CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile özel yayın

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 31 Mart yerel seçimlerine üç gün kala medyascope’a konuk oldu.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhaba, iyi günler. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu konuğumuz. Hoşgeldiniz Kemal Bey.

Teşekkür ederim Ruşen Bey.

24 Haziran öncesinde de sizi burada ağırlamıştık, çok da güzel bir söyleşi olmuştu. Ama seçim sonucu sizin için pek de parlak olmamıştı.

Öyle.

Bu seçim sanki biraz daha mı farklı?

Daha farklı. Türkiye bu seçimlere biraz daha farklı bir atmosferle giriyor aslında. Toplum ilk kez, 17 yıldır ülkeyi yöneten bir siyasal iktidarın topluma getirdiği ağır bir maliyetle yüz yüze geldi. Onun getirdiği ağır bir hava var, bu birincisi. İkincisi, yaşanan krizden nasıl çıkılacak? Bununla ilgili hiçbir şey yok. Altını çiziyorum: Hiçbir şey yok. Daha garip olanı ise, 21.yüzyıldayız, 2019 yılındayız ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kalkınma planı yok. Bir evde bile “Ay başını nasıl getiririz?” diye bir plan yapılır. Çocuk okula gider onun masrafı vardır. Daire alırsınız, araba alırsınız, masrafı vardır. Buzdolabı alırsınız bir bütçe yaparsınız. Ama devasa bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kalkınma Planı bile yok. Son Kalkınma Planı’nın süresi 2018’de doldu. 2019’dayız ve ortada Kalkınma Planı yok. Daha önce şöyle bir tanımlama yapmıştım, yine aynı tanımlamayı yapıyorum: Yokuş aşağı giden freni patlamış bir kamyondayız. Nereye gideceğimizi, nereye çarpacağımızı ve sonucun ne olacağını kimse bilmiyor.

Peki, şunu sormak istiyorum: 24 Haziran’da bir krizin gelmekte olduğu hissediliyordu. Emareleri vardı ama krize girilmemişti. 24 Haziran’dan kısa bir süre sonra krizin içerisine girdik. Şu anki seçimi belirleyen tek başına bu kriz mi?

Hayır. 24 Haziran’da, daha doğrusu referandumda şunları söylediler: “Bana oy verin, ne olacağını göreceksiniz. Türk Lirası ne olacak, bunu göreceksiniz. Faizler düşecek onu göreceksiniz, enflasyon inecek onu göreceksiniz. Memlekete huzur gelecek, bunu göreceksiniz.” Dünya kadar unsur saydılar, bunların hepsi olacak dediler. Ama hiçbirisi olmadı. Olmayacağını biz de biliyorduk zaten. Haziran da oldu, Ağustos ayında Türkiye ciddi bir sorunla karşılaştı; ekonomik krizle yüz yüze geldi. Yine ne yapacaklarını bilemediler. Ben bir sorumluluk içinde İstanbul’a geldim 2018 Ağustos ayında ve bir basın toplantısı yaptım. O basın toplantısında Türkiye’nin bu ekonomik krizden nasıl çıkacağını 13. madde halinde kamuoyuyla paylaştım. İktidarın da “Evet bu doğru, biz bunları zaten yapacağız” demesini bekledim. Veya “13 madde saydın, ama bu 13 maddenin ikisi gereksizdir, beşi gereksizdir, altıncısı yanlıştır veya tamamı yanlıştır, bununla ekonomik krizden çıkılmaz” diyebilirdi. Ben o basın toplantısını yaparken de iktidarı hiçbir zaman suçlamadım. Çünkü artık bir kavga, karşılıklı bir suçlama değil, yaşanan bir derin kriz var ve bu krizin maliyeti toplumun her kesimini etkileyecek. Türkiye’nin buradan çıkması lâzım. Çıkması için de ne gerekiyorsa, bizim üstümüze ne düşüyorsa, o desteği vermeye hazır olduğumuzu da söylemiştik. Örneğin, “Parlamento’ya yasa getiriyorsa, biz bu yasaya ‘evet’ diyeceğiz, reddetmeyeceğiz” demiş, devlete liyâkatten tutun, israfın önlenmesine kadar önlemleri saymıştım. “Vay efendim, nasıl bunları söylersiniz?” diye en ağır dille eleştirildik. Söylediğimiz şey: “Krizden nasıl çıkarız?” Ve bunları yapamadılar, gerçekleştiremediler. Sonuçta olay derinleşti ve yeni bir seçim sürecine, yerel seçimlere geldik. Günü kurtarmaya çalışan kararlar alıyorlar. Şunu da rahatlıkla söyleyebilirim: En büyük hata, Hazine’nin başına devlet yönetiminde hiçbir bilgisi ve birikimi olmayan bir insanın getirilip Hazine’nin teslim edilmesidir. Ne işi var Hazine’nin başında bir damadın? Burası hanedanlık mı? Burası Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Başka adam mı bulamadınız?

Mesela Ali Babacan olsaydı, farklı olur muydu? Aklıma ilk o geldiği için onu söyledim. Ya da Mehmet Şimşek?

Nasıl karar alacaklarını bilmiyorum, ama Sayın Ali Babacan devlette liyâkate önem verirdi. Belli dönemlerde devletin kadrolarının bilgisini, birikimini alır, onlara sorardı. Ali Babacan’la çalışan ve daha sonra CHP’den siyasete giren arkadaşlarımız da var. Ali Babacan’ın özellikle Batı sermaye gruplarına verdiği bir güven de vardı. O çerçevede bir politika izliyordu, O politikanın da bize göre eleştirilecek yanı çok, ama en azından kendi açısından bir tutarlılığı vardı. Bir şey söylendiği zaman en azından bunu yapmak için özel çaba harcardı. Belli kararlar belli dönemlerde alınırdı. Sert kararlar da olsa, eğer ülkenin çıkarınaysa, gerekirse o sert kararları alabiliyordu.

Şimdiyse günü geçiştirmeye, seçimi geçiştirmeye, seçim atmosferini farklı bir yere taşımaya, iftiralar ve suçlamalarla “Biz seçimi nasıl kazanırız? diye özel bir ayrışmanın içine girme yoluna gittiler. Bunların hiçbirisi doğru değil.

Geçen gün sizin oturduğunuz yerde KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır konuğumuzdu. Çok yankı uyandıran bir söyleşi yaptık. Bu arada şunu da söyleyeyim: O “büyük” medya kuruluşları sürekli yayın yapıyorlar, ama doğru dürüst tartışacak bir şey çıkmıyor. Bizim bu stüdyoda Bekir’le yaptığımız yayını çok ciddi sayıda insan izledi.  Bekir Ağırdır’ın söylediği çok önemli bir husus var. Diyor ki: “İktidarın lehine %51’e %49’luk bir denge var, ama bu seçimde bu denge tersine dönecek gibi duruyor.” Bu, sizin de dikkatinizi çekmiştir. Sizin bulgularınızla ne derece örtüşüyor bu?

