Ankara’da, Bolton ziyaretinden sonra “Trump iyi, çevresi kötü” günleri

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un sorunlu Türkiye ziyaretiyle birlikte “Fırat’ın doğusu” konusunda Washington ile varıldığı düşünülen mutabakat geçersiz kaldı. Ankara’da bu durumun Trump’a rağmen yaşandığı tespiti ne kadar gerçekçi?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Amerikan Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den askerlerini çekme kararını açıklamasının ardından Ankara’da önce sevinç ifadeleri belirdi. Çünkü Ankara, Washington’la Suriye konusunda çok ciddi bir sorun yaşıyordu; Suriye’deki YPG/PYD yapılanmasının ABD’nin koruması altında onunla bir nevi stratejik ortaklık yürütüyor olması ve bunun Ankara’yı rahatsız ediyor olması diye bir husus vardı. Bu pazarlıklar özellikle “Fırat’ın Doğusu” diye tabir edilen bölgede ve ilk aşamada Menbiç için gündemdeydi ve Türkiye’yle ABD arasında sürekli bir denge politikası, bir pazarlık, karşılıklı birtakım açıklamalar, verilen dolaylı/doğrudan mesajlarla yürüyen bir süreçti bu.

Afrin olayından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, gerekirse Menbiç’e de girileceğini sürekli vurguladı; ama burada sorun Menbiç’te Amerikan askerlerinin oradaki YPG güçleriyle beraber hareket ediyor olması ve Menbiç’te yaşanacak çatışmanın Amerikan ordusuyla çatışma anlamına gelme ihtimalinin çok kuvvetli olmasıydı. Ve birdenbire Trump’ın olabildiğince hızlı bir şekilde Suriye’den çekilme kararı alması –hatta bu kararı da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı bir telefon görüşme sırasında bu karara varması–, hemen ardından attığı tweet’lerle bunu duyurması olayını yaşadık.

Erken zafer ilanı

Bu Ankara tarafından ve özellikle Erdoğan yönetimini destekleyen kişiler ve çevreler tarafından zafer olarak ilan edildi, Türkiye’nin kazancı olarak ilan edildi; ancak ortada çok soru vardı ve soruların en başta geleni, ABD’nin çekilmesinin o bölgenin tamamen Türkiye’nin, Ankara’nın istediği gibi hareket edebileceği bir coğrafya olmasına yeterli olup olmayacağı sorusuydu. Özellikle Rusya’nın, İran’ın ve Şam’ın Türkiye’ye karşı ellerinin bir anlamda daha da kuvvetlenme ihtimali vardı. Çünkü ABD’nin Suriye’deki varlığı –her ne kadar Türkiye bunun şekline itiraz etse de, ABD’nin Suriye’de YPG/PYD’yle kurduğu ilişkiye karşı çıksa da– aslında Türkiye için bir anlamda avantajdı. Buradaki güç çatışmaları Türkiye’nin önünü, manevra alanını daha da açabiliyordu. 

ABD’nin çekilmesi halinde eskisi kadar güçlü olamama ihtimali vardı; ama buna rağmen Türkiye, Suriye politikasını son dönemde YPG/PYD’nin güç kazanmaması üzerine, merkeze onu alarak inşa etmesi nedeniyle bir kazanç olarak görüldü. Ama daha sonra adım adım Trump’ın bu Suriye’den hızlı bir şekilde çekilme kararının ertelenmekte olduğunun, zamana yayılacağının işaretleri gelmeye başladı. Cumhuriyetçi Parti’nin bazı senatörleri –özellikle Graham başta olmak üzere– ve ABD yönetiminden farklı sesler –Ulusal Güvenlik Danışmanı ya da Dışişleri Bakanı– hep bir nüansla konuşmaya başladılar ve en son John Bolton ilk İsrail’e ve sonra Türkiye’ye geldi. İsrail’de yaptığı açıklamalarla beraber işin rengi büyük ölçüde değişti ve kendisinin Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İbrahim Kalın’la görüşmesinin ötesine gidilmedi. Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmedi, aynı zamanda da Cumhurbaşkanı adını vererek kendisine yönelik çok sert eleştiriler dil getirdi. Tabii buna Devlet Bahçeli’yi de eklemek lazım. 

