Ahmet Altan’ın yalnızlığı

Ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilen, 800 günü aşkın süredir tutuklu bulunan gazeteci-yazar Ahmet Altan’ı yakınları dışında çok az kişi hatırlıyor. Çünkü Türkiye’deki kutuplaşmanın her iki tarafında yer alan insanlar arasında Altan’dan farklı nedenlerle hoşlanmayanların sayısı hayli yüksek. Vatandaşların şu ya da bu nedenle hak ihlallerini mazur, hatta meşru görmeleri siyasi iktidarın işini epey kolaylaştırıyor.

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Dün, Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in başına gelenler Türkiye’nin nasıl hukuk devleti olmaktan iyice çıkmış olduğunu ve tamamen siyasî anlamda kullanılan bir aygıta dönüşmüş olduğunu, yürütmeye bağlı olduğunu bir kere daha gösterdi. Ve siyasetten çok davaları konuşuyoruz; bunların hemen hemen hepsinde, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olan, dokunulmaz olan haklara yönelik müdahaleler görüyoruz. Buralardan çok ciddi suçlamalar çıkarılıyor; devleti yıkmak, darbe yapmak vs. gibi çok büyük iddialarla toplumda belli bir yer edinmiş kişilerin de pekâlâ mahkemelerin hedefine, yargının hedefine, aslında siyasî iktidarın hedefine konulduğunu görüyoruz. Metin Akpınar ve Müjdat Gezen olayı aslında uzun zamandan beri devam eden bir trendin artık gelmiş olduğu son noktalardan birisiydi; ama hepimiz biliyoruz ki bu olay burada bitmeyecek, daha da fazla sürecek. Nitekim bugün, Cumhurbaşkanı Erdoğan grup toplantısında CHP’lileri, özellikle grup başkanvekili Özgür Özel’i yaptığı konuşma nedeniyle, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a yönelik sözleri nedeniyle yine yargıya havale etti ve zaten biliyorsunuz: Erdoğan suçluyor, bir de cezasını kesiyor. Ondan sonra yargının ona rağmen bir şeyler yapabilmesi epey zor, imkânsız diyelim. 

Metin Akpınar ve Müjdat Gezen olayı da bir nevi böyle oldu: Tekrar onların söyledikleri laflardan hareketle yürütülen hukukî soruşturmalar… 70 yaşını aşkın bu iki sanatçı adlî kontrol şartıyla, yurtdışı çıkış yasağı ve haftada bir gün kendilerini karakola göstermek kaydıyla tutuklanmadılar. 

Şimdi, bugün ben, 824 gündür içeride olan Ahmet Altan hakkında bir şeyler söylemek istiyorum: Ahmet Altan’ın 824 gündür içeride olması ve ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilmiş olması, zaten Türkiye’de nasıl bir noktada olduğumuzu bize gösteriyor ve daha acısı, esas gösterdiği, bütün bu süreçte özellikle belli bir aşamadan sonra Ahmet Altan’ın bir nevi çok yakınları dışında yalnızlığa terk edilmiş olması. 800’ü aşkın gündür Ahmet Altan bir anlamda tek başına. Hakkında soruşturma olan birçok gazetecinin ya da aydının gördüğü dayanışmadan da mahrum bir şekilde içeride olduğunu görüyoruz. Gözaltına alınış tarihi: 10 Eylül 2016. Önce bir alındı bırakıldı, sonra ertesi gün tekrar alındı ve o zamandan beri de içeride. İlginç olan, kardeşi Mehmet Altan da benzer suçlarla ağırlaştırılmış müebbete mahkûm edildi, ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararıyla, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla bırakıldı. Ahmet Altan’ın durumunda şunu görüyoruz; Anayasa Mahkemesi hâlâ bu konuda onunla ilgili bir karar vermiş değil. En son genel kurula havale edildi ve Anayasa Mahkemesi genel kurulda hâlâ bu dosyayı görüşmedi. Davanın İstinaf Mahkemesi’nde kabul edildiğini ve avukatları tarafından bir üst mercie, Yargıtay’a taşındığını biliyoruz, AİHM’de de ayrı bir sürecin olduğunu biliyoruz. Yani üç ayrı süreç var; ama üç ayrı süreçle beraber Ahmet Altan, 824 gündür içeride ve aldığı ceza da ağırlaştırılmış müebbet. Ağırlaştırılmış müebbet ne demek? İdam cezası kalktığı için bulunmuş bir ceza; yani idam cezası olsaymış, herhalde mahkemeler idam cezası vereceklermiş. 