Alanı görüyorum, özellikle AK Partili kardeşlerimde şöyle bir tablo var. “17 yıl seni omuzlarımızda taşıdık. 17 yıl oy istedin, 17 yıl oy verdik. ‘Tek başıma yönetmem lâzım’ dedin, 17 yıl tek başına yönettin. 17 yıl başbakanlık yaptın. Sonra dedin ki: ‘Başbakanlık yetmez, benim Cumhurbaşkanı olmam lâzım.’ Cumhurbaşkanı da yaptık seni,” diyor AK Partili vatandaşımız. “Arkasından, ‘Olur mu efendim? Bir Cumhurbaşkanı, bir Başbakan? Bir koltukta iki karpuz olmaz. En iyisi başbakanlığı kaldıralım, bütün devlet yönetimini bana verin’ dedin, onu da verdik” diyor. Ama geldiğimiz nokta ne? “Mutfakta yangın var. Çocuğum işsiz kaldı. Sokağa çıkamıyorum. Düne kadar ‘Erdoğan şöyledir, Erdoğan böyledir’ diye senin propagandanı yapıyordum, şimdi söyleyecek hiçbir lâfım yok. Sen saraya geçtin. Sarayla halk arasında ciddi bir kopukluk oldu.” Şimdi bu gerçek biliniyor mu? Evet, bu gerçek biliniyor. “17 yıl ben seni omuzlarımda taşıdım. Sen 17 yıl içinde, oy dışında, benden vergi istedin, vergi verdim. Benim babamın, dedemin kurduğu fabrikalar vardı, 70 milyar dolar, onları da sattın. Devleti 500 milyar dolar borçlandırdın. 17 yılın sonunda vergimi verdim, fabrikaları sattın, 500 milyar dolar da borç aldın. Peki beni neden soğan kuyruğuna soktun?” Bu soruyu soruyor, ama cevabı yok.

Rakamlara dönecek olursak, %51’e %49?..

Fark daha da açılacak.

Bir gözlemci olarak dikkatimi çeken şey şu. Siz 24 Haziran’a bir ittifakla, “Millet İttifakı” ile girdiniz. Bu seçimde ilk başlarda “ittifak” lafını pek kullanmadınız; işbirliği, güçbirliği olarak kullandınız. Zaten Saadet Partisi bu ittifakta yer alamadı. Ama sonra o kadar çok “zillet” dediler ki, siz de “millet” kelimesini bayağı benimsediniz. Ama açık söylemek gerekirse, 24 Haziran seçimlerindekinden daha fazla bir ittifak görüntüsü veriyorsunuz. Mesela Meral Hanım’la beraber mitingler yapıyorsunuz. 24 Haziran’da böyle bir şeyi pek görmemiştik.

Millet İttifakı bir yasal zemine dayanıyordu. Bir seçim kanunu çıkmıştı ve o seçim kanununa göre siyasal partiler bir araya gelip ittifak oluşturabiliyorlardı. O özel bir düzenlemeydi. O çerçevede İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi beraber bir ittifak yaptık. Yerel yönetimlerde ittifakı öngören bir yasal düzenleme yok. Yasal düzenleme olmadığı için ve bizler de yasal zeminde siyaset yapmayı arzu ettiğimiz için biz buna “işbirliği” dedik.  Bazı yerlerde Demokrat Parti ve İYİ Parti, bazı yerlerde CHP ve İYİ Parti, veya Saadet Partisi, İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi işbirliği yaptık. O nedenle “ittifak” demedik. Teknik olarak da, yasal olarak da bir ittifak yok ortada, bir işbirliği var. Neydi işbirliğinin temelleri? Örneğin, Ankara’da Mansur Yavaş Cumhuriyet Halk Partisi’nden Büyükşehir Belediye Başkan adayı ise İYİ Parti oradan aday göstermedi. O zaman ne oldu? Geçmişte normal seçimlerde İYİ Parti’ye oy veren kardeşlerimiz, Mansur Yavaş Büyükşehir’e giderken Mansur Yavaş için oy kullanacaklar. Ama bunun karşılığında da, diyelim ki Balıkesir’de İYİ Parti İsmail Ok Bey’i aday gösterdi. Bizim arkadaşlarımız, yani CHP’liler de veya CHP’ye sempati duyanlar da büyükşehirde İsmail Ok’a oy verecekler. Ama Belediye Meclis üyeliklerinde, İlçe Belediye adaylığında her parti kendi adayına oy verecek. CHP’nin veya İYİ Parti’nin böyle güzel bir işbirliği oldu. Ama bazı yerlerde de olmadı bu. Örneğin Mersin’de, her parti kendi adayını gösterdi.

Bir de Mersin’de İYİ Parti’nin başına acayip bir olay geldi. Belediye Başkan adayının gösterilmemesi gibi bir durum söz konusu oldu.

Evet, açık söylemek gerekirse orada İYİ Parti’ye bir kumpas kuruldu ve bu ahlâkî olmayan bir kumpas.  Bir kişinin satın alınması ve büyükşehirde…

Ama kaleyi içeriden fethetmişler.

Satın alınması diyorum zaten. Nasıl satın alındığını bilmiyorum, ama bir anlamda satın alınması ve o kişinin gidip saat 17.00’ye kadar Belediye Başkanı’nın ismini vermemesi başlı başına bir skandaldır siyasette. Benim merak ettiğim, o listeyi götürüp Seçim Kurulu’na vermeyen kişinin Mersin sokaklarına hangi yüzle çıktığıdır. Nasıl çıkar yani bu insan? Normalde Mersin’i terk etmesi lazım.

Etmemiş mi?

Bilmiyorum. Arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacak?

Peki, birlikte miting yapma konusuna ne diyorsunuz? Nasıl geçiyor? Birkaç tane yaptınız. Bugün Bursa’da mitinginiz olacak.

Evet. Bugün Bursa’da saat 14’00’te ortak miting yapıyoruz Mustafa Bozbey Bursa Büyükşehir Belediye Başkan adayı, son derece başarılı bir belediye başkanı arkadaşımız. Biz şöyle bir strateji izledik yerel seçimlerde Ruşen Bey: Belediye başkanlığında başarılı olan ve bir başarı hikâyesi olan arkadaşlarımızı Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak belirledik.  

Tam da benim soracağım sorunun cevabını verdiniz.

Örneğin Ekrem İmamoğlu Beylikdüzü’nde başarılı bir belediye başkanıydı, geldi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olacak, buna inanıyorum.

Adana, Antalya, İzmir, Bursa…

Evet. Bizimle AK Parti arasında ciddi bir fark var. Onlar eskimiş kadroları getirdiler. İsmi var, ama geçmişte çalışmalarıyla göz dolduracak ya da belediyecilikte önemli başarıları olan kişileri değil, olmayan kişileri tercih ettiler. Mesela İzmir’e, Denizli’den getirdiler. İzmir’de aday mı yok? Ankara’ya, Kayseri’den Özhaseki’yi getirdiler; yani Ankaralılara hakarettir bu. Ankaralı bulamadılar mı yani? Özhaseki Kızılay, Balâ nerededir bilmez. Sincan, Akyurt nerededir, Çubuk nerededir bilmez. Yeni yeni öğreniyor. Aynı şekilde İstanbul’da Binali Bey’i getirdiler. Binali Bey’in İstanbul’da ne işi var? Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı, bakanlık yapmış, başbakanlık yapmış birisi. “Efendim, 500 bin kişiye istihdam yaratacağım” diyor. Önce reddediyordu. Ekrem Bey “150 bin kişiye istihdam yaratacağım” dediği zaman, Binali Bey “Olur mu efendim, bu, belediyelerin işi değil.” O zaman, “Ben 200 bin kişiye istihdam yaratacağım” dedi Ekrem Bey. Evet 5 yılda 200 bin kişiye rahatlıkla istihdam yaratılabilir. Sonra Binali Bey sayıyı 500 bine çıkarttı.  Adama sorarlar yani, “Öyle bir yetkin, öyle bir kapasiten vardı ise, böyle bir amacın, hedefin var idiyse, başbakanken niye çıkarmadın? Ulaştırma bakanı iken niye çıkarmadın?” diye. Normalde Türkiye’de işsizliğin olmaması lâzımdı. İşsiz sayısı 8 milyona dayandı. Kim yönetiyordu bu ülkeyi? Belki bütün olumsuz faturaları bize yıkacaklar, ama biz iktidar ya da koalisyon ortağı değiliz. Tek başına yönetiyorsun ve yönetiyorsunuz. Üstelik bir kişi alıyor kararları ve hepiniz o kararlara uyuyorsunuz. Vatandaş bu tabloya isyan ediyor doğal olarak.

İlçeden Büyükşehir’e aday kaydırma meselesinde, bu isimler Adana, Antalya, İstanbul, İzmir, Bursa. İzmir zaten sizin elinizde olduğu için bir kenara koyulabilir. Burada şöyle bir şey gelir insanın aklına: Buralar başka partilerin elindeki belediyeler ve kazanması zor yerler. Bu belediye başkanlarının her biri de iyi kötü belediye başkanı bulundukları yerde bir daha seçime katılsalar rahatlıkla kazanacak isimler. Mesela Bursa’da Nilüfer’i tekrar kazanır ya da Antalya’da Konyaaltı’nı yeniden kazanır. Bu onlar için de riskli bir şeydi.  Bu aslında riskli bir hamleydi.

Aslında dediğiniz gibi Muhittin Böcek Konyaaltı’nda rahatlıkla yeniden seçilebilir. Zeydan Karalar Seyhan’dan rahatlıkla seçilebilir. Mustafa Bozbey Nilüfer’den rahatlıkla seçilebilir. Ekrem İmamoğlu Beylikdüzü’nden rahatlıkla seçilebilir. Ama amaç bu değil. Büyükşehirlerde CHP’li belediyelerin olduğu yerlerde huzur var, sevgi var, hoşgörü var, insana saygı var. Gençlerin sporla, kültürle, sanatla, buluşturulması var. Bakıldığı zaman bu görünüyor zaten. Bu görününce ve bir başarı hikâyesi de olunca, arkadaşlarımız gönüllü olarak “Evet, biz Büyükşehir’e talibiz” dediler. Örneğin Mustafa Bozbey diyor ki: “Ben bütün Bursa’yı Nilüfer gibi yapabilirim”. Bursalı nefes almak için Nilüfer’e geliyor.

Ankara’da Çankaya’nın, Yenimahalle’nin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Sanat orada, kültür orada, spor orada, entelektüel birikim orada. Bunun Sincan’da olmaması için bir neden mi var? Hayır. Bu bir yönetim anlayışı. Siz spor tesisi yaparsanız, kültür tesisi yaparsanız gençleri kazanmış oluyorsunuz. Gençler kötü alışkanlıklardan da kurtulmuş oluyorlar. Anne baba    “Oğlum/kızım nerede?” diye soruyor: “Kültür Merkezi’nde. Kütüphanede. Yüzme havuzunda.” Nerede? Bir konserde. Nerede? Bir sanatçıyı dinlemeye gitti. Bunlar insanların kötü alışkanlıklardan kurtulmalarını ve enerjilerini, bilgilerini yükselterek, daha ileriye taşımaları konusunda harcamaları demektir. Enerjiyi nerede harcayacak? Kitap okuyarak harcayacak. Spor yaparak harcayacak. Sanatçı ile buluşarak harcayacak. CHP’li Belediye bunları yapıyor.

Bence bunun şöyle de bir siyasî yönü var: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bahçeli ile birlikte kampanyayı “beka” söylemi üzerine kurdular ve yerel seçimleri tamamen siyasî düzlemde götürüyorlar. Ama sizin adaylarınız, siyasî yönleri değil de yerel yönetici yönleri öne çıkmış kişiler olduğu için kavgaya çekme olayına girmiyorlar.

Evet. Özellikle girmiyoruz. Ruşen Bey, biz ne seçimi yapıyoruz? Muhtarlık seçimi yapıyoruz. Köy veya mahalle muhtarı seçeceğiz. Bunun bekayla ne ilgisi var? Sizin bulunduğunuz yerde bir veya birden fazla muhtar adayı vardır, birisi seçilecek ve mahalleyi yönetecek. Bunun Türkiye’nin bekası ile ne ilgisi var? Belediye meclis üyesi seçeceğiz. Bunlar seçilecekler, belediye meclisinde görev alacaklar. Bir karar geldiği zaman oylanacak orada. Bunun beka ile ne ilgisi var? İl genel meclis üyesi seçeceğiz. Başkanı zaten Vali. İl Genel Meclis üyeleri gelecekler, Vali bir şey söyleyecek, “Yatırım yapılacak, köy yolu yapılacak” diyecek. Bunun Türkiye’nin bekası ile ne ilgisi var?