Amerikan derin devleti

Peki ne oluyor? Şöyle bir hava var — Cumhurbaşkanı Erdoğan da bunu dile getirdi ve onun yönetimini destekleyen yayın organlarında bu çok yazılır oldu: Trump’la Erdoğan arasında Suriye konusunda bir mutabakata varılmıştı; ama daha sonra Amerikan derin devleti devreye girerek Trump’ı bu “doğru” kararından vazgeçirmeye çalışıyorlar ve bir anlamda –tabir benim değil, gazetelerden birisinde dile getirilmiş bir tabir– Trump’a “yumuşak bir darbe” yapılmakta olduğu söyleniyor — ilginç bir durum. Ankara’dan ya da İstanbul’dan birileri Trump’ı uyarıyor, “Size yumuşak bir darbe yapıyorlar, sizin kararlarınızı uygulamanıza izin vermiyorlar, sizi –kabaca– satışa getiriyorlar” diye. Kim bunlar? Ulusal Güvenlik Danışmanı, şu aşamada John Bolton. Bu üçüncü Ulusal Güvenlik Danışmanı Trump’ın, kendisi Bush döneminde sivrilmiş diplomattı ve Neocon’ların, yeni-muhafazakârların önde gelen isimlerinden birisi olarak biliniyordu ve Bolton’ın gelmesi, aslında Türkiye’yi, Ankara’yı rahatsız etmesi gerekirken, daha önceki Ulusal Güvenlik Danışmanı’ndan dolayı ve Trump’a olan güvenden dolayı bu aslında iyi karşılanmıştı; ama daha sonra kendisiyle ilk ciddi yüz yüze görüşmede küçük çaplı bir kriz yaşandı. Şimdi Bolton, “Trump iyi, çevresi kötü” önermesinin ana hatları olarak karşımıza çıkıyor. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan malum, “Ey!” diye başlayan birtakım çıkışlar yapar, bunların önemli bir kısmı aslında iç politikaya yöneliktir; “Ey Hollanda! Ey Merkel! Ey Macron!” diye gider, Trump’a yaptığını hiç hatırlamıyorum, “Ey Trump!” diye çıkış yaptığını hatırlamıyorum. Bir şekilde Trump’la baş başa görüşerek, birebir görüşerek onunla bir al-ver ilişkisiyle ilişki kurulabileceği düşünülüyor olsa gerek ve onun özellikle bu tür kişisel meseleleri çok da fazla dert etmediğini biliyorlar olsa gerek; bu pek yapılmadı, ama şimdi “çevresi” deyince, Bolton gibi isimler önümüzdeki günlerde –ki başladı şimdiden– “Ey!”li cümlelerin nesnesi haline geleceğe benziyorlar.

Al-ver ilişkisi

Bu ne kadar gerçekçi bir yaklaşım? Bence hiçbir gerçekçiliği yok. Amerikan sistemini herhalde benden daha iyi biliyordur Cumhurbaşkanı Erdoğan. Yıllardır Amerika’yla bir şekilde inişli-çıkışlı bir ilişki yürütüyor, o arada çok sayıda başkan değişti –onun Türkiye’de iktidara geldiğinden bu yana– Cumhuriyetçi başkanlarla başladı, Demokrat Obama’yla devam etti, şimdi tekrar Cumhuriyetçi Trump’la sürdürüyor, bu arada çok sayıda Dışişleri Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı değişti ve bütün bu süreç içerisinde Erdoğan, Amerikan karşıtlığını iç politikada hep kullanmakla beraber ve ABD’yle ilişkilerde hep sorun yaşamakla beraber, hiçbir zaman orayla tam bir kopuş içerisine girmeye yönelmedi; ama Trump yönetimiyle beraber Türk-Amerikan ilişkilerinin en kötü dönemlerinden birinin yaşandığını söyleyebiliriz. 