Peki ne yapmış? Yazıp ettikleri, söylediklerinden başka hiçbir şey yok; yazıp ettiklerinde de bir şey yok, yaratılan birtakım suçlamalar var. Ama buradaki mesele zaten –Ahmet Altan’ın yalnızlığı büyük ölçüde buradan geliyor– toplumda kendisini sevmeyen farklı farklı kesimlerin olması ve bu farklı farklı kesimlerin şu anda yaşanan kutuplaşmanın iki tarafında da yer almaları. Yani bugün iktidar partisini, Erdoğan’ı destekleyenler de Ahmet Altan’dan hoşlanmıyor, Erdoğan karşıtlarının da önemli bir bölümü, özellikle Taraf gazetesi genel yayın yönetmenliği dönemindeki izlediği politik tutum nedeniyle Ahmet Altan’a karşı bir hınç besliyor ve bu ayrı ayrı hınçlar nedeniyle onun başına gelenler bir nevi meşru görülüyor, mazur görülüyor ya da öyle bir şey yaklaşım var — bu Türkiye’de son dönemde çok yaygın olan bir yaklaşım. “O kadar mesele varken Ahmet Altan’a mı destek verelim?” gibi, hani uçaktan ilk atılacak gibi kolaylıkla gözden çıkarılacak birisi muamelesi görüyor. Ama bu söz konusu kişi, özellikle yazarlık olarak ve gazetecilik olarak Türkiye’de belli bir yere gelmiş, –beğenilen veya beğenilmeyen hiç fark etmez– Türkiye’nin önde gelen isimlerinden birisi. Şahsen kendisinden çok şikâyetçiyim, zamanında Taraf gazetesini çıkarırken bunu kendisi dışarıdayken de dile getirip yazmış birisiyim, kötülüğünü görmüş birisiyim; ama artık bunların meselesinin yapılmasının bir anlamı yok. 

Sonuç olarak düşüncesinden dolayı, duruşundan dolayı verilebilecek en yüksek cezayla cezalandırılmış birisinden bahsediyoruz. Sonuçta “Bu şunu yaptı, bunu yaptı, ama şunu yapmasaydı” vs. diyenlerin hepsi, haklı olduklarını sanan herkes aslında haksız. Ve zaten çözülme büyük ölçüde böyle yerlerden başlıyor; hepimiz benzer şeyleri değişik zamanlarda, değişik kişiler ve değişik durumlar için yapmış olabiliriz –hepimiz derken kendimi de katıyorum– bu yanlışı yapmış olabiliriz. Bir şekilde birilerinin mağduriyetini haksız bir şekilde mâzur gösterecek argümanları kullandığımız andan itibaren, Türkiye’deki bu rejim, bu otoriter rejim kendini inşa ediyor ve yargıdan medet ummanın imkânı kalmıyor. Adım adım yaşanmış bir olay söz konusu. Buraya gelinmesinde Ahmet Altan’ın payı yok mu? Çok var; özellikle onun Ergenekon Süreci’nde Fethullahçı yargıya büyük ölçüde toz kondurmama gayretlerini –kısmen arada “Bu kadar da olmaz” dediği durumlar olmuştur– çok iyi hatırlıyoruz. Onun da katkısı vardır; onun da katkısının olması, başkasının da katkısının olması vs. bütün bunlar onların yine yargı tarafından haksız bir şekilde, anayasal özgürlüklerini kullandıkları için, bu şekilde mağdur edilmelerini haklı çıkarmaz. 