Çankaya Belediye Başkanı, Sincan Belediye Başkanı, Beylikdüzü Belediye Başkanı veya herhangi bir yerin, mesela Beyoğlu Belediye Başkanı’nı alalım. E, bunun beka ile ne ilgisi var? Birisi gelecek belediye başkanlığı koltuğuna oturacak. Büyükşehir belediye başkanları da aynı şekilde. Büyükşehir belediye başkanı gelecek, beldeye hizmet götürecek, o kadar. Bütçesi var, imkânları var, kaynakları var. Ya borç alacak veya borçları ödeyecek. Bir şekliyle kenti yönetecek. Bunun Türkiye’nin bekası ile ne ilgisi var?

Neden bu noktaya getirmek istiyorlar? Ufukları bitti. Söyleyecek lâfları yok. Ne söyleyecekler? Ekonomi deseler, başarısızlar. İşsizlik deseler, başarısızlar. Çiftçi deseler, başarısızlar. Sanayici deseler, yarın ne olacağını hiç kimse bilmiyor. Esnaf deseler, zaten felaket vaziyette. Ne diyecekler? Sosyal devlet deseler, çökmüş vaziyette; binlerce çocuk yatağa aç giriyor. Adalet deseler, memlekette adalet kalmadı. Hukuk deseler, hukuk diye bir şey yok. Neresinden bakılırsa söyleyecekler hiçbir şey yok. O zaman ne yapalım? “Memleketin beka sorunu var.” Beka sorunu nereden çıktı? Bu laf topluma şunu düşündürüyor: Türkiye geleceği olmayan bir ülke konumuna geldi. Türkiye’yi geleceği olmayan bir ülke konumuna kim getirdi? O zaman vatandaş haklı olarak bu soruyu soruyor. “Kim getirdi?” 17 yıldır yönetenler. Bunun farkında değiller. Türkiye geleceği parlak olan bir ülkedir. Türkiye çok dinamik, çok genç nüfusa sahip olan bir ülkedir. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, bölgesinin en genç, en dinamik ve en güçlü ülkesidir. Farkında bile değiller.

Şimdi tam da bu konuya uygun bir soru sormak istiyorum: Sizin de anlattığınız gibi ekonomide işler iyi gitmiyor. Çok ciddi borç yükü var. Türkiye’nin geleceği kararmış durumda. Ama siz “Türkiye’nin potansiyeli var” diyorsunuz.  

Var.

Şimdi siz İzmir’e ek olarak, yeni birtakım büyükşehirleri de alma iddiasındasınız ve alacağınıza da eminsiniz.

Alacağız, evet.

Ankara, İstanbul diyorsunuz. Bursa, Adana diyorsunuz.

Mersin, Antalya diyoruz.

Peki, bunlar bu belediyelerin borçlarını da devralacaklar. Türkiye’nin bu ortamında –enkaz devralmak demeyeyim, bu eskinin sevmediğim bir lafı– zor bir şey. Şu dönemde bu belediyeleri siyaseten almak tabii ki çok iyi bir şey, ama almanız durumunda, teknik olarak nasıl baş edecek sizin belediye başkanlarınız?

Hepsini çözeriz. Bakın, bütün mesele sağlıklı bir planlama, sağlıklı bir bütçeleme ve sağlıklı yatırım. Bunu yapacaksınız. Kaynağı harcarken yerinde, zamanında harcayacaksınız. Savurganlıktan özenle kaçınacaksınız. Bizim alacağımız belediyelerde ilk yapacağımız iş, 1 Nisan’dan itibaren asgari ücreti 2.200 lira yapacağız.

O zaman ek yük getirecek.

2.200 lira yapacağız. 2.200 lira ne demektir? En azından asgari ücretlinin biraz nefes alması demektir. Yapacak mıyız? Evet, biz yapacağız bunu. Bizim belediyeler zaten yapıyor. Erzurum’da en küçük belediyemiz Çat Belediyesi, Muş’ta Sarıpınar Belediyesi. 2.200 lira veriyoruz. Demek ki oluyor.

İkincisi, İstanbul gibi, Ankara gibi, Antalya, Mersin, Adana, Bursa gibi bu belediyelerin çok büyük imkânları var. Çok büyük kaynakları var. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kredi notu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kredi notundan daha yüksek. Niçin? İstanbul’un bütçesinden daha küçük. Ankara’nın bütçesinden de daha küçük. Ama İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir’in metrosunu kilometresi 50 milyona yapıyor. Ankara 100 milyona yapıyor. İstanbul 150 milyona yapıyor. Metro aynı metro. Aynı makineler çalışıyor, üç aşağı beş yukarı aynı işçiler.  Üstelik belediyedeki işçilere daha fazla para ödeniyor. Kaldı ki Ankara ve İstanbul havlu attılar, “Biz Metro yapamıyoruz” dediler. Ulaştırma Bakanlığı devraldı. Ama İzmir kendisi yaptı. Ulaştırma Bakanlığı devralmadı. “Siz zaten yapıyorsunuz, üstelik daha ucuza yapıyorsunuz” dedi. Ve metroyu yapıyoruz. Kaynağı yerinde ve zamanında kullanırsan bütün sorunlar çözülüyor.

Bu yeni gelen, Başkanlık Sistemi diyelim, herhalde en açıklayıcı laf o, yerel yönetimler konusunda da…

Yeni rejime resmî olarak “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diyorlar. Oysa hükümet yok. Hükümet kalktı. Ama kendilerine isim dahi bulamıyorlar, düşünün o kadar âcizler. Aslında “Tek Adam rejimi”.

Başkanlık Sistemi’nde, başkanın ya da cumhurbaşkanının yerel yönetimler üzerinde de yetkisi ve etkisi giderek artmış durumda. Dün Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçilecek olan muhalefet partilerinin belediye başkanlarının, personeline maaş bile veremeyeceğini söyledi — merkezî yönetimden farklı olduğu için. Bu geçmişte çok kullanıldı. Özal da kullanmıştı, Çiller de kullandı, başkaları da kullanmıştı. Yakın zamana kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kadar açık kullandığını görmemiştim. Bu gerçekliği olan bir şey mi? Başkanlık sisteminde, Başkan farklı, İstanbul’un, Ankara’nın belediye başkanı farklı partiden olduğu zaman, çok zorlanacaklar mı?

Hayır. Çok daha güzel maaş ödeyecekler, asgari ücreti de 2.200 lira yapacaklar. “Sakın bunları oy vermeyin, bunlar maaş bile ödeyemez” diye vatandaşı korkutuyor.  E, bizim belediyelerimiz ödüyor, yani yatırım da yapıyorlar. Hizmet de üretiyorlar.  Hükümet onlara özel olarak torpil mi yapıyor? Hayır. Az önce söyledim; İzmir Büyükşehir kendi metrosunu kendisi yapıyor. Ankara ve İstanbul yapamadı bunu, beceremedi. Onların bütçeleri çok daha fazla, imkânları çok daha iyi.

Ama harcamalara Ankara’dan bir müdahale olamaz mı?

Hayır, olamaz. Harcamalara hangi müdahaleyi yapacaklar? Bir yasal çerçeve lâzım. Bunların bir bütçeleri var zaten. Gelen kaynaklar zaten belli, yasal olarak geliyor. Bunlar gidip “Bize özel kaynak verin, bize özel imkân verin, bütçeden bize torpil yapın” demeyecekler ki zaten. Böyle bir şey yok. Belediye Gelirleri Kanunu var. Merkezî hükümetin topladığı vergilerden, büyükşehir belediyelerine, diğer belediyelere, büyük küçük her birine giden paylar var. Bu payların ölçüleri de yasalarla belirlenmiş vaziyette. O çerçevede olacak bunlar. Erdoğan’ın söylediği şu anlama geliyor: “Ben seçimleri kaybediyorum ve son bir çıkış noktası arıyorum.”

Bu, Ankara konusunda daha çok oldu sanki. Ankara’da Mansur Yavaş’a yönelik birtakım iddialar, ithamlar var. Erdoğan, “Böyle böyle yapan bir kişi Ankara’yı nasıl yönetir?” diye bir argüman söylüyor.

Daha güzel yönetir. Çat belediye başkanını hep örnek veririm. Erzurum’un en küçük ilçelerinden birisidir. O belediye borçla devralındı. Şu anda belediyenin borcu yok. Belediye binası yapıldı, çarşılar yapıldı ve Türk-İslam Eserleri Müzesi yapıldı. Düşünebiliyor musunuz? O belediyenin kaynakları ve bütçesiyle yapıldı bütün işler.  

Benim sorum daha siyasî bir şeydi. Mesela, Mansur Yavaş ile ilgili söylediklerinin ardından “Böyle birisine Ankaralılar oy vermez” demiyor.

Çünkü Ankaralılar Mansur Yavaş’ı seviyorlar. Mansur Yavaş gerçekten de Beypazarı’nda başarılı bir belediye başkanlığı yaptı.

Evet, iki dönem.

Beypazarı’nı bütün Ankara’ya tanıttı. Ankaralılar hafta sonu Beypazarı’na giderlerdi, alışveriş yapmaya giderlerdi. Dolayısıyla böyle bir başarı hikâyesi var. Düzgün, çalışkan, özverili bir insan. “Ankara’yı yöneteceğim, daha güzel yöneteceğim” diyor.

Kaynaklar batak alanlara harcandı Ankara’da. İstanbul’da da öyle. Bakın, İSPARK’tan söz ederler, bilirsiniz. Nedir? Araçlar geliyor oraya park ediyor, siz de onlardan para alıyorsunuz. Hiçbir şey yok yani. Cadde, cadde. Kaldırım, kaldırım. Bedava, bedava. Ama “Parayla alacaksın” diyorsun. 

Sadece para toplayan kişinin maaşı var, o kadar.

Tabii. Yani para toplayan kişiye para ödeyeceksiniz, hepsi bu. Ama batık. Niye batık? Para topluyorsun. Araçları oraya getirmek için özel bir yatırım yapsa anlarım, “Buraya yatırım yaptı, zarar etti” diye.  E orası zaten cadde. Zaten yapılmış. Üstelik daha önceden, yıllar önce yapılmış. Oradan para topluyorsun. Oradaki kişiye de düşük bir ücret ediyorsun. Ve zarar ediyorsun. Bir şeyler var burada. Niye zarar eder? Hangi gerekçeyle zarar eder?

Devleti yönetmek, belediyeyi yönetmek, bir kamu kuruluşunu yönetmek için önce ahlâk gerekir. Partimizin bütün belediye başkanlarına şunu söylerim: “Harcadığınız para, sizin paranız değil. Cebinizden harcadığınız bir para değil. Harcadığınız para, sizin hizmet vermek için yola çıktığınız milletin parası. Harcadığınız her kuruşun hesabını millete vereceksiniz.” Bunu her gittiğim yerde ısrarla söylüyorum; belediye başkan adayını da yanıma çağırıp, “Bunun hesabını vereceksin” diye söylüyorum. Bir siyasetçi için hesap vermenin onurlu ve şerefli bir görev olduğunu belediye başkanlarımız gayet iyi biliyorlar. Her şeyin hesabını verirler. Niye vermesinler? Varsa bir yanlış, vatandaş bir yanlış görürse, çıkar söyler.

Bir de “Birlikte yönetim” diyoruz. Birlikte yönetim nedir? Belediye Başkanı kent plancısıyla da konuşacak, Mimar Mühendis Odaları ile de konuşacak, sivil toplum örgütleri ile de konuşacak, muhtarlarla da konuşacak. Bir mahalle ile ilgili bir karar alırken mahalle muhtarının haberi yoksa, o doğru bir belediye başkanı değildir. O kararı almadan önce mahallenin muhtarına, “Biz böyle bir karar alıyoruz, ne diyorsun? Eğer olumlu veya olumsuzsa, gel bu konuda Belediye Meclisi’ne bir bilgi ver” demesi lâzım. Muhtar da belediye meclisinde o kararın artılarını, eksilerini orada dillendirmeli.

Bir şey daha söyleyeyim size: Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanımız. Başkan Cumhuriyet Halk Partili. Belediye meclisinde AK Parti’nin çoğunluğu var, ama yönetiyor. Nasıl yönetiyor? Çoğu şeye itiraz dahi edemiyorlar. Niçin? Halk için, vatandaş için, Eskişehir için getiriyor bunları. Eskişehir’in su sorununu çözmek için normalde merkezî hükümetin yapması gereken barajı “Ben yapacağım” dedi. Kamulaştırma yaptı. Baraj yapmak için yola çıktı. Barajı da büyük ölçüde bitirdi. Ama engel çıkarıyorlar.

Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı baktı ki bütün ilçelerde okul sıkıntısı var. Kimin görevi? Milli Eğitim Bakanlığı’nın görevi. Her ilçeye okul yaptı, anahtarı da Milli Eğitim Bakanlığı’na teslim etti. Erdoğan’ın haberi var mı bundan? “Efendim para gelmezse yapamam.” Para var, işte yapıyor. Üstelik senin yapmadığın okulu yapıyor.

Meraların ıslahı konusu mesela. Meraların ıslahını bizim Büyükşehir Belediye Başkanı yapıyor. Niye yapıyor? Tarım Bakanlığı var değil mi? Normalde onun yapması lazım. Merkezî hükümetin işi bu. Bütçe ayırması lâzım, ayıramıyor; ama bizim Büyükşehir Belediyesi yapıyor.

Biraz siyaset konuşalım. İttifaklar şekillendikten sonra, son dönemin –izleyenler için de, bizim gibi gazeteciler için de– bence en çarpıcı olaylardan birisi sizin Devlet Bey’le olan ilişkiniz. Bir ara birlikte cumhurbaşkanı adayı çıkarttınız. Bayağı yakındınız. Şimdi her konuşmasında muhakkak sizi epeyce eleştiriyor. Görüşler mi farklılaştı? O günden bugüne MHP’nin ve CHP’nin siyasî duruşunda, dünyaya ve Türkiye bakışınızda çok büyük farklılık yok. Genel olarak baktığımızda dünya görüşü olarak fark yok.

Farkımız var. Bizim farkımız hiç değişmedi. Biz nasıl bakıyorsak, yine aynı pencereden bakıyoruz. Biz insan odaklı bir siyaset yapıyoruz. Türkiye’nin çıkarlarına endeksli bir siyaset yapıyoruz. Bahçeli elbette değerli bir siyaset insanıdır. Bireysel olarak benim Sayın Bahçeli’yle hiçbir sorunum yok zaten. Karşılaştığımızda tokalaşırız, karşılıklı birbirimize saygılı davranırız. Siyasette olması gereken de budur zaten. Eleştirirken de Bahçeli’yi özel olarak, bireysel olarak incitecek bir söz kullanmamaya da dikkat ederim. Bunu sadece Bahçeli için değil, aynı şeyi Erdoğan için de yaparım; bireysel olarak onu rahatsız edecek, incitecek bir şey söylememeye özen gösteririm. Kişilerin özel yaşamları vardır. Kişiler kendi ayrı dünyalarında yaşarlar, bunların hepsine saygı gösteririz. Benim de ayrı dünyam var. Aile, çoluk çocuk bunlar ayrı şeyler. Siyaseti ülkeye hizmet olarak tanımlıyorsak ve ülkeye hizmet etmek için yola çıktıysak, o zaman düşünmemiz gereken, ülkenin, memleketin çıkarlarıdır.

Mesela, Cumhur İttifakı’nı kurdular, “Niye ittifak kurdunuz?” diye hiçbir eleştiri getirmedim. Olabilir. Biz de İYİ Parti ve Demokrat Parti ile ittifak yaptık, Saadet Partisi ile ittifak yaptık. Onlar bize “Millet ittifakı, zillettir” diye kızdılar. Ama biz onlara hiçbir şey demedik. Yasa bu, ittifak kurulabiliyor, biz de kuruyoruz. Peki, biz niye eleştirdik onları? Ülkeyi getirdikleri nokta açısından eleştirdik.

Benim açımdan Bahçeli’nin yarattığı en büyük hayal kırıklığı, Sakarya’daki tank palet fabrikasının Katar Ordusu’na 25 yıllığına peşkeş çekilmesine karşı çıkmamasıdır. Bir devlet, kendi silah fabrikasını nasıl olur da bir başka ülkenin ordusuna peşkeş çeker? Hem de 25 yıllığına. Kaça peşkeş çekildi? Bu belli değil. Nasıl çekildi? Belli değil. Özelleştirme değil, kararname var. 20 Aralık 2018 tarihli Resmî Gazete var. Resmî Gazete’de altta karar var, üstünde Türk Bayrağı var. Özelleştirme kararı altında da Erdoğan’ın imzası var. “31.12.2019 tarihine kadar özelleştirme işlemleri sonlandırılacaktır” diyor. Dünyanın en önemli beş büyük tank palet fabrikasından birisi. Devletin sırları orada. Silah üretiliyor orada. Bahçeli “Ben milliyetçiyim” diyor, bizi milliyetçi olmamakla suçluyor. Milliyetçi insan önce gider, “Bir dakika. Seninle ittifak yaptık, tamam. Beraber yol arkadaşlığı yaptık, eyvallah buna da tamam. Ama bir dakika arkadaş! Sen silah fabrikasını bir tek imzayla Katar Ordusu’na 25 yıllığına peşkeş çekemezsin. Ben buna izin vermem” demesi lâzımdı. Bunu eleştirmesi lâzımdı. Beni şaşırtan bu. Onun dışında AK Partili olabilir, otururlar işbirliği yaparlar, ittifak yaparlar. Nihayetinde siyaset farklı düşünceler öğretmek demektir. Bizim yol haritamız farklı, onlarınki farklı. Ama dediğim gibi beni hayrete düşüren, hem “Milliyetçiyim” diyeceksin, hem bir ülkenin en önemli silah fabrikasını, değeri 20 milyar dolarlık silah fabrikasını 25 yıllığına Katar Ordusu’na peşkeş çekeceksin. Fabrika kimin? Bizim. Arazi kimin? Bizim. İşçiler kimin? Bizim. Subaylar kimin? Bizim. Tank üretilecek, kime satılacak? Bize. Bizim işçimizin, subayımızın çalıştığı ve ürettiği tankı ben bedava alıyordum zaten. Niye bana parayla satıyorsun? Katar Ordusu bana satacak. Aklın alacağı şey değil.

Biraz da medya konuşalım. Bu seçimde medyanın size ilgisi nasıl?

Çok fazla. Şimdi şöyle düşünelim: Şu anda medyanın %95-96’sı iktidarın kontrolünde. Onlar her türlü yalanı, her türlü iftirayı üretiyorlar. Beni üzen, bir dönem Türkiye’de önemli bir işlev üstlenen, tarafsızlığı ile duruşu ile önemli bir işlev üstlenen bir medya grubunun da havuz medyası sınıfına girmiş olması. Beni en derinden üzen noktalardan birisi bu. Elbette siyasetçiler eleştirilir, eleştirilmesin diye bir düşüncemiz yok tabii. “Hiçbir siyasetçi hata yapmaz” diye bir düşüncemiz de yok. Hata da yapabiliriz, sonuçta hepimiz insanız. Hata da yapabiliriz, eksiğimiz de olabilir. Söylediğimiz bir şey beğenilmeyebilir. Ne olur? Eleştirilir. Hatırlıyorum, siz de Vatan gazetesinde yazarken, zaman zaman eleştiriyordunuz.

Burada da yapıyorum.

Evet. Bizim görevimiz nedir? Eleştiriye büyük bir dikkatle bakmak. Çünkü eleştiri önyargısız yapılmışsa siz de ona bakarsanız, “Evet, burada bir yanlışım vardı” ya da “Bir eksiğim var, bir hatam var” der, onu bir daha tekrar etmemeye özen gösterirseniz. Bunu anlarım. Ama günün 24 saati iftiralar üzerinden giden bir eleştiri, gerçek olmayan olaylar üzerinden giden bir karalama kampanyası. Üstelik bunu devletin derinlikleriyle işbirliği yaparak götürüyorsunuz. Olacak şey değil bu.