Erdoğan’ın iktidara geldiği ilk yıllarda Washington’da iki buçuk yıl gazetecilik yaptım, Türk-Amerikan ilişkilerini orada gözleme imkânım olmuştu. 2004 sonundan 2007 ortasına kadar. Zor bir süreçti; sürekli birtakım sorunlar çıkıyordu; ama sorunların çözümü için birtakım mekanizmalar vardı her iki tarafta da. Türkiye’de Dışişleri vardı çok ciddi bir şekilde etkili olabilen –her ne kadar AKP yönetimiyle birebir uyumlu çalışmak istemeseler de–; ama yine de bir diplomasi yürüyordu, başka mekanizmalar yürüyordu. Medyalar –yani medyalar derken Türkiye’de bir güçlü bir medya, ABD’de hep olan güçlü bir medya vardı– bütün bunların hepsinin belli bir değeri vardı ve böyle bir çok aktörlü, çok enstrümanlı, çok mekanizmalı bir alanda sorunlar çıkıyor ama sorunlar çözülebiliyordu; en azından tartışılabiliyordu, pazarlıklar yapılabiliyordu. Birçok aktör farklı farklı önemlerde rol oynayabiliyordu — danışmanlar, bakanlar, başbakanlar, büyükelçiler, diplomatlar vs..

Bir süredir, Erdoğan’ın iktidarı tekeline almasıyla beraber bu mekanizmaların büyük bir çoğunluğu Türkiye tarafında yok oldu, etkisini yitirdi, varsa bile sembolik bir görüntü almaya başladı ya da belli bir etkisi, gücü olsa da bu gücü yerine getiremez oldular; iktidardan ürkmelerinden dolayı. Dolayısıyla Türkiye mekanizma anlamında bir kısırlığa girdi.

Denge-denetleme mekanizmaları

Trump’la beraber benzer bir sürecin ABD’de de yaşandığını söyleyebiliriz; ama onlar için henüz daha yolun başı. Orada hâlâ birtakım mekanizmalar varlığını etkili bir şekilde sürdürüyor. Bu mekanizmaları bizim iktidar yanlıları ve iktidarın sözcüleri “derin devlet” olarak tanımlıyorlar; halbuki bu mekanizmaların büyük bir kısmı çoğulcu demokrasilerde olması gereken türde denge denetleme mekanizmaları. Yani bunları derin devlet olarak görmek çok doğru değil. Tabii ki İngilizce tabiriyle “establishment” yani müesses nizam anlamında ABD’de çok güçlü bir yapı var, ülkenin omurgasını oluşturuyor; ama bu yapının ne kadarının demokrasiyle uyumlu ne kadarının uyumsuz olduğu tartışması ayrı bir tartışma.

Ama şu anda Türkiye’de ABD konusunda dile getirilen şikâyetler ve şikâyet odaklarının büyük bir kısmı aslında Amerika’daki çoğulcu demokrasinin kurumları — mesela Kongre. Başkanlık sistemi olmasına rağmen Kongre’nin çok ciddi bir gücü var ve bu güç nedeniyle de Başkan her istediğini istediği gibi yapamıyor. Çok güçlü bir bağımsız yargı var; tabii ki tüm dünyada olduğu gibi çok sorunlu bir yargı, ama bizimle kıyaslanmayacak ölçüde bir bağımsızlığı var ve dolayısıyla Fethullah Gülen olayında olduğu gibi Başkan istese de yargıyı atlayarak bir şeyler yapamıyor ya da yapma ihtimali çok çok zor. 

Trump güvenilecek birisi değil

Türkiye’de, Trump’ı derin devletin engellediği yolunda bir şikâyet var; ama bence çok büyük bir yanılgı söz konusu. Her şey bir yana, diyelim ki bir derin devlet var ve Trump’ı engelliyor, ama Trump’ın kendisi şu âna kadarki performansından da görüldüğü gibi hiç de güvenilecek birisi değil. Bugün dediğini yarın pekâlâ değiştirebilen, gerçekten çok yalana başvuran, yaptığı her açıklamada, her konuşmada birtakım kurumlar, medya kuruluşları Trump’ın yaptığı açıklamalardaki doğruları ve yanlışları çıkartıyorlar ve yanlışların sayısının doğrulardan çok daha fazla olduğunu belgeliyorlar — en son Meksika duvarı olayında olduğu gibi. Dolayısıyla Trump çok da güvenilir bir lider değil.

Yani Türkiye’nin ABD’yle olan ilişkilerini bir kişi üzerinden kurup; onu bir şekilde bağlayıp, oradan karşılıklı çıkarlar ilişkisini test etme arayışının çok da akıllıca bir arayış olduğu kanısında değilim. Bir kere bu zaten ABD gibi büyük bir ülke için ve Türkiye de aslında ABD kadar olmasa da, büyük bir ülke için aslında çok akıl kârı bir şey değil. Ama her şey bir yana, Trump öyle kendisine güvenilecek birisi değil. Rahip Brunson krizinde bunu gördük; o kadar iyi geçinilen Trump birdenbire Ankara’yla ve Erdoğan’la ilişkilerini pekâlâ koparabildi.

Bugün Rahip Brunson olmaz başka bir olay olur, Trump bir gün bir sabah kalkar bir bakarsınız bir şey gelir aklına ve çok acayip bir tweet atabilir. Kaldı ki Trump –şu âna kadarki performansından, yaptıklarından biliyoruz– ayrımcı bir başkan. İslamiyeti ve Müslümanları pek seven birisi değil, bunu da görüyoruz. Yani onun çok sayıda Batılı liderin yapmaya çalıştığı “İslam başka İslamcılık başka” ya da “radikal İslam başka” gibi bir özene de sahip olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla onun daha ilk geldiği günden itibaren çıkarmaya çalıştığı seyahat yasakları, vize yasaklarında da görmüştük. Dolayısıyla ipiyle kuyuya inilecek bir başkan değil; ama şu anda Ankara, Trump ekseniyle, sadece Trump’la kurulacak Türk-Amerikan ilişkilerini tercih eder gözüküyor. Şu aşamada, kısa vadede şu anda belki olabilir, ama hiç akıl kârı değil.

İflas eden Suriye politikası

Kaldı ki Türkiye’nin Suriye’yle ilgili sorunu Trump’la ya da Putin’le ya da Ruhani’yle ya da Esad’la çözülecek bir sorun değil; Türkiye’nin Suriye’yle ilgili sorunu şu anda en önemli sorun olarak kendi önüne koyduğu PYD/YPG meselesi — ki Ankara’nın tabiriyle terörist örgütler meselesinin çözümünün adresi doğrudan o bölgedeki insanlar. Dolayısıyla bu tür bir çözümü, birtakım güç odaklarıyla, dünyadaki güç merkezleriyle kurulan ilişki çıkışlı ilişkiler, çapraz ilişkiler, sürekli değişen ilişkilerle çözeceğini sanmak bir aldatmacadan başka bir şey değil. 

Türkiye’nin Suriye politikası toptan iflas etti; Türkiye açıkça ifade etmese bile Esad’ın devrilmesi şartından çoktan vazgeçti ve şu anda Türkiye’nin, Ankara’nın Suriye’deki tek derdi ülkenin kuzeyindeki o PYD/YPG yapılanmasının önüne geçmek. Onun önüne geçmek için ABD’nin grupları korumaması şartı. Şu anda korumayı sürdüreceğe benziyorlar, Bolton’ın en son ziyareti bunu gösteriyor. Oradaki Kürt güçleriyle olan ilişkilerini koparmak istemiyorlar, en azından onlara bazı güvencelerin verilmesini istiyorlar, güvence bekliyorlar, ilişkilerini tam olarak kopartmış değiller. Bu sorun, şu aşamada çözülmüş değil ve kolay kolay da çözüleceği benzemiyor. Bence Ankara bu sorunun çözümünü Washington’da arayarak ve Washington’ın içerisinde tek bir kişiyle arayarak çok yanlış bir şey yapıyor; ama Ankara dediğimiz zaman da tek bir kişi söz konusu olduğu için –yani Cumhurbaşkanı Erdoğan söz konusu olduğu için– sanki bu yanlıştan başka bir seçenek yokmuş gibi gözüküyor. Gerçekten şu anda Türkiye’nin Suriye politikasının –aslında genel olarak dış politikasının– ve Türk-Amerikan ilişkilerinin çok ciddi bir açmazda olduğunu, çok ciddi bir kriz içerisinde olduğunu ve çözümünün bu haliyle mümkün olmadığını düşünüyorum.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar

Haftanın En Popüler İçerikleri