İSTANBUL (Medyascope) – Gençlik Örgütleri Forumu (GoFor) ve Hafıza Merkezi tarafından hazırlanan “Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci: Duygular, Deneyimler ve Beklentiler” araştırması, gençlerin Türkiye’deki müzakere sürecine ilişkin görüşlerini ortaya koydu. GoFor Genel Koordinatörü Hasan Oğuzhan Aytaç ve Hafıza Merkezi Eş Direktörü Olcay Özer Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a değerlendi.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci araştırması, gençlerin Türkiye’deki müzakere sürecine dair görüşlerini ortaya koyuyor.
- Gençlerin %83’ü Türkiye’ye ait hissettiğini belirtirken, Türk ve Kürt gençler arasında aidiyet hissinde sadece 2,8 puan fark bulunuyor.
- Araştırmada, gençlerin hâkim duygusu kaygı; destekleyenlerde ise umudun ardından kaygı yer alıyor.
- Gençlerin %30’u süreci ekonomik sorunlardan, %35’i hukuksal eksen üzerinden değerlendiriyor.
- Kimlik tanımlamalarında Atatürkçülük ve milliyetçilik öne çıkıyor, güvenlik meselesi olarak görenlerin oranı ise yalnızca %1,9.
Gençlik Örgütleri Forumu (GoFor) Genel Koordinatörü Hasan Oğuzhan Aytaç ve Hafıza Merkezi Eş Direktörü Olcay Özer, “Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci: Duygular, Deneyimler ve Beklentiler” araştırmasını anlattı. Hasan Oğuzhan Aytaç, “Gençlerin yüzde 83’ü kendisini Türkiye’ye ait hissediyor. Bu oldukça önemli bir veri. Çünkü yurt dışına gitmek istemelerine rağmen Türkiye’nin gündemiyle ilgilenmeye devam eden, kendisini bu ülkenin yurttaşı olarak gören ve ülkeyle kurduğu bağı koparmamış bir gençlik var” dedi. Aytaç, Türk ve Kürt gençler arasında aidiyet hissi açısından yalnızca 2,8 puanlık fark bulunduğunu söyleyerek bunun ortaklaşma zemini açısından önemli bir fırsat sunduğunu ifade etti.
“Gençlerdeki hâkim duygu kaygı”
Aytaç, süreci desteklemeyenlerde ilk sırada kaygının, ikinci sırada öfkenin yer aldığını, destekleyenlerde ise umudun ardından yine kaygının geldiğini belirterek, “Bu süreçle ilgili gençlerdeki hâkim duygu kaygı” diye konuştu. Hasan Oğuzhan Aytaç sözlerine şöyle devam etti:
“Barış sürecini destekliyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar neredeyse ortadan ikiye bölünüyor. Destekleyenler ve desteklemeyenler yaklaşık yüzde 50’şerlik bir dağılım gösteriyor. Ancak ‘Toplumsal barışın koşulları nelerdir?’ diye sorduğumuzda bambaşka bir tablo ortaya çıkıyor. Bu soruya verilen yanıtların oranı en düşük yüzde 82 seviyesinde, en yüksek oran ise yüzde 94’e ulaşıyor. Bireysel özgürlükler, toplumsal barışın en önemli koşulu olarak yüzde 94 ile öne çıkıyor. Hukuk devleti de yine yüzde 94’lük oranla aynı düzeyde destek görüyor. Gençler, barışın ancak hukukun güçlendiği bir ortamda mümkün olabileceğini düşünüyor. Geçmişle yüzleşme yüzde 88,8 ile dikkat çekerken, toplumsal cinsiyet eşitliği de yüzde 84 oranında destek buluyor.”

Gençlerde ana dil farkı
Hafıza Merkezi’nden Olcay Özer, araştırmada gençlerin kimlik tanımlamalarında Atatürkçülük ve milliyetçiliğin öne çıktığını belirtti. Özer, bu durumun gençlerin kendilerini daha geniş ve yaygın kabul gören kavramlarla ifade etme eğiliminden kaynaklanabileceğini söyledi.
Olcay Özer araştırmaya katılan gençlerin yalnızca yüzde 1,9’unun süreci bir güvenlik meselesi olarak gördüğünü söyledi. Gençlerin yaklaşık yüzde 30’unun süreci ekonomik sorunların sonucu olarak değerlendirdiğini, yüzde 35’inin ise hukuk ve adalet ekseninde ele aldığını belirtti.
“Gençler, ana dili Türkçe, Kürtçe, Arapça olanlar ve diğer dilleri konuşanlar şeklinde gruplandırıldı. Sonuçlar, özellikle ana dil meselesinin gençler arasında önemli bir farklılaşma yarattığını gösteriyor. Ana dili Kürtçe olan gençlerin yaklaşık yüzde 67’si Kürtçenin resmî dil haline gelmesini destekliyor ve bunu müzakere sürecinin olası sonuçlarından biri olarak görüyor. Buna karşılık ana dili Türkçe ve Arapça olan gençlerde Kürtçenin resmî dil statüsü kazanmasına verilen destek yüzde 36 seviyesinde kalıyor. Bu durum, Kürt meselesinde sıklıkla tartışılan başlıklardan birinin gençler arasında da belirgin bir ayrışma yarattığını ortaya koyuyor.”
Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Siyasi iktidarın ‘‘terörsüz Türkiye’’ adını verdiği, benim ‘‘çözüm süreci’’ demeyi tercih ettiğim süreçte kritik bir dönemeçteyiz. Meclis’te Temmuz ayı içerisinde çatı yasasının çıkması ihtimali her geçen gün artıyor. Peki kamuoyu bu olayı, bu süreci nasıl takip ediyor? Bu konuda az sayıda da olsa araştırma yapıldı. Bugün ilginç bir araştırma üzerinden araştırmayı yapan iki kurumun temsilcisiyle konuşacağız. Araştırmanın başlığı ‘‘Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci, Duygular, Deneyimler ve Beklentiler’’. Gençlik Örgütleri Forumu’yla Hafıza Merkezi’nin ortak düzenlediği bir araştırma ve biz de oradan temsilcilerle, araştırmayı yürüten arkadaşlarla konuşacağız. Hasan Oğuzhan Aytaç, GoFor’dan, Gençlik Örgütleri Forumu’ndan. Olcay Özer, Hafıza Merkezi’nden. İkiniz de hoş geldiniz, sağ olun. Bu yayın için teşekkürler. Önce Olcay Hanım size sormak istiyorum. Niye böyle spesifik bir araştırma yapma ihtiyacı hissettiniz? Yani genel olarak süreç değil de özel olarak gençleri eksene alan…
Olcay Özer: Yani aslında birazcık benim Hafıza Merkezi’nden bahsetmem gerekiyor bu yanıtı vermek için. Hafıza Merkezi bu sene 15. yılına girecek ve kurulduğumuz günden beri barış bizim için çok temel bir meseleydi. 90’larda zorla kaybetmelerle başlayan, daha sonra barış süreçlerini, Türkiye’de ve uluslararası barış süreçlerini takip eden bir kurum olarak her zaman çalışmamızın ana eksenindeydi. Fakat 2013’teki barış sürecinin 2015’te sona ermesinin ardından barışı konuşmak, barışa alan açmak bizim için epey zor bir hale geldi Türkiye’de. Biz de son 4-5 senedir aslında barışı gençlerle tartışmaya başladık ‘‘Hafıza ve Gençlik’’ programımızda. Biz ‘‘müzakere süreci’’ diye adlandırdık. Herkes değişik bir adlandırma buluyor. Biz bunu tercih ettik. Müzakere sürecini aslında çok temel aktörlerinden biri olan gençlerin nasıl gördüğünü anlamak bize çok ilginç geldi. Barışı onlarla konuşmak ve geleceğe onlarla bakmak bizim için önemliydi.
Ruşen Çakır: Evet, Hasan Oğuzhan Aytaç’la devam edelim. Siz de kısaca Gençlik Örgütleri Forumu’ndan bahsedip… Size şunu özellikle sormak istiyorum. Şimdi genel bir raporun sizce en çarpıcı yönlerini özetlemenizi rica edeceğim. Ondan sonra ayrıntılara gireceğiz beraber. Yani bu raporu siz ne olduğunu anlamak için yaptınız, araştırmayı yaptırdınız TEAM Araştırma’ya, onun sonuçlarını yorumladınız. Burada sizi en çok şaşırtan ya da belki de memnun eden hususlara bir genel girelim. Sonra onları ayrıca teker teker değerlendirelim.
Hasan Oğuzhan Aytaç: Tamamdır. Gençlik Örgütleri Forumu GoFor, 57 tane gençlik örgütünün çatı kuruluşu, aslında örgütlerin örgütü. De facto olarak yaklaşık 25 senedir hayatta ama resmî olarak 10. senemizi yeni kutladık. Şunu yapıyor GoFor aslında: Hem yerelde hem ulusalda hem de uluslararası alanda ucu gençlere değen, gençlik haklarına değen her konuyla ilgili pozisyon alıyor. Bunu nasıl yapıyor? Yerelde, özellikle son yerel seçimlerden sonra belediyelerin kent politikaları üzerindeki etkisi artınca yerel gençlik politikası modelini uygulamaya başladık yerellerde. Ulusalda zaten düzenli olarak Gençlik Spor Bakanlığı’nın bütçesini takip ediyoruz. Yasamanın gençlikle ilgili bütün pozisyonlarını takip edip bilgi notu yayınlıyoruz. Uluslararasında da Avrupa Gençlik Forumu’nda Türkiye’yi temsil ediyoruz. Bu şu demek oluyor: Hem konseyde hem komisyonda Türkiye’den gençlerin gündemini temsilci olarak Avrupa politikalarına biz götürüyoruz ya da Avrupa’da üretilen gençlik çalışması ile ilgili bilginin Türkiye’ye gelmesi, yerelleşmesi ile ilgili pozisyonlarımız oluyor. En özet hali bu. En böyle şaşırdığımız şeyler; kimisi gerçekten mutlu olduğumuz, kimisi ‘‘ya gerçekten böyle miymiş’’ dediğimiz şeyler. Şununla başlayabilirim ama, mutlu olduğumuz kısımla başlamak iyidir. Şunu sorduk biz: ‘‘Kendinizi Türkiye’ye ait hissediyor musunuz?’’ diye. Çünkü çoğu gençlik araştırmasında hep şöyle haberleşiyor ya aslında; dört gençten üçü yurt dışına gitmek istiyor. Yani bu çok popülerdir. Her gençlik araştırmasında görürsünüz bunu. Bizim şöyle bir veri var elimizde: Gençlerin %83’ü Türkiye’ye kendini ait hissediyor. Bu çok önemlidir. Yani gitmek istemekle birlikte hâlâ Türkiye ile ilgili gündemi olan, bu ülkenin yurttaşı olarak kendini gören, o bağı koparmamış bir gençlik var aslında. Onun kırılımlarına da baktık. Daha da şaşırdık. Türk gençlerle Kürt gençler arasındaki fark 2.8 puan. Yani çok az bir fark. Aslında burada tarihi bir şans var. Nedir o şans? Yani bir ortak değer, bir mutabakat alanı yaratılırsa bu konuda, bu süreçte müthiş bir şans var. Yani bir ortaklaşma zemini var. Bir diğer şaşırdığımız konulardan bir tanesi, vicdani reddi sorduk biz, ‘‘Vicdani ret olsun mu? Destekliyor musunuz?’’ diye. İlk defa bir araştırmada “Evet destekliyorum, vicdani ret olması gerekiyor” diyenlerin sayısı desteklemeyenlerden fazla. Yani bu ilginç ve konuşulması gereken bir şey. Tabii ki şunu biliyoruz; bunun ekonomik sebepleri var çünkü ‘‘En büyük derdiniz ne?’’ diye sorduğumuzda ekonomi birinci sırada geliyor ve askerlik, bedelli askerlikle ilgili tutarın bu cevabı etkilediğini biliyoruz. Ama burada da bir tartışma zemini var vicdani ret meselesiyle ilgili. Bir diğer şaşırdığımız husus, yani sadece ‘‘destekliyor musunuz, desteklemiyor musunuz’’ diye sormayıp ‘‘iyi ki duygulara, beklentilere bakmışız, orayı kazmışız’’ dediğimiz bir şey; hâkim duygu. Hâkim duygu kaygı aslında. Orada çok şaşırdık. Çünkü mesela bizim desteklemeyenlerde beklediğimiz kaygı, yani bu işi yapanlar olarak, öfkeydi açıkçası. Öfke ikinci sırada çıktı, kaygı birinci sırada. Sonra destekleyenlerin duygu durumuna baktık. Orada birinci sıra umut ve anlaşılır bu, beklendik ama ikinci sıra yine kaygı. Ondan şunu söyleyebiliriz: Bu süreçle ilgili gençlerdeki hâkim duygu kaygı. Bu özellikle belirtmek istediğimiz bir şey. Sonra toplumsal barışın koşullarını sorduk. Burası çok acayip gerçekten. Çünkü neredeyse toplumsal bir mutabakat var, hiçbir araştırmada göremeyeceğiz. Çünkü şunu biliyoruz: Türkiye’de politik olarak hem popüler hem önemli konular ortadan ikiye yarılır; yüzde 50-50. Nitekim burada da öyle. Yani ‘‘Barış sürecini destekliyor musunuz?’’ sorusu yüzde 50 yüzde 50 ortadan ikiye bölünüyor. Fakat ‘‘Toplumsal barışın koşulları ne?’’ diye sorduğumuzda en düşük cevap yüzde 82. Yani en yüksek de %94 gibi böyle çok şaşırdığımız bir rakam. O yüzde 94 de ne; bireysel özgürlükler mesela, toplumsal barışın koşulu diye. Yine yüzde 94 oranıyla hukuk devleti; yani barış olacaksa mutlaka hukukla ilgili artık başka bir şey olması gerekiyor diyor gençler. Geçmişle yüzleşme yüzde 88.8, yine barışın koşullarında. Toplumsal cinsiyet eşitliği yüzde 84. Yani hem aile yılını düşünürsek, rejimin uzun süredir bu meseleyle ilgili anti propagandası ve pozisyonunu alırsak müthiş bir oran diye özetleyebilirim.
Ruşen Çakır: Evet. İsterseniz biraz Olcay Hanım’la devam edelim çünkü ayrıntılara girmeye başladık. Olcay Hanım, kimlik sorusu sorulduğunda, insanların, gençlerin kendilerini nasıl tanımladığı sorulduğunda açık ara ‘‘Atatürkçü’’ tanımı var, değil mi? Sonra ‘‘milliyetçilik’’ tanımı var. Baktım, bir solcu olarak rahatsız oldum; ‘‘solcu’’ yok gibi bir şey. Biz tam artık hakikaten müzelik olmuşuz dedim kendime. Bu size ne söylüyor, bu “Kendinizi hangi kimlikte tanımlarsınız?” sorusuna gençlerin verdiği cevaplar?
Olcay Özer: Yani aslında bu arada biz de araştırmanın sonuçları ilk önümüze geldiğinde bir itiraz ettik, “Ya bu kadar olamaz, sol bu kadar geri mi? İşte Kürt gençler nerede? Onlar kendilerini nasıl, hangi kimlikle tanımlıyor?” Bunlar üzerine biraz TEAM Araştırma’ya sorular sorduk ve onların da bize verdiği açıklama aslında bu 1741 genç, Türkiye’nin 6 bölgesinden son derece dengeli bir ana akımı bize gösteriyor ve Atatürkçülük ve milliyetçilik de aslında çok geniş iki kavram olarak gençlerin en kolayca kimliklerini ifade etmeyi uygun buldukları iki kavram olarak karşımıza çıkıyor. Bunu biraz şeyle de okuyabiliriz aslında; biraz daha bulguları fazla derinlemesine okumaya ve bir şeyler çıkarmaya çalışıyoruz. Hasan Oğuzhan’ın söylediği gibi, kaygı ve gençlerin fikirlerini beyan etmesine yönelik bir korkuları var. Dolayısıyla her zaman biraz fazlasıyla geniş bir tanımlama kendilerine tercih ediyorlar. Ama özellikle milliyetçilik konusunda görmüşsünüzdür; müzakere süreci dendiğinde Zafer Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi kırılımları çok fazla etkiliyor. Dolayısıyla milliyetçiliğin zaten Türkiye’de yükselen sağ rejimle beraber çok fazla arttığını ve dile geldiğini biliyoruz. Gençlerin de kimlik olarak kendilerini tanımladıkları bir kimlik haline gelmesi şaşırtıcı değil bence.