Peki, yayınlara gidiyor musunuz? Çağırıyorlar mı?

Tabii belli televizyon kanalları, henüz daha iktidarın %100 kontrol edemediği televizyon kanalları davet ediyorlar, o davetlere gidiyoruz. Bir televizyon kanalı –geçmişte tarafsız olan bir televizyon kanalı– ön görüşmelerde belirli bir gün için davet ettiler, ama sonra o günü iptal ettiler, çıkarmadılar.

Yani önce çağırdılar…

Önce ön görüşmeler vardı, gün belirlenmişti. O gün yayına çıkacaktık, ama o gün olmadı.

Şaşırmışa benzemiyorsunuz.

Şaşırmadım zaten.

Burada şöyle bir husus var: Sizin ve muhalefetten arada sırada televizyona çıkartılan –24 Haziran’dan önce Muharrem İnce’ye de oldu– bazı soru soranlar, –“gazeteci” demekte zorlanıyorum bazen– sizin karşınızda gerçekten mesleklerini döktürüyorlar, değil mi?

Evet, onları da biliyorum. Gazeteci olarak karşımıza oturan, bize soru soran arkadaşımız kulaklıktan…

Soru alıyor.

Neyi nasıl yapacağını, beni sıkıştırmak için hangi soruları sorması gerektiğini söylüyor. O da aracılık ediyor aslında, gazetecilik yapmıyor. Ben onlara da alışkınım. Onlara da razıyım. Çekinmem ki. Gazeteci bana soru soracak. Ben gazeteciye “Aman sakın şu soruyu sorma, bunu sorma” demem. Gazetecinin aklına ne gelirse bana sorar, ben de oturup ona cevabını veririm. “Şurada yanlış mıdır?” derse ve yanlışım varsa “Evet, haklısın, burada bir yanlışlık olmuş” deriz. Ama dediğim gibi, ısmarlama sorular, “Nasıl sıkıştırabiliriz, nasıl zor duruma sokabiliriz?” diye bakıyorlar. Biz onlardan da vazgeçtik, onlara da razıyız. Ama şimdi özel yasaklar getirmek, televizyona çıkarmamak, saraydan talimat alıp o çerçevede haber yapmak, belli haberleri, gerçek dışı haberleri uzun süre –72 saat– internet sitesinde tutmak gibi doğru olmayan şeyler var.

Geçenlerde Ekrem İmamoğlu bir kanalın yayınına gitti, ama acayip bir performans gösterdi.

Gösterdi, ama şimdi bir daha asla çıkarmayacaklar.  

Burada şöyle bir husus var. Bunu ilk dilendiren Ankara’da Burak Bilgehan Özpek’ti. Geçenlerde Bekir Ağırdır da söyledi. Ben de aynı kanıdayım, ben de söylüyorum: Bu iktidarın –iktidar koalisyonunun diyelim–, AK Parti ve MHP’nin, yani Erdoğan ve Bahçeli’nin birlikte, muhalefete bu şekilde beka vs. üzerinden sert yüklenmesi, muhalefeti konsolide etti. Hatta daha da açarsak, “24 Haziran Gecesi” gibi bir hayal kırıklığı var. 24 Haziran’ın hayal kırıklığı değil de, özellikle “gecesi”. Siz de biliyorsunuzdur, muhalefet cephesinden, “Bir daha oy vermem, bir daha sandık başında durmam” diyen çok sayıda insan vardı. Bu kadar kısa bir süre içerisinde onların bu “küskünlüğü” büyük ölçüde gitmiş deniyor. Bunu da sizden çok iktidar sağlamış sanki.

Olabilir. Onu belki araştırmacıların bilimsel olarak masaya yatırıp değerlendirmeleri gerekiyor. Elimde bir veri olmadan bir şey söyleme şansım yok. Ama şunu gözlüyorum. Doğru, 24 Haziran akşamı iyi bir sınav vermedik; yani sonuçta bir kabahat varsa, kabahat seçmende değil bizdedir. Bunu da her yerde rahatlıkla söyledim. Ama bu şunu getirmemeli: Sonuçta biz bir demokrasi mücadelesi veriyoruz, bütün eksiğimizle. Şunu hiç kimsenin unutmaması lâzım: Şu anda Avrupa’nın en güçlü Sosyal Demokrat Partisi biziz. Üye sayısı açısından da, çıkardığımız milletvekili sayısı açısından da biziz.  Aldığımız oylar açısından da biziz.  Ama bu yeterli mi? Hayır, yeterli değil. Toplumu gerçek bilgilerle donatmamız gerekiyor. Bunun mücadelesini vermemiz gerekiyor. Bu çabayı göstermemiz gerekiyor. Bu ülkenin insanları gerçekten de güzel şeyleri hak ediyorlar. Biz iyi projelerle yola çıktığımız zaman –siz söylemiştiniz– daha çok insana dokunan projelerle… Evet, “kreş yapacağız” diyoruz mesela. Kentte oturan veya çalışan ya da evinde oturan veya çalışan bir kadının, güven içinde çocuğunu bırakacağı bir yer lâzım. Bunu belediyenin yapması lâzım. O kadının da pazara gidip alışveriş yapmaya, komşusunu ziyaret etmeye, sohbet etmeye veya bir yakını vefat etmişse taziyeye gitme hakkı vardır. Veya evinde engelli bir çocuğu varsa, engelli çocuğunu bırakabileceği bir yere ihtiyacı vardır. Biz bunların tamamını yapıyoruz bizim belediyelerde. Diğer belediyelerde de yapacağız. Bu, neyi öngörüyor? Vatandaş ile aramızda bir güven ilişkisi oluşuyor. Güven ilişkisi oluşuyor.

