Charlie Hebdo saldırısından kurtulan Fransız gazeteci Lançon: “Teröristlerin güdülerini anlıyorum”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Fransız hiciv dergisi Charlie Hebdo’ya dört yıl önce düzenlenen saldırıdan sağ kurtulan gazeteci Philippe Lançon, geçen nisan ayında piyasaya çıkıp 23 Kasım’da saygın edebiyat ödülü Prix Femina’yı kazanan kitabı “Le Lambeau” ile gündemde. Basından ve günlük yaşamdan elini ayağını çekip 17 estetik ameliyatı geçiren Lançon, Haaretz’den Gaby Levin’e röportaj verdi. Röportaj-haberi Oğul Tuna kısaltarak çevirdi:

12 kişinin öldürüldüğü 7 Ocak 2015’teki saldırının ertesinde Philippe Lançon, 17 estetik operasyon geçirdiği Paris’teki Pitie-Salpetriere Hastanesi’nde dokuz ay kaldı. Mermilerle sağ kolu yaralanıp çenesi parçalandıktan üç yıl sonra hayata yeniden döndü. Nisan ayında yayımlanan 500 sayfalık kitabı “Le Lambeau” (Lime/Parça), 23 Kasım’da Fransa’nın prestijli edebiyat ödülü Prix Femina’yı kazandı. Bugüne dek 250 bin nüsha satan kitap pek çok dile çevrildi.

Kitap yalnızca üç buçuk dakika sürmüş saldırıyı anlatıyor: Lançon’un tasvir ettiği “cehennem”de arkadaşları yerde vurulmuş yatıyor; yakın dostu Bernard Marie’nin beyin parçaları kendi vücuduna yayılmış duruyor; kendisiyle iletişim kurmaya çalışan güvenlik güçlerine parçalanmış çenesi yüzünden cevap veremiyor. Okuması zor olan bu satırların arasında Lançon şöyle yazıyor: “O an şunu merak ettim: Kurtulacak mıydım? Ölümden dönüş söz konusu muydu? Hayat neredeydi, ölüm nerede? Benden geriye ne kalmıştı? Bunlar hakkında, sanki önemliymiş gibi, dışardanmış gibi düşüncelere dalmamıştım: Ben bunları yaşadım. Etrafımdaydı bunlar, zeminde ve benim içimde, bir ahşap parçasıymış ya da yerde bir delikmiş gibi gerçektiler, tanımlanmamış acı dalgaları yağdı üstüme ve onlarla ne yapacağımı bilmiyordum. Hâlâ da bilmiyorum…”

Lançon, saldırıdan önce.

Lançon kitabında, uzun istirahat dönemi boyunca televizyon, radyo ve gazetelerden nasıl uzak kaldığını; terörist Said ile Şerif Kuaşi’lerin ve Amedi Kulibali’nin akıbeti üzerine nasıl bir şey duymak istemediğini betimliyor. Bugün Libération gazetesinde edebiyat eleştirmenliği yapan ve az sayıda röportaj veren Lançon, Haaretz’in mülakat teklifini kabul etti ve mülakat e-mail üzerinden gerçekleştirildi.

Haaretz: Bir röportajınızda, saldırının hemen ertesinde yoğun bir sis altında olduğunuz söylemiştiniz ve bunu yazma eylemiyle dağıtmak ve deşmek istediğinizi belirtmiştiniz. Tedavinizin hangi noktasında “Le Lambeau”yu yazmaya başladınız?

Philippe Lançon: Saldırıdan bir yıl sonra, 2016 Şubat’ında, New York’tayken bazı parçaları yazmıştım. 2016 yazında, Provence’ta dostlarımın yanında kalırken tekrar yazmaya başladım ve çok erken olduğunu hissedip tekrar durdum. “Çok erken” derken, anılarımı kullanarak tecrübe ettiğim olayları kazmaya henüz hazır olmadığımı kastediyorum. Kitabı, Haziran 2017 ile Ocak 2018 arasında, önce İngiltere’de, sonra da Roma’daki Villa Medici’de (Roma’daki Fransız Akademisi’nin bir kolunun Fransız sanatçılara sunduğu burs ile) tamamladım. Aslında, sakin atmosfer sayesinde kitabın çoğunu Roma’da yazdım. Görünen o ki, her şeyin gerçekleştiği şehir ve hastanelerden çok uzakta olmaya ihtiyacım vardı.

H: Ocak 2015’teki o güne dair sahneler, sesler ve kokular hatırınıza sıkça geliyor mu?

PL: Geçen yıl sona erdi bu durum. Saldırıyla bağlantılı olduğu şekilde yorumlanabilecek karmaşık rüyalar gördüm; ancak hiçbir rüya o sahneyi ya da parçalarını yeniden canlandırmıyor. Kitabı yazmaya başladığımda saldırıyla ilgili tüm duygular kayboldu ve hatırıma geldikçe onları yazdım. Yazmak, yaktığım kara mumları bir bir söndürmek gibiydi.

H: Özellikle operasyon öncesinde, okuma listenizi oluştururken niçin Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”nin ilk cildinde büyükannesinin ölümünü anlattığı üzücü bölümü, Kafka’nın “Milena’ya Mektuplar”ını ve Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ”ını seçtiniz?

PL: Gerçekten bilmiyorum. Kitaplardan ikisi içgüdüsel olarak, iki dünya arasında gezinen, konuşma kabiliyetinden yoksun, tüplere bağlı, küçük bir hastane odasındaki bir adam tarafından seçildi: Proust ve Mann. İlkinin seçilme sebebi, Proust’u okumayı her zaman sevmiş olmam; ikincisininki ise okumayı istememdi. Büyükannenin ölümünü üçüncü ya da dördüncü ameliyata girerken, tam hatırlayamıyorum, okudum… Metin öyle etkileyiciydi ki peşimi bırakmadı. “Büyülü Dağ”a gelirsek; ilk sayfalardan, (ana karakter) Hans Castorp’un Davos’taki sanatoryuma gelip yattığından itibaren okumaya başladım. Belki de sebebi, benim de sağlıklı dünyadan farklı olan hasta dünyada uzun süre kalışımdı. Bunlardan farklı olarak, Kafka’yı şans eseri ele geçirdim. Bir dostum “Milena”yı bana getirdi.

H: Saldırıdan beri geçen dört senede sizin için ne değişti? Bu saf zalimce eyleme anlam verebildiniz mi?

PL: Yüzüm değişti. Günlük alışkanlıklarım, meslekî yaşamım değişti. Sosyal hayatım değişti, yeme düzenim biraz değişime uğradı. Gündelik hayata, dostlarıma ve iş arkadaşlarıma, hatta hatıralarıma bakışım değişti. Kişiliğim ise daha iyi ya da kötü olacak biçimde bir değişikliğe uğramadı. Düzenli koşu ya da hızlı yürüme gibi bazı alışkanlıklar ise değişmedi, hem de tedavime yardımcı oldular.

Kuaşi kardeşler ve diğer teröristleri saldırıya iten güdüleri anlıyorum, zaten bir açıklama sağanağına maruz kalmıştık. Fakat yine de bana aptalca geliyorlar ve ilgimi çekmiyorlar. Aptallık şiddet kullanımında önemli bir rol oynuyor ve bence bu konuda çok fazla konuşulmadı; çünkü belki de bu konuda söylenecek bir şey olmadığındandır. Belki diğerlerinin aptallığından konuşmanız, sizin kibirli görünmeniz riskine sebep olacaktır. İnsanların daha mütevazı olmalarının gerektiği bir dünyada, medyada çok az insan bu riski almaya niyetli.

H: Hiç nefret duyuyor musunuz?

PL: Katiyen.

H: “Le Lambeau” içinde bir miktar umut da taşıyan muhteşem bir kitap. Yazarken bunun farkında mıydınız?

PL: Hayır. Hiçbir mesaj ya da iyi haber iletmek istemedim. Özellikle bu hikâyeyi, bir terör saldırısının kurbanı olan bir insanın hikâyesini, olabilecek en keskin biçimde anlatmak istedim. Bunun bir iç yolculuk ve aynı zamanda bir macera olarak okunmasını istedim. Eserin her aşamasında kendime aynı soruyu sordum: Sana olanlar gerçekten böyle miydi? Yaşadığın, hissettiğin, hatırladığın bu mu? Yeterince derine indim mi? Yazılması gerekli yöntem bu mu? Olaylar, sahneler ya da yazma eylemi üzerine şüpheye düştüğümde, okuyucuya bir başka soruyu yönlendirdim: Şüphe bu biçimde mi ifade edilmeli? Hikâyede bu yer almalı mı? Çok mu fazla oldu?

Şimdi, çoğunlukla hasta, hastaneye kaldırılmış insanlardan, yaşlılardan ve diğerlerinden aldığım mektuplarda görüyorum ki kitap bir miktar umut vaat ediyor. Açıkçası bu beni sevindiriyor. Bu umudu nasıl tanımlayabilirim? Bana göre yaşam, onu yok etmek isteyenlerden daha güçlü ve bizi birleştiren bir şey. İnsanlar umudu her zaman kendilerinde bulmalılar, en dipte olsalar dahi; çünkü umut içindedir. Bunun en iyi kalitede bir felsefe olmadığını kabul ediyorum; ancak ben bir filozof da değilim. Ben bir gazeteci ve yazarım, bu ikisi birbiriyle çelişmez, birbirlerini besler.

*

Kitap, New York’ta, 13 Kasım 2015 Cuma günü sona eriyor. Lançon, Manhattan’da bir kafededir ve Paris’in Cumhuriyet Meydanı çevresindeki kafelerde ve Bataclan kulübünde yaşanan saldırıyı duyar. Nefes aldıkça umut var demektir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus