joseph Nye yazıları:

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı açısından Kürdistan ve Katalonya referandumları

Yumuşak güce karşı bilişim savaşları

Kremlin, Batı dünyasındaki seçimlere müdahaleden nasıl caydırılabilir?