Şimdi biz şunu yapabilir miyiz? Evet, yapabiliriz. Bu seçimlerde sandık konusunda çok iddialıyız. Sandıkların tamamına sahip çıkacağız. Bu kez elimiz daha güçlü, nedeni de şu: Sadece milletvekili değil muhtar var, belediye meclis üyesi var, İl genel meclis üyesi var, Belediye Başkanı var, Büyükşehir Belediye Başkanı var. Yani sandıklara sahip çıkan çok sayıda kişi var. İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti ile ve sivil toplum örgütleriyle de sandıklara sahip çıkma konusunda güzel bir işbirliği yaptık. Güçlü bir bilgisayar altyapımız var. Biz Yüksek Seçim Kurulu’nu uyaran tek partiyiz, onu da ifade edeyim. Mesela 100 küsur yaşında, 150 veya 160 yaşında olup hayatında ilk kez oy kullanacakların ismini çıkardık. O milyonlarca isim arasından çıkardık ve Yüksek Seçim Kurulu’na, “Bu ismi nereden buldunuz?” diye sorduk. “Bu kadar yıl yaşayıp hâlâ sağ olan ve hayatında ilk kez oy kullanacak birisi.” Onu sildiler ve biz suç duyurusunda bulunduk. O ismi oraya kim koydu? İptal ettirdiğimiz çok sayıda isim var. Bütün bunların hepsini yapıyoruz. Ama bunu yapmak için özel olarak “Biz bunu yaptık, biz çok övünüyoruz” demiyoruz, zaten bu bizim görevimiz. Biz bunu yapmak zorundayız. 

İlk kez oy kullanacaklar, diyelim ki Merzifon’da ilk kez oy kullanacaklar, belediye başkanımız bizim intranete girip tuşa bastığında, ilk kez yerel seçimlerde oy kullanacakların adı soyadı, adresi hepsini bulabilir, hepsini görebilir. İstanbul bulabilir, Hakkâri bulabilir, Diyarbakır bulabilir, Rize bulabilir. Nerede adayımız varsa –ki buraların tamamında adaylarımız var– adaylarımız girdikleri zaman ilk kez oy kullanacakları göreceklerdir.

Yani 31 Mart gecesi, iki açıdan da seçmene mahcup olmayacağınızı söylüyorsunuz. Hem oy sayısı anlamında, hem de onlara sahip çıkma anlamında.

Evet.

Çünkü geçen sefer ikisinde de bir mahcubiyet yaşadınız.

Avukat arkadaşlarımıza teşekkür etmek isterim. Avukatların bu süre içinde önemli bir rol üstlendiklerini biliyorum. Başvuranlar da var, çok sayıda gönüllü arkadaşlar da var. Onlar CHP’nin sağlıklı sonuçlar elde etmesi için değil, sistemin sağlıklı sonuçlar vermesi için orada olacaklar. Bir yerde bir hata yapılmışsa, diyelim ki başka bir parti hata yaptı, avukat ona müdahale edecek. “İktidar partisi burada şunu yapıyor” demek doğru değil. Avukat arkadaşımız orada adaleti temsil ettiğine göre, bir hata varsa, bir yanlışlık yapıyorsa, bir suiistimal yapılıyorsa müdahale edilecek. Kim başvurursa ona müdahale edecek.

Programı bitirmek üzereyiz, şu soruyu sormak istiyorum, kısaca cevabını alabilirsem: Seçim güvenliği konusunda CHP olarak, hatta beraber hareket ettiğiniz partiler olarak endişeniz var mı?

Seçim güvenliği konusunda hayır.

Seçim ve sandık güvenliği konusunda.

Şunu söyleyebilirim: “Kamunun görevlendirdiği elemanlar doğru dürüst bir seçim yapacaklar ve âdil davranacaklar” gibi bir kolaycılığa asla girmedik ve bunu kabul etmiyoruz. Güvenliği sağlayacak olanlar bizleriz. Sandık başında olan siyasal partilerin temsilcileri, bizim müşahitler, diğer müşahitler ve gönüllü kuruluşlar. Bunlar gelecekler oturacaklar. Şunu söylüyorum: Anketleri bir tarafa bırakın. 30 Mart’ta saat 18.00’e kadar çalışacaksınız. 31 Mart’ta da sandığa gidip, o gece sabaha kadar çalışacaksınız. Hiç kimsenin rehavete kapılmaya hakkı yok.

Aslında 1 saat daha konuşabilsek iyiydi, ama sizin mitinginiz var.

Evet, Bursa’ya gideceğim.

Özellikle büyükşehirlerde çok iddialısınız. Hem oy oranı olarak muhalefetin iktidarı geçeceğinde iddialısınız. Hem de en kritik büyükşehirleri, hem elinizdekileri koruyup üstüne AK Parti ve MHP den büyükşehirleri alacağınızı öngörüyorsunuz. 

Biz alacağız, Saadet Partisi alacak, İYİ Parti alacak, bunları görüyoruz.

O zaman, Türkiye 1 Nisan’da yepyeni bir Türkiye olacak ve bunun –her ne kadar yerel seçim de olsa– çok ciddi siyasi sonuçları olacak, dediğiniz gibi çıkarsa. Ona hazır mısınız?

Hazırız tabii. Yani siyasî sonuçları ne olacak? Bizim belediye başkanlarımız gidecekler, belediyelerden devir-teslim yapılacak karşılıklı saygı içinde. Geçmişte hizmet eden belediye başkanına teşekkür edilecek, devir alınacak ve yola devam edilecek. Ondan sonra hep beraber şunu izleyeceğiz. Ben belediye başkan arkadaşlarıma şunu söylüyorum: “Siz belediyeyi devraldınız. Aday olurken söz verdiniz. Şimdi önünüzde bir süre var. Bu süre içinde bu vaatlerinizi yerine getirmek için bir takvim oluşturun ve bunu ‘Ben şu vaatlerimin tamamını şu süre içinde yerine getireceğim’ diyerek kamuoyuyla paylaşın” diye. 

Ama benim kastım şuydu: Dediğiniz tablo, yani oy oranlarının değişmesi, büyük önemli belediyelerin el değiştirmesi, bir nevi siyasî deprem anlamına gelecek.

Bizim açımızdan bir deprem değil. Bizim açımızdan, depreme dayanıklı bir demokrasi çıkacak ortaya. Çünkü bu seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi’ne, İYİ Parti’ye, Saadet Partisi’ne veya Demokrat Parti’ye verilecek her oy ve Millet İttifakı güçlü olarak çıkarsa, dünyada şu algı yerini alacaktır: “İktidarın bütün baskısına rağmen, Türkiye’de halk demokrasiden yana tavır aldı.” Bu bizim için çok değerlidir. Vatandaşın demokrasiden yana tavır alması, Tek-adam rejimine karşı çıkması, bizim için de, dünya için de güzel. O nedenle 1 Nisan’da bahara uyanacağız.

Kemal Bey, çok teşekkür ederim. Burada, Sanayi Mahallesi’nde stüdyomuza bir kere daha geldiniz, eksik olmayın, çok sağolun. Seçime çok az bir süre kaldı, çok yoğun geçecek.

Evet, öyle.

Gecesi de yoğun geçecek, bence ertesi sabahı da yoğun geçecek. Size kolaylıklar dilerim. Çok teşekkürler. Evet, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile 1 saate yakın sohbet ettik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz, izleyicilerimize de teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus