Ömer Taşpınar: “Batı’nın İslamiyet’e olan takıntısı, gerçek sorunları görmesini engelliyor”

Ömer Taşpınar’ın 13 Mart 2019’da Asia Times internet sitesinde çıkan yazısını Okan Yücel çevirdi.

Ömer Taşpınar

Donald Trump 2017’de Polonya’da yaptığı konuşmada “Batı medeniyetinin en ufak parçası dahi hayatınız pahasına korunmaya değer” demişti. O günden başlayarak, bugün Latin Amerika karavanına saklanan ve ABD’yi işgal etmeye gelen “Ortadoğuluların” felaket tellallığını yapmasına kadar, ABD başkanının dünya görüşünde sabit bir nokta var: radikal İslam’ın ürkütücü hayaleti yürüyüşe geçti ve Batı’nın kontrolünü ele geçirmeye hazır.

Tabii ki Trump bu paranoyayı sömürme konusunda yalnız değil. Avrupa’da da göçmen karşıtı popülist partiler düzenli olarak İslamileşmeyi vurguluyor. Büyük Müslüman azınlıkların yaşadığı Fransa, Almanya, Hollanda, Britanya ve Belçika’da yaşananlara tanık oluyoruz. Ancak Polonya ve Macaristan gibi Müslüman göçünden bahsedilemeyecek ülkeler bile bu korkutucu işgalden endişeleniyor gibi görünüyorlar.

İslamofobinin yükselişi için ırkçılığı ve göçmen karşıtı politikaları suçlamak kolay. Yine de sorun yalnızca popülist politikalara indirgenemez. Batı entelijansiyası da en az onlar kadar suçlu. Soğuk Savaş sona erdiğinden beri, büyük oranda, bizi hızla yaklaşmakta olan “medeniyetler çatışması”na karşı uyaran Samuel Huntington sayesinde İslamiyet’in yayılma hızını olduğundan büyük gösterme eğilimi entelektüel açıdan popülarite kazandı.

Huntington’ın kehaneti

Ne yazık ki, Harvard profesörünün bu bakış açısının aslında ileri görüşlü bir yaklaşım olduğu kanıtlandı. Son derece karamsar olan bu tahmin, 11 Eylül terör saldırılarının ardından kendi kendini gerçekleştiren kehanet halini aldı. ABD bu saldırıya Irak ve Afganistan’ı işgal ederek cevap verirken “cihad” ve “haçlı seferleri” kavramları da popüler sözlüklerde daha sık karşımıza çıkmaya başladı. Bugün Batı’da yaşayan insanların büyük kısmının gözünde İslamiyet yalnızca varoluşsal bir tehdit değil, aynı zamanda özgürlük, demokrasi, cinsiyet eşitliği ve sekülerizm gibi, modernite ile ilişkilendirilen bütün ilerici değerler için de aşılması güç bir engel olarak algılanıyor.

Sanki 11 Eylül saldırıları medeniyet çatışmasının fitilini ateşlemekte yetersizmiş gibi bir de üzerine gelen 2008 küresel finans krizi kimlik politikalarını daha da şiddetlendirdi. Ekonomik zorluklar bir günah keçisi bulma arayışlarını da hızlandırdı. Uzun süre devam eden ekonomik durgunluk ve gerileme, küreselleşme yanlısı düzene tepkili olan yabancı düşmanı ve göçmen karşıtı politik hareketlere ivme kazandırdı. Batı’daki bu saldırgan milliyetçilik; İslamiyet, çokkültürlülük, göç ve mültecileri kolay hedefler haline getirdi. Avusturya, İtalya, Polonya ve Macaristan gibi ülkelerde Müslüman göçüne karşı çıkan kampanyalar yürüten siyasî partiler şu anda iktidardalar ve Britanya, Fransa ve Almanya’daki toplumsal tartışmaların da sınırlarını belirliyorlar.

Ne yazık ki 2011 yılında başlayan Arap isyanları İslam’ın imajını değiştirmekte başarısız oldu. Hatta daha da kötüleşmesine yol açtı. Mısır’da darbeden önce Müslüman Kardeşler gücü ele geçirmişti. Libya, Yemen ve Suriye’deki kanlı iç savaşlar, IŞİD’in yükselişiyle de birleştiği zaman Batı’da zaten sıkıntılı olan İslam algısının daha da bozulmasına yol açtı.