Ruşen Çakır: Evet. O zaman sürece girelim. Şimdi değişik kamuoyu araştırmalarında, genel olarak yapılan araştırmalarda süreç bir süredir soruluyor, benim takip ettiğim bazı araştırmalarda. Orada dikkatimi çeken en çarpıcı husus; “olsun mu” diye sorulduğu zaman “tabii olsun” diyenlerin sayısı çok yüksek ama “olur mu” diye sorulduğu zaman da çok düşük. Yani böyle ilginç bir şey var. Yani insanlar istiyorlar ama inanmıyorlar şeklinde sonuçlar gördük. Hasan Oğuzhan Aytaç’a sormak istiyorum. Gençlerde de benzer bir durumu mu buldunuz yoksa farklılıklar var mı?
Hasan Oğuzhan Aytaç: Tam olarak benzer bir durumu bulduk. Oranımızı da söyleyeyim hemen. Oranımız %70. ‘‘Türkiye’de toplumsal barış mümkün mü?’’ diye sorduk biz de. Ve her kırılımda ilginçleşiyor. Çünkü sürece karşı olanların kırılımına baktığımızda burada dramatik bir düşüş yok. Yani burada ‘‘toplumsal barış mümkün’’ diyenlerin oranı %62. Yani hâlâ %50’nin ötesinde. Ama şu var, şuradan genişletmek gerekiyor ve bizim aslında bu araştırmadan edindiğimiz bilgilerle kendimize çizdiğimiz savunuculuk hattı da bu: Toplumsal barış mümkün, hatta toplumsal barışa en çok inanan toplumsal gruplardan bir tanesi gençler, yani yetişkin verileriyle karşılaştırdığımızda; fakat bu yöntemle değil, bu çıkıyor karşımıza. Niye bu yöntemle değil? Çünkü gençler bu sürecin parçası değil, öznesi değil. Yani sürekli edilgen olarak etkilenen pozisyonda konumlandırılıyor. Yani biz şunu söylüyoruz: Bu sürecin sonu ne olacaksa olsun, yani nereye doğru gidecekse gitsin — umudumuz bu arada olumlu bir yere gitmesi elbette ve bu olumlu olma haline katkı sunmak için bu araştırmayı yapıyoruz — bunun orta ve uzun vadede en büyük etkileyeceği toplumsal grup zaten gençler. Bu meselenin artık buraya gelmesi, yani artık bir süreç olarak ele alınmasının zaten etkileneni de gençlerdi. Gençler en çok zararı görüyordu. Gençler ölüyordu yani. Hatta o nedenle burada demokratik muhalefete uyarı olarak da bunu ortaya koyuyoruz; gençleri özne olarak dahil etmek gerekiyor. Yani bütün komisyonda dinleme süreçleri bitince partilerin hepsi rapor yayınladı. Yani şimdi o rapor değildi aslında, bir stratejik konumlanmaydı her parti için. “Biz süreci nasıl ele alıyoruz” konumlanmasıydı. Sadece üç parti; DEM, TİP ve EMEP gençleri bir hak öznesi olarak ele alıyor. Yani şimdi maalesef durum burada. Zaten şeye de bakıyoruz, hani yasama bunu yürütüyor Meclis’te komisyon aracılığıyla. Yasamada kaç genç var? Yani o çok az olan %0.2’ye gelen Meclis aritmetiğindeki genç vekillerin de hiçbiri komisyona dahil değil. Yani hepsi dahil olsalar dahi komisyonda zaten azınlık olacaklardı ama dahil dahi edilmediler.
Ruşen Çakır: Evet. Olcay Hanım şunu sormak istiyorum. Siz şimdi süreci gençlere sordunuz ve karşılaştırmalı tablolar da var çok sayıda. Gençlerin sürece nasıl baktığını da soruyorsunuz, aynı zamanda siyasi parti eğilimlerini de soruyorsunuz ya da kimlik tanımlamasını da soruyorsunuz. Özellikle şunu merak ediyorum: Burada kimlik tanımlaması ama en çok siyasi parti üzerinden baktığımız zaman sürece yönelik yaklaşımlarda çok net farklılıklar var mı? Örnekleyerek anlatırsanız daha iyi olur. Mesela bir şeyi hatırlıyorum; MHP ile AKP’nin – ki beraber yürütüyorlar bu süreci iktidarda – seçmenlerinin sürece yükledikleri anlamların birisi güvenlik, MHP’de güvenlik kaygısı, diğerinde daha başka bir kaygı olduğu gibi bulgular vardı.
Olcay Özer: Evet. Yani bu güvenlik meselesi çok önemli. Ben oradan başlayayım. Bütün sürecin aslında, yani Kürt meselesi, bizim raporda Kürt meselesi diye adlandırdığımız süreç güvenlik ve terör üzerinden yürütülmeye çalışılıyor; özellikle AKP ve kendini AKP’li tanımlayan gençlerin algısında da. Fakat bu gençlerin aslında genel tabloya baktığımızda, yalnızca %1,9’u, yani bizim araştırmamıza katılan gençlerin yalnızca %1,9’u süreci güvenlik meselesi olarak algılıyor. Öte yandan %30’lara yakını süreci ekonomik sorunun bir sonucu olarak tanımlıyor, yine %35’lerde bir kesim de bunu bir hukuk ve adaletsizlik meselesi olarak tanımlıyor. Biz aslında burada partiler bazında bakmak yerine şöyle bir şey tercih ettik Ruşen Bey, biraz daha ana dili meselesi üzerinden. Yani ‘‘ana dili Türkçe olan, ana dili Kürtçe olan, ana dili Arapça olan ve diğer diller olan kişiler’’ diye bakmaya çalıştık ki burada da aslında önemli bir kırılım ve gençler arasında önemli bir farklılaşma yine ana dil meselesi üzerinden oldu. Tabii ki ana dili Kürtçe olan gençler Kürtçenin resmî bir dil haline gelmesini %67’lerde istiyorlar ve bunun müzakerenin bir sonucu olmasını istiyorlar. Fakat ana dili Türkçe olan ve ana dili Arapça olan gençler örneğin %36’larda Kürtçenin resmî dil haline gelmesini destekliyor. Bu aslında zaten Kürt meselesinde de en kolay masaya konulan meselelerden biri. Gençlerde de çok net bir ayrım olarak karşımıza çıkıyor. Bir diğer ayrım, yine bunu kırılımlarda da görüyoruz; AK Parti, MHP seçmeninin karşısında ‘‘diğer’’ ya da işte bunu ‘‘ana dili Kürtçe olan ve anadili Türkçe olanlar’’ olarak da okuyabiliriz. Bir başka önemli kırılım da örneğin toplumsal cinsiyet eşitliği, yani LGBT+ bireylerin özgürlükleri üzerinden oluyor. Burada çok ciddi bir kırılım karşımıza çıkıyor. Gençlerin %40’ı ancak “LGBT+ bireylerle arkadaşlık ederim, onlarla bir arada olurum” diyor. Ama öte yandan aynı gençler diyor ki, “Barışın koşulu ancak ve ancak eşit yurttaşlıktır.” Şimdi bu eşit yurttaşlık ve bunun yanında da bireysel özgürlüğe bu gençler neyi koyuyor? Bunu iyi bir düşünmek ve araştırmak lazım. Ne anlıyorlar, neyi tanımlıyorlar? Aslında bize bütün bu araştırma, bütün bu kırılımlar, bütün bu zıtlıklar biraz şu soruyu sorduruyor: Gençler bu meseleyi, müzakere sürecini, barışı nasıl tartışıyor? Tartışabiliyorlar mı? Çünkü belli ki tartışamıyorlar. Çünkü belli ki korkuyorlar ve kaygılılar. Biraz bu soruları bize bu kırılımlar aslında gösterdi ve daha fazla irdelemeye itti.
Hasan Oğuzhan Aytaç: Parti kısımlarına birkaç ekleme yapabilir miyim?
Ruşen Çakır: Oraya eklemeden önce soruyu da sorayım, benzer bir şey çünkü. Mesela Olcay Hanım’ın bahsettiği meselenin bir devamı. Sizin araştırmanın en önemli bulgularından birisi, gençlerin ezici bir çoğunluğunun Kürt meselesi diye bir meselenin varlığını kabul etmemesi. Onu da hatırlatarak size bırakıyorum.
Hasan Oğuzhan Aytaç: Tamam. Yani şunlar en büyük önümüze çıkanlar ve aslında bir patern var burada. O patern, mesela her üç Kürt gençten bir tanesi, çoğu da DEM Parti seçmeni, aslında barış sürecinin aldığı pozisyonla ilgili negatifler ve bunlar her soruda neredeyse karşımıza çıkıyor. Yani her üç gençten bir tanesi sürecin böyle ele alınmasına eleştirel bir pozisyon almış. Bir diğer parti kırılımı ise yine AK Parti’nin kırılımlarına baktığımızda şöyle bir şey var; her 10 gençten yedisi sosyal medyada siyasi görüşünü paylaşırken tedirgin oluyor. Bu günlük demokratik alışkanlıklara baktık. Ve bunun parti kırılımları çok ilginç. Çünkü her üç AK Parti’yi destekleyen gençten bir tanesi tedirgin hissediyor kendini ve bu devam ediyor. Yani kaygıya baktığımızda, “Müzakere süreci sizi kaygılandırıyor mu?” diye sorduğumuzda yine aynı gençler, yani %33’ü AK Parti’yi destekleyen gençlerden buradan kaygı duyuyor. Bu oran Milliyetçi Hareket Partisi’nde %50-50’ye bölünüyor neredeyse. Yani kaygı hissetme, siyasi görüşünü paylaşırken tedirgin olma her iki Milliyetçi Hareket Partisi’ni destekleyen gençten bir tanesinde ortaya çıkıyor. Diğer partilere nazaran bir anomali var mı diye baktığımızda, yani mesela bu kadar baskın kaygı; Zafer Partisi bir blok olarak öfkeli. Yani kaygı hissetmiyorlar, sadece öfke hissediyorlar. Bu da beklenir ve anlaşılır, partinin aldığı pozisyonu düşününce. Şimdi sorduğunuz soruya gelirsek; %62 oradaki oran ve bizim için anlaması en zor, aramızda en çok tartıştığımız soru oldu aslında. Çünkü şunu biliyoruz; %62 “Kürt meselesi yoktur” diyen bu örneklem aynı zamanda “Kamusal alanda Kürtçe konuşulurken bir tepkiye şahit oldunuz mu?” sorusuna %50’lerde “evet” diyor ve bunun doğrulamasına baktığımızda kırılımlarında, işte MHP’li gençlerin kaçı buna evet demiş, şahit olmuş diye baktığımızda %67 ile çatlıyor oran mesela. Şimdi nasıl bu gençler ‘‘Kürt meselesi yoktur’’ diyebiliyor? Yani bu deneyimleri de ortaya koyuyorlar çünkü. Biraz şöyle speküle de ettik aramızda; işte ‘‘Kürt meselesi’’ ya da ‘‘Kürt sorunu’’ diye de adlandırıldı, bir kelime öbeği olarak öyle bir siyasi mirasa sahip ki artık, yani gelen her iktidar bunun üzerinde tepindi, pozisyonlar aldı. Bir ara şey vardı: “Kürt sorunu yoktur, Kürt yurttaşların sorunu vardır” söylemi yürüdü ve artık bu miras çöktü. Yani böyle nitelendirmek istemiyor insanlar çünkü ırkçılığı da bir sorun olarak ele alıyorlar ama “Kürt meselesi yoktur” diyorlar. Ondan biraz şöyle anlaşıldığını düşünüyoruz biz: ‘‘Benim günlük hayatımda, benim algı düzeyimde bir Kürt meselesi, Kürt sorunu yok. Yani bu bir eşit yurttaşlık sorunu olarak adlandırılıyor, çünkü eşit yurttaşlık %85’le çıkıyor’’ diye aslında biraz speküle ettik ama bizim de anlamakta ve anlatmakta en çok zorlandığımız soru bu.
Ruşen Çakır: Olcay Hanım, siz şimdi Hafıza Merkezi’nde çalışıyorsunuz, orada yöneticisiniz. Hafızayla ilgili bir şey sormak istiyorum. Şimdi bu olayları yakından takip etmeye çalışan bir gazeteci olarak, sizler de değişik konumlarınızla… Şimdi yaşadığımız süreç esas olarak PKK’nın feshi ve silahsızlandırılması süreci. Olayın daha sonra Kürt sorununa evrilip evrilmeyeceği falan zaten ayrıca tartışılan bir konu. Esas olarak şu anda çıkması beklenen yasa da bunu halletmeye yönelik. Ama şöyle bir şey var, realist açıdan bakacak olursak PKK ile devlet arasındaki çatışmalar son yıllarda bayağı bir düşük seviyede seyrediyor. En son mesela 2015’te falan o iki seçim arasında çok ciddi şehirlerde kör terör eylemleri vesaire falan olmuştu. O zamandan bu zamana Türkiye’nin gündeminde terör denen olgu, hani “terörsüz Türkiye” deniyor, çok da fazla baskın değil. Zaten siz de, sorduğunuz gençler de en önemli sorun olarak ekonomiyi, adaleti falan söylüyorlar. Yani “terör” falan diyenlerin oranı çok düşük. Şunu söylemeye çalışıyorum: Genç kuşak aslında PKK meselesine çok birebir aşina bir kuşak değil, genellikle aktarımlarla oluyor ama kendi hafızasında böyle bir şey çok yok. Var ama bunların büyük bir şekilde öğrenilmiş olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz? Biraz meramımı anlatabildim mi? Yani 40-50 yaşlarındaki insanlar için çok daha hayati olan bir şey, şimdiki 20’li yaşlardaki gençler için dolaylı olarak bildikleri, daha çok kendilerine anlatılanlarla ya da siyasi söylem olarak demin Hasan Oğuzhan Bey’in söylediği gibi siyasi partilerin gündeminde olduğu için vesaire mecburen bildikleri bir şey sanki.
Olcay Özer: Yani aslında bizi raporda Hafıza Merkezi olarak en çok heyecanlandıran bulgulardan biriydi şimdi bu soruya vereceğim cevap. Evet, biz bunu 18-35 yaş arası gençlerle yaptık ve bu bize şunu söylüyor: Bu gençlerin çok büyük bir kısmı 2013-2015 barış sürecinde ya çok küçüklerdi ya da hiçbir şekilde aktörü olmadılar. Dolayısıyla aslında barış süreci dediğimizde neyden bahsettiğimizi tam olarak bilmiyorlar. Bu müzakere süreci sizin de söylediğiniz gibi MHP’nin de çağrısıyla işte PKK’nin silah bırakması ve fesih kararıyla başlayan bir süreç olarak karşılarına kondu. Ama gençlerin şöyle bir talebi var ve bu çok haklı bir talep bence; gençlerin %88,8’i geçmişle yüzleşmek istiyor. Yani tam da aslında sizin sorduğunuz o hafızayı öğrenmek istiyor, bilmek istiyor. Neyle tartıştığını, neyi tartışacağımızı görmek istiyorlar. Bu geçmişle yüzleşme talebi bence çok kıymetli ve biz Hafıza Merkezi’nde gençlerle yaptığımız çalışmalarda bu talebin ve merakın çok fazlasıyla karşımıza çıktığını görüyoruz, çok haklı olarak. Çünkü yine araştırmadaki bulgular mesela şeyi gösteriyor; gençlerin %56’sı ailede politika konuşmuyorlar, ailede politika konuşmaktan kaçınıyorlar. Yani bu bize şunu söylüyor: Bu gençler sizin de söylediğiniz gibi bir süredir çatışma yaşamıyorlar, Kürt meselesini güvenlik ve terör sorunu olarak tanımlamıyorlar. Ama bu meselenin bir şekilde içerisindeler. Bu meseleyi düşünüyorlar, konuşuyorlar ve bu meselenin geçmişini öğrenmeye dair bir merakları var. Ha, bu geçmişle yüzleşme; onlar geçmişle yüzleşmenin altını nasıl dolduruyor, buna bakmak lazım. Onarıcı adalet mi, cezasızlığın sona ermesi mi, çeşitli geçiş dönemi adaleti sürecinde uygulanan, işte sivillere karşı uygulanan şiddet faillerinin cezalandırılması mı? Bunun da altının nasıl dolacağı bir sonraki etap bence ama bu talebi duymak lazım. Yani gençler bu sizin söylediğiniz hafızayı öğrenmek istiyor, tartışmak istiyor ki bu tartışma alanları da artık çok kısıtlanmış durumda. Dolayısıyla bence bu talebi duymak, gençlerin bu bilmedikleri süreci bilmeye hevesli olduğunu anlamak bu raporun en azından Hafıza Merkezi için en önemli bulgularından biri. Bir de şunu ekleyeceğim; yine raporda karşımıza çıktı, terör ve güvenlik meselesi üzerinden tartışmıyorlar ama Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) özellikle Kürt illerinde ve ana dili Kürtçe olan kesimlerdeki kişilere son 10 yılda son derece şiddetli bir şekilde uygulandığının farkındalar. Onun için mesela talepleri %80 oranında Terörle Mücadele Kanunu’ndan tutuklu kişilerin hemen tahliyesine yönelik bir yasal düzenleme. Mesela bu çok somut bir talep ve aslında gençlerin müzakere sürecinden ne beklediğini bize çok somut gösteren bir bulgu.
Ruşen Çakır: Evet. Son olarak şunu sormak istiyorum. Aslında ikinize de aynı soruyu soracağım. Bir anlamda raporun toparlanması gibi olabilir bu soruya verilecek cevaplar. Şimdi diyelim ki Temmuz ayında yasa çıktı, Temmuz bitene kadar ve geri dönüşler başladı. Yani Kandil’den, Avrupa’dan, başka yerlerden geri dönüşler başladı. Şu ana kadar biz uzun bir süredir bunun lafını ediyoruz. Yani şu ana kadar yapılan birkaç tane sembolik silah yakma falan dışında kamuoyu pek bir şey görmedi ve şimdi görme ihtimali giderek artıyor. Önce size sorayım, aynı soruyu size de sormuş olayım Olcay Hanım. Hasan Oğuzhan Bey, rapordaki bulgular ışığında baktığınız zaman gençler böyle sahneler görecekler. Yani birileri gelecek, teslim olacak. Sonra işte ne bileyim hiç tutuklanmadan belki ailelerine gidecekler, belki birtakım düzenlemeler olacak. Bunlarla ilgili değişik söylentiler var. Ama sonuç olarak bir devrin kapanacağını ve binlerce kişinin topluma entegrasyonu gibi bir hedefe doğru yol alınacağını görüyoruz ve bunların görüntüleri çıkacak. Vakti zamanında Habur görüntülerinin yarattığı kırılmayı da hatırlayın. Bu rapordaki bulgulardan hareketle ne öngörürsünüz? Gençlerde bir şaşkınlık olacağı muhakkak tabii de hani bu sürece olan inancı arttırır mı, yoksa tepkilere yol açabilir mi? Yani bunun tabii ki şartları da var, iyi yönetilip yönetilememesi gibi şartlar da var. Ama olayın kendisini yani birazcık tasavvur etmeye çalışırsak belli bir tarihten itibaren sadece bunu konuşuyor olacağız hepimiz. Ne dersiniz? Gençler bu tabloya hazır mı?
Hasan Oğuzhan Aytaç: Zor soru. Zor soru ama şöyle; hazır değil diyemem ama zaten ne bekleniyordu ki? Dünyadaki bütün barış süreçleri, yani hangi örneği incelersek inceleyelim, eninde sonunda bu ve benzeri yasaların çıkmasıyla o barış ortamı sağlandı. Yani bu sürecin sonunda bu işin olması kadar… Yani bu bir sürpriz değil kimse için ama öncesi var. Öncesi de şu; bu sürecin kendisi toplumsallaştı mı? Bu sürecin kendisi toplumun bütün kılcal damarlarında tartışılabildi mi? Yani şunu söylüyoruz biz; bu komisyon süreci, hani örgütler dinlendi, bir gençlik oturumu yapıldı. Biz orada dinlenen örgütlerden bir tanesiyiz ve oradaki vekillere de söyledik: Yani şu anki pozisyon, iktidarın pozisyonu “hem hem” yapmak. Yani şimdi bir toplumsal hava yaratılmak zorunda. Bu biraz da atmosfer işi, yani bu kadar da teknik bir mesele değil aslında. O atmosfer de toplumda nasıl yaratılır? Yani şimdi bu meselenin bilgisinin üretilmesi gerekiyor. Nerelerde? Üniversitelerde. Bu bilginin gençler arasında tartışılması, toplumsallaşması gerekiyor. Nerede? Kampüslerde. Yahu şimdi üniversitelerde, yani şimdi kayyumu mu konuşalım, kapatılan üniversite kulüplerini mi konuşalım, öğrenci şiddetini mi konuşalım, KYK’daki intiharları mı konuşalım? Yani böyle bir atmosfer yok ki toplumda toplumsal mutabakat olsun bu konuyla ilgili. Yani şimdi veriye baktığımızda veri şey gibi olabilir; yani işte hem topluma kazandırılması silah bırakanların hem TMK tutuklularının salıverilmesi hem iltica edenlerin geri dönmesine baktığımızda çok benzer bir oran var Türkiye genelinde: 40 destek, 60 desteklemeyen. Kürt gençlerde zaten Olcay verdi veriyi, çatlıyor o veri. Ama Türkiye’nin politik hafızasını düşündüğümüzde 40’a 60 oran kötü bir oran değil. Yani hâlâ burada şans var. Ve bu mesele toplumsallaşmamışken bu sürece karşı olanlar, bunu istemeyenlere bir ne bileyim ikna ile ilgili tedbir alınmamışken, bir politika güdülmemişken durum ortada. Ondan müthiş bir şans var. Yani oranlar kötü diyemem ben Türkiye’nin bu siyasi atmosferinde. Fakat öncesinde yani o toplumsallaşma sağlansaydı burada çok daha umut vadeden verileri konuşuyor olurduk ama bu tercih edilmedi. Yani sürecin başlamasından bu yana alınan tutum, o tutum da şu; hem tepeden inme hem güvenlikçi politika ısrarla devam ettiriliyor. Yani şu maalesef toplumsallaşma değil, yani bunu kötü bir şey olarak söylemiyoruz, oraya gittik, katkı sunduk çünkü; yurttaşları temsilen sivil toplum örgütlerinin Meclis’e gitmesi müthiş bir gelişme. Peki, Meclis yurttaşlara ne zaman gidecek? Hadi biz görevimizi yaptık geldik, meramımızı anlattık; şimdi sıra sizdeydi. Yani gelin bunu şimdi toplumla konuşun. Şimdi burayı bypass ederek, hiçbir katılım mekanizması kurmayarak… Yine dünyadaki her örneği incelediğimizde özellikle gençlerle kadınların katılımı için bir sürü araç yapılmış. Geçmişle yüzleşme, en büyük taleplerden bir tanesi. Hem toplumsal barışın koşulu olarak söyleniyor hem de eğer işte potansiyel çıkacak yasalardan bir tanesi de sivillere karşı şiddete karışmış kişilerin yargılanması; devlet görevlileri de dahil. Hani bu sorunun en büyük highlight’larından bir tanesi bu. %82 ile “evet yargılansın” diyorlar. Yani bu meselede geçmişle yüzleşme talebi bu kadar ortadayken ne bir hakikat komisyonu var, ne bir yüzleşme komisyonu var. Yani bunlar olup buraya gitmesi gerektiğini politik olarak ben düşünüyorum ve bunun sağlıklı bir yol olduğunu biliyorum siyaseten de. Bu yol tercih edilmedi, bu yol tercih edilmemesine rağmen gençler hâlâ bu konuda çok daha ilerici ve umut vadeden cevaplar vermiş.
Ruşen Çakır: Evet, Olcay Hanım size aynı soruyu sormuş olayım ve yayını toparlayayım. Şimdi somut olarak birtakım yasalar çıkıp geri dönüşler başlarsa gençler buna nasıl tepki verebilir? Elimizde bir araştırma var, oradaki bulgular var; bir de Türkiye’deki bir gerçeklik var. Bunun, Hasan Oğuzhan Bey’in belirttiği gibi toplumsallaştırılması konusunda çok da fazla bir şey yapılmadı. Bu elitler arasında bir müzakereymiş gibi yürütüldü, onu da biliyoruz. Ne dersiniz?
Olcay Özer: Yani ben aslında hep umutvar bir yerde durmaya çalışıyorum ama bu soruya maalesef “gençler hazır değil” cevabını vermek zorundayım. Çünkü biz hazır mıyız? Büyük bir belirsizlik içerisinde yürütülen bir süreçten bahsediyoruz ve Türkiye’nin son 10 senedir büyük bir kutuplaşma, zaman zaman çatışma ve kutuplaşma sürecinden geçtiğini biliyoruz. Kutuplaşma, birbirinden uzaklaşma bize ve bu kuşağa, yani gençlere en çok öğretilen şey; yani kindar ve dindar bir nesil hedeflendi son yıllarda. Dolayısıyla bence hazır değil çünkü süreç toplumsallaştırılmadı, toplumsallaştıramadık. Yani biz de hani sivil toplum kuruluşları olarak da bunun için sorumluluk alabiliriz ama büyük bir belirsizlik içerisinde gitti ve şu anda da zaten beklediğimiz yasa büyük bir belirsizlik içerisinde bekleniyor. Tabii ki bizim bulgularımız gençlerin hazır olmasını mümkün kılacak veriler sunuyor ama bunun bazı koşulları var; diyalog alanları, çatışmanın sona ermesi, kutuplaşmanın teşvik edilmemesi partiler, politika yapıcıları ve karar alıcılar tarafından; bunların mümkün kılınmasıyla bu sürecin toplumsallaşması ve gençlerin, ‘‘şu anda dahil hissetmiyorum bu sürece’’ diyen gençlerin — yani %65’lerde bu gençlerin oranı — bu sürece dahil olması ve bu sürece dair tartışmasının mümkün kılınması gerekiyor.
Ruşen Çakır: Evet. Çok teşekkürler. Çok önemli bir konuda yapılmış dikkat çekici bir araştırma. Tekrar adını söyleyelim: “Gençlerin Gözünden Müzakere Süreci: Duygular, Deneyimler ve Beklentiler.” Gençlik Örgütleri Forumu ve Hafıza Merkezi’nin ortak düzenlediği bu araştırmayı her iki kurumdan isimlerle konuştuk. Olcay Hanım’a, Hasan Oğuzhan Bey’e çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.