Ahmet Altan içeride yazıyor, en son yazdığı denemeler birçok yabancı dile çevrilmiş durumda; ama bugün öğrendim ki Türkçe’de basılmadı, basılamıyor, kimse basmıyor diyelim. Şimdi en son bir romanı bitirmiş –ki Ahmet Altan romanları Türkiye’de genellikle best-seller, çok satanlar arasına girer–; bu romanın Türkiye’de çıkıp çıkmayacağına emin değilim; herhalde önümüzdeki günlerde roman bitmiş olarak birtakım editörlerinin eline geçecektir; ama yurtdışında yabancı dillere çevrilme ihtimali ve yabancı dilde basılma ihtimali çok daha yüksek. Belki yurtdışında birileri Türkçe de basar bilemiyorum; ama Türkçe’de Ahmet Altan’ın eski kitapları neyse de, yeni kitaplarını basabilecekler mi? Çok emin değilim, umarım basılır. Böyle böyle Türkiye yoksullaşıyor, Türkiye çölleşiyor; özellikle kültürel alanda çok ciddi bir tahribat yaşanıyor ve bu tahribat sadece aleni muhaliflerin değil, geçmiş ve ittifak yapmış olanlar, birlikte hareket etmiş olanlar da dahil, bugün iktidarın karşısında olanlar da dahil, ama normal şartlarda siyasî iktidarla çok da fazla sorunu olmayan –muhalif olmayan– ama bazı konularda, bazı duruşlarıyla iktidara ve iktidara yakın çevrelere hoş gelmeyen insanlar da çok ciddi bir şekilde saldırıya mâruz kalıyorlar, tasfiye ediliyorlar. Geçen burada yaptığım bir yayında Prof. Mustafa Öztürk’ten bahsetmiştim. Tefsir uzmanı Mustafa Öztürk’ün birtakım yorumları nedeniyle linç edildiğini ve ülkeyi terk etmek istediğini söylemiştim. Lincin ötesinde birtakım profesör tipli kişilerin kendisi hakkında, “Katli vaciptir!” şeklinde fetvalar bile verdiklerini duydum ve anladığım kadarıyla kendisi artık Türkiye’de yaşamanın, Türkiye’de ilâhiyatçı olarak var olmanın, yani bilim üretmenin, bilimsel alanda faaliyet yürütmenin imkânsız olduğunu görüyor. Kendisi bildiğim kadarıyla siyasî iktidarla çok fazla derdi olan birisi değil; ama siyasî iktidarın çok yakınında görünen birtakım insanların onunla derdi var. Bunun örneklerini çok görüyoruz ve siyasî iktidar –şu anda siyasî iktidar derken de tabii ki Cumhurbaşkan Erdoğan’ı kastediyorum– etrafında, çok az sayıda ve sayıları az, nitelikleri de düşük bir grup insanla beraber yol alan bir iktidar var. Genellikle bu insanların önemli bir kısmı kelimenin gerçek anlamıyla “devşirme”, yani İslamî hareketten vs. gelen insanlar değil; değişik tarihlerde bu iktidar trenine çıkar amaçlı olarak binmiş ve çok kolay bir şekilde çıkar amaçlı bir şekilde terk edebilecek insanlardan ibaret. Bunların bazıları zamanında Ahmet Altan’ın köşe verdiği, önlerini açtığı insanlardı. Ve tabii ki şu anda Ahmet Altan’a karşı en büyük düşmanlığı sergileyenlerin onlar olduğunu tabii ki biliyoruz. 

Evet, Ahmet Altan’la başladım Ahmet Altan’la bitirmek istiyorum: Sevmediğimiz insanların bile haklarını hukuklarını savunmadığımız müddetçe en sevdiğimiz insanların başına bir şey geldiği zaman bir şeyi savunma imkânımız ortadan kalkıyor. Dolayısıyla burada yaşanan ihlâllere karşı, ihlâllerin mağduru olan kişilere yönelik, “Kaşının üzerinde gözü var” ya da “Gözünün üzerinde kaşı var” gibi birtakım şeylerle ihlâli meşrulaştırıcı ya da ya da ihlâlin vahametini azaltıcı çıkışlar yapmaktan kaçınmamız gerekiyor. Söylediğim gibi zamanında değişik zamanlarda herkes böyle şeyler yapmıştır, yapmışızdır, yanlış yaptığımız ortada ve bu yanlışlar birike birike, şu anda Türkiye gerçekten çok kötü bir açmaza hapsolmuş durumda. 

Nasıl yaparız, nasıl aşarız? Kendimiz gibi olmayan insanların hak ve özgürlüklerini savunmayı her şeyin önüne koyduğumuz zaman, kendi hak ve özgürlüklerimizi de savunmanın daha mümkün olacağını görmemiz gerekiyor. Bunun için de öncelikle Türkiye’de var olan kutuplaşmayı bir veri gibi, kaçınılmaz bir realite olarak görmeyip; kutuplaşmayı açıcı ve kutuplaştırıcı dile sahip olan insanlara karşı açık ve net pozisyon alarak durmalıyız. Bu insanlar yanı başımızdakiler olabilir, tam karşımızdakiler olabilir; ama Türkiye bu kutuplaşma oyununu bozmadığı müddetçe bir adım bile ileriye gidemeyecek. Hep böyle, bir ileri bir geri geri giderek, geri gidip bir uçurumdan aşağı yuvarlanmak tehlikesiyle karşı karşıya. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar

Haftanın En Popüler İçerikleri