İnanç odaklı bakış

Bütün bunların sonucu Batılı ülkelerin Ortadoğu’ya inanç üzerinden bakmaları oldu. Tayyip Erdoğan yönetimi altında Türkiye’nin geçirdiği dönüşümden Şii-Sünni mezhep çatışmalarına kadar odak noktası yalnızca İslamiyet olurken çatışmaları tetikleyen diğer bütün ekonomik ve siyasî etkenler göz ardı edildi. Ve bunun getirdiği hüküm de son derece olumsuz: İslamiyet; demokrasi, sükülerizm, modernite ve diğer pek çok ilerici kazanımlar ile uyumlu değildir. İslamiyet, aynı zamanda savaşçı, şiddet yanlısı, otokrat ve hoşgörüsüz bir din olarak görülüyor.

Maalesef bu düşünce, nadiren dinin yanlış yorumlanmasından kaynaklanan yüzeysel değerlendirmeler olarak algılanıyor. Bunun yerine son derece net politik teşhisler olarak kabul ediliyorlar. Dahası, bu düşünce her terör saldırısından sonra daha da kuvvetleniyor ve daha fazla destekçi buluyor. Bütün bu dinamikler Batı’nın İslamiyet takıntısını daha da yoğun hale getirirken inançlarının şeytanlaştırılmasına şahit olan Müslümanlar ile İslam dünyasından kendi iç dünyalarına yönelik daha fazla özeleştiri talep eden Batılılar arasındaki karşılıklı kutuplaşmayı artırıyor.

Buradan bir çıkış yolu var mı? Batı’nın Ortadoğu’yu anlamada kendisini geliştirmesi için yapması gereken önemli şeylerden bir tanesi bölgenin sorunlarını anlamak için dinin ötesine geçmek, problemlerin nedenlerini anlamak için daha derine inmektir.

Ne yapmalı?

Türkiye’den IŞİD’e kadar, bölgedeki rahatsız edici pek çok gelişme aslında Batı’nın yüzleştiklerine benzer politik sorunlardan kaynaklanıyor. Avrupa ve ABD’de artan milliyetçiliğe rağmen Batı tuhaf şekilde Ortadoğu’daki artan milliyetçiliğe ve sosyoekonomik meselelere kayıtsız kalıyor. Aslında İslamiyet’ten ziyade, milliyetçiliğin yükselmesi ve yönetim mekanizmalarının çökmesi Ortadoğu’daki çatışmaların başlıca sebepleri.

Örneğin Sünni-Şii çatışmalarını ele alalım: Teolojide yer alan kökleşmiş kadim rekabetten ziyade, Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan’da ortaya çıkan çatışmalar İran ve Suudi Arabistan arasındaki jeostratejik çekişmenin ürünleri. Çatışma öncelikli olarak Arap milliyetçiliğinin ile Fars milliyetçiliği arasındaki rekabetten kaynaklı, inanç temelli değil. Ve yönetim mekanizmalarının çöktüğü veya idare yetisini kaybettiği devletlerde en yıkıcı şekliyle meydana geliyor.

Benzer dinamikler IŞİD’e de uygulanabilir. Bu barbar zihniyet bazı Sünnilerin aniden teolojinin kıyamet senaryolarını kucaklamasıyla ortaya çıkmadı. Yine de IŞİD hakkında Batı’da yazılan büyük kitapların pek çoğu tamamen bunu iddia ediyor.

Bunun yerine ayan beyan ortada olan şeye odaklanmak çok daha faydalı olur: IŞİD, devletin kurumsal yapısının çöktüğü ve Sünni inanç milliyetçiliğinin bölgedeki Şiileri İran’ın mümessili olarak gördüğü Irak ve Suriye gibi ülkelerde doğdu. Sonraki aşamadaki gerçeklik ise seküler bir politik evveliyattan gelen eski Baasçı yetkililerin askerî omurgasını oluşturduğu yapılanmaların fazlasıyla belirgin ve etkin olduğuydu.

Ortadoğu’daki otokrasi, radikalizm ve mezhepçilik genellikle geleneksel politikaların ve kurumsal başarısızlıkların sonucu. Dolayısıyla, eğer Batı gerçekten bölgeyi anlamak istiyorsa, yeni bir siyasî slogan işe yarayabilir: Aptal olan şeyler milliyetçilik ve başarısız yönetimlerdir, İslamiyet değil.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar